17 Temmuz 2008 Perşembe

bohçacı, bohçanda ne var?
biraz irmik, biraz gül, biraz da panayır var.

bohçacı, nereden getirdin, nereden gelmektesin?
arda kalmışların şehrinden geldim. bahçelerden getirdim.

bohçacı, bohçanda bana ait ne var?
ayva tüyleri var, aydedeler var, ceplerin dibindeki son şekerler var.

bohçacı, ben ölecek miyim?
sen de öleceksin, ben de öleceğim, herkes de ölecek.

bohçacı, al beni, kurtar.
bohçamda yerim var, ama ölüm sığacak kadar.

03 Temmuz 2008 Perşembe

SÜT VE KAHVE

Sert sütsüz kahveli uyanışlar peynirli, yumurtalı, acıkalı ekmekli (annesinden) ve tek şekerli sütlü kahvaltılara bırakmış yerini. Gün uyanışla başlıyor. Eskiden uyuyarak başlardı. Başkasının günü, onunki değil. Şimdi başkalarının anlaşmasının altına kendi parmağının izini basmış. Her şey çok başka. Yüzeyde bir çatlak belirecek olsa öğrendiklerinden yorumlayarak oluşturduğu bin bir sıvama malzemesinden renklerine göre bir seçim yapıyor. Eflâtun favorisi.

Bir defteri olacakmış. Çünkü başkalarının defterleri onun ellerinde hayat bulmuş. Trajedilerle silme yüklü defterler. Parmak uçlarının ne kadar keskin olabildiğini onlardan öğrenmiş. Kendine karşı yürüttüğü temkin kampanyasının promosyonu alet edevatla evini bezemesi boşa değil. (Çöplerden aşırılmış hepsi. Kırık fincanlar, eski avizeler, modası geçmiş sehpa örtüleri ve kullanılmış sinema biletleri.) Bu sabah tek şekerli sütünü içerken (başlangıçlardan hep ve hâlâ ölesiye ürkerek) “Belki” diyor, “Artık kendime ait bir defterim olmalı. Çünkü başlangıçlar zehirli.” Ağzından kaçan bu cümlenin tehlikesini fark ediyor. Biraz izin versin kendine şimdilik. Eğer tehlike üzerine hücum ederse ilâç odasına gidip bir renk beğenir.

Bugün yağmurlu. Dışarıya çıksaydı uyacağı bir anne tavsiyesi olmayacaktı. (Atkını al, ince giyin ya da alerji hapların yanında olsun) Bu yüzden yağmura hazırlıksız yakalanmak yağmurun yağmur olma ilkesine tezat canını yakacaktı. “Bazılarının hayatı da böyledir işte.”

Etti iki. Sesler kulağına yavaşça irtihal ediyor artık. İlâç için erken henüz. Sıkabilir dişini. Şimdi, eskisi gibi olmayan gün ortasına hazırlık yapmalı. Önce biraz okuyacak, not alacak önemli yerleri. Bahardaki sınavlar için bir saatlik günlük çalışma. Ardından çocuk parkına gidip yaprakların yeşerme hazırlıklarını izleyecek. Çocukların yanındaki kadınların anne mi bakıcı mı olduğunu tahmine çalışacak. Sonra çantasından kolay okunmalı polisiye romanlardan birini çıkaracak. Üçe doğru Kıtmir ve sahibi gelecek. Kıtmir bir yaşında beyaz bir kangal. Sahibi de eski komşusu. İki üst katındaki büyük daireden. Şehirde hapis bir hayvancağızın derdine çocuk bahçesine hapsolmuş birilerini ortak edebileceğini bilen sahibi, her gün mesaiye ara verip parka geliyor. Kıtmir deli gibi koşturuyor. Çimlerle savaşıyor, kumu eşeliyor. Banklarda oturanların ayakkabılarının burnunu ısırmaya çalışıyor. Bu kıstırılmış neşesinin sahibini üzdüğünü bilmeden.

Eski günlerde böyle şeyler olmazdı. Eskiden evin içi vardı. Kâğıt gibi ince duvarlardan gecenin bir saati odanın ortasına düşen öksürük nöbetleri vardı. Haftada en az iki kere polis hırsız koşturmacası, bu koşturmadan nüfuz eden yek ayak patırtısı vardı. Kahve biterdi eskiden, gazeteler eskirdi. Yarına yönelik hiçbir neşe dünkü kedere değişilmezdi. Eskiden polenlere alerji yoktu, şimdi var. Eskiden aklım dediği karmaşaya hükmünü hiç geçiremeyen bedeni şimdi kurduğu bu hayatta kararlarını dikkate almaya söz verdiği kurulun seçkin üyesi. Bedeni şimdi işleri kolaylaştırıyor. Hangi sese kulak vereceğini bilmediğinde bedeni ona söylüyor yapması gerekeni. Bunu nasıl olmuştu da akıl edememişti. “Eti yok sayarak acıyı da unuttum.”

Bu kadar yeter. Haftalık limite daha bugünden ulaştı kuraldışı cümleler. Bir saatlik ders çalışma süresi biraz bekleyecek. Ecza. Eczaya ihtiyacı var. Ecza Arapçada hem ödül anlamına geliyor, hem ceza. Hem başa gelebilecek en iyi şey, hem en kötü. “Elimizden gelenin tam tamına hak ettiği”. Adalet. Eksikliğiyle boğazda en büyük düğümü o yaratır.

İlâçların yanına gidiyor. Sıva malzemelerine. Defterlere. Başkalarının hayatına. Eflâtun bugün işini görmez. Eflâtun hikâyenin sahibi bir süredir şehir dışında. Uzaklığa gereksinmiyor şimdi. Bir yanıbaşındalık, biraz kızgınlık… Yok, kızgınlık olmaz. Hırçınlık.

Mavi defteri alıyor. Kıtmir’in sahibinin iki yıl önce yazlıkta sevgilisiyle çektirdiği bir fotoğraftan kırpılmış kafası, defterin ilk sayfasında. 45. sayfa iyi gelir.

“Üç gündür işi bırakma noktasında debeleniyorum. Anladılar elbette. Genel müdür yeni eleman alımının durdurulduğunu bir süre işlerin yoğun olacağını söyledi. Ek iş çıktı başıma. S. sıkıntıdan kıvranıyordu eve gittiğimde. Neyi olduğunu sordum. Günlük şeyler. Bacağının alçısı neden bu hafta alınmıyormuş. Bana sorduğu soruya bak, nereden bileyim. Kilo almış, aynayı elinden bırakmıyor. Saçlarını maviye boyatacakmış. Bak sen.”

Sıkılıyor bunlardan.

“Sonunda taşınıyorum. S. Gittiğinden beri kira ve fazlalık odalar boynumda ağırlık olmuştu. Odaların boş oluşlarında değil de var oluşlarında bulmak kabahati, birinin saçma fikirlerinden biri olmalı.”

Hırçınlık iyi geldi. Başkası adına tuttuğu bu günlükler (kendine karşı dürüstlüğünün azmadığı zamanlarda) başkalarının günahlarının bedelini ödetiyor ona. Bir başkasının suçu her zaman en pis, en kabih ama en kolay unutulan ve affedilen. Bir suç kendisinin olmaya başlayınca ne affedebiliyor ne de… İnsan kendi yüzüne tüküremez ki.

Haki defteri alıyor şimdi. Fotoğraf bu kez 27. sayfada. Sadece bir vesikalık aşırabildi defterin sahibinden. Tepesi açılmış sarı saçlar (varlığıyla yokluğu bir) sarı bıyık, mavi çizgili beyaz gömlek, lacivert kravat ve yine lacivert kadife bir ceket.

“Sayfa bitince ben de susacağım.” 1. sayfa. “Karşı apartmandaki kız bugün bana çöpleri kapıcı yokken kimin döktüğünü sordu. Benim yaptığımı biliyor. Belki onu öldürürüm.” Bu notlardaki kendini sevicilik, şımarıklık canını sıktı.

101. sayfa: “Karşı apartmandaki kız...”. 13. sayfa: “Yarın karşı apartmandaki kıza…”. 56. sayfa: “Bunu kimse bilemez. Daktilom bile. Karşı apartmandaki kız bile!”

84. sayfa: “Benim susuşum suçluluğumdur. Anlattığım hikâyelerdeki gizli işaretlere aldanmış bin insan bugün kapıma dayansa işaretlerin altındaki körüklere basmış olur en fazla. Ben hiçbir şey yapmadım. Ama herkes yaptığıma inanmayı görev bildi. Pencereden bakıyorum. Notlarımı bu rüzgâra teslim etsem kurgunun dışındaki bir etkene boynumu sunmuş olacağım. Kim anlayabilir bu çaresizlikteki sinsi emelimi. Biliyorum ki başkaları da olacak. Pencerenin altında birikmiş çamurlu sular kaderin öngördüğü talihsizlikse, karşımda dikilmiş kurumlu kurumlu beni izleyen komşu kız, kendi uydurduğu yalanların yanına eklemek için ağzını açıp rüzgârı bekleyecek. Rüzgâr gir içeri de bu kâğıtların yazgısını sana teslim edeyim.”

İki sayfa sonraya, pembe kareli bir kâğıt, üzerinde çamurlu bir ayak iziyle iliştirilmiş. Üzerine el yazısıyla tarih işlenmiş. Daktiloyla not düşülmüş: “Bir yalana inanmaya kastetmekten daha zordur inandıklarının yalan olduğunu bilmek.”

Bu kadarı yetiyor. Ders çalışmayı geceye erteliyor. Parka gitmek en iyisi. Yağmura yakalanmayacak nasıl olsa. Bu şekilde idare edebilir. “Devam edebilecek miyim?” diye sormuştu eskiden. Zaman cevabını verdi. Devam edebildi öyle ya da böyle. Devam etmekten önemlisi nedir onun cevabı kendisinin sormadığı sorularda saklı. Bütün noktaları birleştirdiğinde oluşan bütünlük uzayda bir yerden ivmesine ivme katmış gelen bir kör kurşunun sunacağı ekmeğe suya tav. Denklem kurmadan yaşanılır mı? Ve hesapların başka ellerce bozulabileceğini bilmeden devam edilebilir mi?

Kendi defterini tutmaktan son anda böyle cayıyor. Başkalarının hikâyesi daha bu kadar tazeyken zihninde, kendi yalanlarına bazı asli gerçekler sızabilir. Böyle olmaz. Bu şekilde olmaz.

Alerji haplarını ve atkısını alıp dışarı çıkıyor.

Etiketler: ,

TIRTILLAR RÜZGARINDIR

Tırtıllar rüzgârındırŞiirsellikten uzak bir gün kurmaya hazırlanan gümüş tırtıl broşlu kadın, eski ismiyle odacı, yenisiyle ofisboyu, renklerini detayladığı bu plâna eklemeyi asla akıl etmediği bir finalde sarmalıyor kollarıyla. Şimdi, bizim şimdimiz, plânın kurulduğu saatlerin alacakaranlığını, florasan mahmurluğunu, çanta, cüzdan, saat ve cep telefonu kontrolünü içerdiği gibi, son dakikadaki ofisboy şaşkınlığını keyifle izlediği ve üstündeki bluzün birine sarılmak için tasarlanmadığını –çünkü tam da o anda kol dikişleri sızlamıştı ve sızlanmıştı- anladığı ana da hakim bir noktadadır. Ne ki bu evrenin çekirdeği yalnızca bir broştur. Gümüş ve tırtıl şeklinde.

Bütün bunlar olurken ve olacakken, gümüş tırtıl broşlu kadının çalıştığı binanın tam karşısında, şehre gelecek ünlü bir katilin sempatizanlarının düzenlediği “şu kadar dolara sınırsız içki”li partiden, beklediğini bulamamış, yorgun ve günün o saatine –öğle üzeri- hiç uygun düşmeksizin üzgün bir partizan, ayrılma kararı alıyor. Kurduğu masalsılıktan yorgun düşmüş partizan, kime oynadığına, ezberinden neyin kaçtığına aldırmaksızın üç numara saçlarından teri döküyor; klâsik, masallara yaraştığını düşündüğü bir sıvazlamayla. Gözleri sütlükahverengi tişörtündeki sarımtrak bira lekelerine takılıyor.

Kaldırımın kenarına oturmuş bir çakırkeyifin hareketlerine –duyum eşiğinin ve yürüyüş hızının izin verdiği ölçüde- dikkat kesilmiş bir öğrenci, yakasında taşıdığı rozettekiyle çakırkeyifin önünde oturduğu binanın cephesini neredeyse kapamış pankartta yazan ismin aynı olduğunu sezemiyor. Sezemiyor çünkü o, görmeyi ve dokunmayı küçümseyerek kendine bir sezgi yolu yaratmıştı. O dakikadan sonra görebildikleri hepimizi listenin alt sıralarına taşıyacak, -farkında olalım olmayalım, kimin tarafından tutulduğunu bilmediğimiz görenler listesini umursayalım ya da umursamayalım- rekabet şansımızı bitirecek kadar çoğaldı. Ne ki onun görebildikleri yağa, şekere, havaya ve ifrazata dönüşerek bedenini terketti. Sadece zihnindeki –kontrolüne zahmet etmediği- karanlık odalardan birinde, büyüdükten ve annesine benzemeye başladıktan sonra kullanılmak üzere ince bir tortu biriktirdi. Sezgisi, ona sokağı dönmesini, gözden kaybolana kadar içinden onar onar saymasını söyledi. Onu ya dinleyecek, ya da bu tamamiyle kendisine ait yoldaki ilk patikayı yaratacaktı. Bu karar aşamasında beklemesini istedim. Meşe palamudu düşmekten son anda kurtuldu. Kırmızı Citroen’in ön camına bir an yasıyıp geri dönecek, daha sonra kendine başka mecralar arayacak bir avuç gün ışığı, o bir saniyede cama asılı kaldı. Ve partizanın yoklıuğunu farkederek onu aramaya çıkan birinin –kim olduğu konumuz değil- yandaki çıkmaz sokakta ta yutağına kadar çıkan beş altı saat öncesinin karışık pizzası, kıpır kıpırlığını ve ekşiliğini ve fışkırganlığını muhafaza ederek dil kökündeki kabartılarda kaldı.

(Konuşmalılar.)

Hepsi ses kaslarının gerilimini hissedemedi. Yalnızca saygı âbidi öğrenci, duyamadığı, ancak duyumsayabildiği bir öğürtünün gelişini haber aldı. Ayrıca ona göre bazı ağaçlardaki bazı yemişler bir ademkızının nazını çekiyor, evrenle uyumlarının tamamlanması için gereken iştiyak ve aşkı bir kaç satır sonra dillendirmeyi bekliyordu. Yine de karşıdan gelişini gördüğü sırtına siyah kapişonlu bir pelerinimsi geçirmiş haberciyi ciddiye alamadı. Çünkü onu herkes görebiliyordu. Daha doğrusu o, öyle sanıyordu.

Bu yüzden ilk konuşan o oldu. Tek kulağına bağıran kemanları* olduğu gibi bırakarak öbür kulağını, rutinden kopmak adına, karşıdan gelmeyen birine verdi. Kendi kendine şunu söylüyordu:

- Saatiniz kaç?

Son kalan meşe palamudu kendini bıraktı.

Kendine patika yaratmakta karar kılmış fakat henüz bunu bilmeyen öğrencinin sesinde bir ademkızının bütün normalleri güzellediği bu soru, aşıkla maşuku, hırsızla mağduru, atehle çömezi alınlarından öpüştürecek bir kontrol noktası hâline gelecek az sonra. İçimizde ışımayan, içimizi de ışıtmayan bu cümleler, saniyede akı-akıveren milyonlarca düşünceden sadece bir kaçını dercetmiş bu cümleler, nasıl bir gün bulacaksa bir kaçımızı ve en olmayacak kişimizin yakasına yapışacaksa belki hiç de haketmediği şekilde, işte bu önemsiz mi önemsiz an, -ki önemsiz an ne demektir?- birilerinin hayatının değiştiği ve sadece birimizin tarihini atmayı sorumluluk bellediği bu an, saat ikiyi ondört geçerken akan anlardan biridir. Ama bununla kalmamakta, mor salkım söğütlerin aynı çocukluğumuzdaki gibi hışıldadığı, dünyanın bir yerinde kimin sultasına girdiklerini artık umursamayan insanların cinayet rekorlarının biçimsiz nesneleri olduğu, fırçasını boya sandığına takırdatmayı bir önceki nesilden miras almayı ihmal etmiş bir boyacının, bir gün arkadaşlarına “Evet, Kürdüm ben, ne var? Kürdüm işte. Ama Türkiye’liyim.” Diye sırıtarak kendi/liğinden barış milâdını yapmış bir boyacının, gırtlağına mahsus nağmeleri kaldırımdan yürüttüğü bir an olmaktadır aynı zamanda. Daha bir çok şey oluyor ve bir çoğunu not düşüyoruz, ama nasıl elimizden gelir hepsini kanımıza karıştıracak cesareti tam da bu kadar şey olurken göstermek.

Ben bunları düşünürken ofisboy çayın bitmiş olduğunu farkediyor. Tam zamanında!

Sarımtrak bira lekelerine dalmış gitmiş masalsılığa adalı partizan, gözlerini ayırıyor bu şaşırtıcı görüntüden. Artık hiçbir şey masalsı gelmemeye başlıyor ona. Kaybolduğunu, içinin kuru, bakır bir bakraç gibi, -o küçükken ve evindeyken ve anneannesi sağken ve o inkeleri sağarken ve mutfaklarında hâlâ yayık ayranı, leziz, taze, tuzlu tereyağı varken, bahçe kapısının yanında asılı bakraç gelirdi aklına hep- takırdadığını, parmak uçlarıyla dokunmayı o kadar sevdiği hâlde artık parmağın, ucun, sevmenin, dokunmanın, dokunulacak şeyleri unutmakla bir bir tükeneceğini kurmuştu bin kez. Oysa hiçbiri olmadı. Bu kurtıluş anı onu adamakıllı afallatarak farkettirdi ki bu anın diğer anlardan hiçbir farkı yoktu. Ve o da konuştu:

- Otobüsümün numarası 2. İki saattir bekliyorum ve hiç geçmedi. Halbuki 500 numara 500 kere geçti. Demek ki buna göre numaralandırıyorlar.

Kurduğu bu cümleler birikintisini sırıtarak izledi. Ayılmaya başlamak için can atıyordu. Başka bir gözle, bilmediği bir lisanla, şimdiye kadar edinmeyi nasıl olup da akıl edemediği binbir türlü plânla, sahneyle, sekansla tanışacağını sezdi. Bu sadece bir sezgiydi, fazlası değil.

Ofisboy, biten çayı tedarik etmediğine hiç yanmadı o an. Çünkü rüzgâr tatlıdan esiyordu ve bunun müsebbibi, adını bilmediği, kırk yıl geçse de bilmeyeceği bir kumaştan biçilmiş bej bluzlü kadının açtığı koridor penceresiydi. Kadın, küt kesimli saçları, topuksuz ayakkabıları, gerilmiş kolları, sol kulağından sarkan tek bir zincirden küpesiyle, binayı dışarıdan bakınca büyük, cam bir dikdörtgenler prizmasına benzeten ve başkaca hiçbir şeye benzetmeyen kırılmaz, ama kırıldımı da hoş, plâstik bir ses çıkaran camlardan birini açmış caddeye bakıyordu. Rüzgâr estikçe saçlarının ucuyla tek zincir küpesi geriye salınıyor, gerilmiş kollarının ucundaki ellerinin parmakları, rüzgâra geçecek yer açmak için tam da bir “beş kardeş” oluyordu. Masal gibiydi kadın.

Üçüncü konuşan da ofisboy oldu:

- Valla abla, yanlış anlama ama... Masal gibisin.

Ağzına yakıştıramadığı, bir sese kavuşana dek bir kaç duvara toslamış bu cümlenin şokunu atlatmak için pır pır uçarak çıktı koridordan. Çay almaya gitti. Rüzgâr vardı dışarıda, hoş, balık ve yosunun kokuşmuşluğunu zerrece sırtlanmamış, güneşle yanmış çimen kokusunu –hep tezek kokusuna benzetirdi bunu- çıkarmış midesinden denize ve geriye sadece güzel mi güzel şeyler bırakmış ince, tatlı bir rüzgâr.

Ve o an, cama asılı kalmış bir avuç güneş ışığı –daima bir işe yaramıştır ya, olsun- bir kez daha işe yaradığını bilmenin civelekliği ve neşesiyle kendine başka bir ırmak buldu. O gün gümüş tırtıl broşa hiç dokunamadı ama yörüngesi binir tatlı cevheri hayata döndürecek kadar işbilirdi. Caddenin kırmızı ışıkları yeşile dönüyor, yeşiller, “Bir saniye duralım bakalım” diyordu.

Ve onlar da bu kez kızarıveriyordu.

Partizan “Benim çocukluğumda” diye başlayan cümlelere veda ettiğini sandı. Çünkü tepesinde durduğu hevengi biliyordu da geride bıraktığı hendeği ilk kez görüyordu. Ne çok ekin birikmiş evet. Evet ama... Amma da çok kazmış. Bütün bunlar biraz acayip değil mi? Kazmış, kazmış, kazmış ve en sonunda tırnakları tükenmiş. Hiç seslendiremediği ama içten içe kurduğu “Benim çocukluğumda” cümleleri gün ışığına çıkmadıkça hep bir masalsılığa kurban gidecek. Işığı gördüklerindeyse öyle normal ve formel olacaklar ki, diğer anlardan hiçbir farkı olmayan bir ana bir daha asla sahip olmayacak. Tümüyle sıradan, o kadar ki, ancak “sıradışı bir sıradanlıkta” dersek içindeki kıpırtının mealini biraz vermiş oluruz. Akıl erdiremeyeceği kadar sahip olamadığı, sahibi olunamayacak bir özgürlük.

Bej bluzlü kadın sırasının geldiğinin farkında. Partizanın ve rozetli öğrencinin de farkında. Onları sıkılmadan dinleyecek kadar mesafeyi açtı. Halbuki bir kaç yıl –ya da bir kaç an- önce olsaydı kelimelere çeviremeyeceği bir yaşanmışlık duygusu, hem kaçırdıklarını birer birer yumrular hâlinde boğazından yuvarlardı, hem de bu kasvete rağmen kulağını, gözünü, sahiplerinin serüvenleri içerisinde yepyeni, pırıl pırıl sayılacak keşifler yerine, içindeki boş vakit geçirme mağarasına dikerdi. O mağara, sarkıtların burnundan pıt pıt damlayan mevsim artıklarıyla, kuytularda birikmiş küçük, vahşi hayvan iskeletleriyle ve duvarlara kazınmış ilkel yazı denemeleriyle ona yüzyıllar vaadetti. Yüzünü bir daha çevirmese o ilkel figürlere yansıyan gölgeleri umursamaksızın yoluna devam edebilirdi. Yüzyıllar. Kulağa ne kadar “çok” geliyor, dudağa ne kadar tatlı... Ama onun –mağaranın değil, kadının- ışıksızlığı göz önüne alındığında, diğer anlardan hiçbir farkı olmayan anlar serisinden başka bir şey değil bu. Böylece o, ayağı kayarak üstüne düştüğü bir cevabın –başka tıynetlerde bambaşka etkiler yaratması ihtimalinin de farkında olarak- ancak uzak bir gezegende geçirilecek bir yaz tatili ardından umut verebileceğini düşünüyor. Bir ışıksızlık ve bir koca cevap. Kadın, bu acayip iki şeyi ne yapsın?

Ağzını açıyor, konuşacak. Konuşamıyor. “Konuşamıyorum” diyecek, diyemiyor. “Ben” diyecek, “ışık” diyecek, “tırtıl” diyecek, kelebekler ve dut ağaçlarından başlayan, Kuran’da anlatılan cennet bahçelerini andırır nefis manzaralarla devam edecek; ağaç evler, ağaç evlerde oturup sarkıttığı ayaklarını ıslatan sakin çay, çayın içinden geçen minik yaratıklar –böcekler, balıklar, solucanlar, kenarda oynaşan kurbağalar-, uzaklarda bir yerde kendi hâlinde şırıldayan minik şelâle, geceleri karabatak avına çıkanların tüfek sesleri, kış çıkınca odun evlerin varendalarında beliren kürkler... Ve en sonunda şehir anlarıyla son bulacak sözleri; ışıkta bekleyen yüzlerce insanın kırk saniye süreyle hiçbir şey okumadan, yazmadan, yemeden, içmeden, tartışmadan, izlemeden sadece bir tek şeyi, yeşili bekliyor oluşları; denizin ötesine, karşı kıyıya geçerken sallanan köprüye uyumlu zıp zıp zıplayan otobüste, faytona binmiş bayram çocukları gibi koltuklarında hop oturup hop kalkmaları ve yine de buna mütenakız içini sızlatacak kadar üzgünlükleri, yorgunlukları; başlarını dayadıkları camda bilmem kaçıncı rüyalarını görmeleri, kendilerini ifade için binbir tane rozetle, binbir çeşit gülümsemeyle defterini açtıkları idealleri, misyonları, kariyer plânları... Bütün bunları, göğsünden geçerek sırtındaki beyaz perdeye vuran bu çeşit çeşit ışığın altında, gece yatağında tam uykunun derinine dalacakken en az bir kez sıçrayarak uyandıktan sonra bütün biriktirdiklerini bir bir boşalttığını, ağlar gibi, kusar gibi, kanar gibi içindeki projeksiyon işlemine gözlerini dikerek bir bir “herşeyi” anlattığını söylemek istiyor. Hiçbiri gelmiyor dilinin ucuna.

Oysaki konuşmalı. Ben biliyorum ve siz de biliyorsunuz. Kurgu bunu istiyor, rozetli öğrenci, çakırkeyif partizan ve şimdiye dek adını anmadığım, tek kulağı haşarı veletlerce kesilmiş Alman kurdu –sırf onu duyabilmek için çöplükteki eşelenmesine ara verdi- bunu bekliyor. Oysa tek harf geçmiyor içinden.

Koşarak aşağıya iniyor. Gıygıylayan kemanları** tek kulağında terketmiş, “patika mı anayol mu, anayol mu patika mı” adlı büyük denkleme biraz önce bulaşmış öğrenciyi yakalıyor. Öğrenci onu görüyor ama sezemiyor. Sonra bir an için annesine benziyor, kadının üzerinde bir farklılık, bir gariplik seziyor, ne olduğunu görmeksizin.

Kadının küt saçları feryad ederek “Yok mu Allah rızası için nemli bir rüzgâr?” diyor.

Ofisboy, ellerinde poşetlerle yolda yürürken koridordan geçmeden çay ocağına gitmenin –ırkına mahsus pratik zekâsıyla- kırk farklı yolunu buluyor. O anda biri kolundan tutup çekiyor onu. Gümüş bir broş boynuna batıyor, tanımadığı kollar sırtında kavuşuyor. Rozetli öğrenciyle ofisboy o an gözgöze geliyorlar. Rozetli patikasından, ofisboy kadının boynundan süzülen parfüm kokusundan memnun, gülümsüyorlar. Partililerden birinin gırtlağına dizilmiş karışık pizza, ekşiliğinin hakkını nihayet veriyor. Dökülüyor arnavut kaldırımı sokağın en dipteki köşesine.

Kadın konuşuyor: ..........

En sonunda konuşabiliyor. Konuştuğu ses artık onun değil ama olsun, geceleri sırtına vuran bin güneş artık susacak. O güneşi takiben vardığı mağara, artık bin güneşin misafiri binbir gölgenin yüzlerini, yenmiş tırnaklarını açığa çıkaracağı bir genişlik vadedecek. Sarılmak için tasarlanmış uzun, geniş esvaplar, izlemek için değil, içmek için denizler gelecek artından.

Biz bir zamanlar –biliyor musunuz?- deniz suyu içerdik. Bu susuzluğa öykünüş oradan kalmadır.

*: Fon müziği; Clint Mansell, Hope Overture

**: Fon müziği; Clint Mansell, Summer Overture

Son olarak:

2 numaralı otobüse çoktan binmiş çakırkeyif, onların bu sarılmalarını, bakışmalarını göremedi.

Eğer görseydi, cümlesinin sıradanlığına geniş geniş sırıtarak “Şu Allah’ın işine bak” derdi.

Etiketler: ,

AYNADAKİ AY

Zil çalıyor. Gelen postacı. Ebadından beklenmeyecek bir ağırlığa sahip paket tutuşturuluyor eline. Se.’nin içinde bir eşya yerinden oynuyor. O piramidyen eşyalar yığınının ağırlık merkezinin kutuda olduğundan habersizken bile bu posta beklenmedik. Bu postacı uğursuz bir haberci.

Pakedi açmak için bir süre cesaret biriktiriyor. Ambalâjı yırtıp kutunun kapağını arasından bir kaç parmak geçecek kadar aralıyor. Bir kâğıt parçasına temas ediyor. Parmakları, kâğıtla yetinmeyip eşelemeye devam ediyor. Pürüzsüz yüzeyin pütürlü kenarlarını buluyor kutuda. Açıyor: Bir mask… Kendi yüzü. İçeriden Elif'in seslendiğini duyuyor. Bilmiyor ne zamandır seslendiğini, bilmek istemiyor. Kutuyu kapatıp içeri giriyor. Mevsim bahar. Aylardan mart. Kediler o bebek ağlamasına benzer ürkünç konuşmalarını seyreltmiş. Se.’nin pencerenin önüne bir sandalye çekmeye çabaladığı dakikalarda Ay. kilometrelerce uzaktaki evinde, kapısının önündeki kendi hâlindeki işleyişe dalmış. Beyaz yağlıboyalı giriş kapısının önündeki paspas geceki yağmurdan ıslak. Se.’nin, postacıdan paketi alırken farkına varmadan ıslak kaldırıma bastığı pofuduk terlikleri de ıslak. Terlikleriyle yürüdüğü koridor oval ıslaklıklarla dolu. Odaya, pencere kenarına doğru silikleşen lekeleşmiş ıslaklıklar hiçbir yere varmıyor. Ay pencereye varıyor. Bu kez Se.’nin eski odasına sırtını dönmüş, geceden kalma bütün ıslaklıkları, nemli rüzgârın ağaçlarla didişmeye benzer tatlı çabasını izliyor. Arada bir camın yansısında beyazlığıyla övündüğü dişlerine bakıyor. Alışamadığı kısacık saçlarını çekiştiriyor. Oval ıslaklıklar aklından geçmiyor. Orası sıcak ve kuru; ve orada bir mask var. Ve orada bir kız var. Ve o kız (Se) o maskı, metin ve mütevekkil yüzünün bir kopyası olan o maskı, ellerinde tutuyor. Ay. hepsi hakkında sadece tahminler yürütebiliyor.

Se.’nin caddesinden o sırada hiç araba geçmiyor. Rüzgâr biraz duruluyor, sonra evin önündeki servinin dallarını -ağacı kendini kamçılayan bir adama benzeterek- savuruyor. Se. dalgın. Se., göremediği bir kilidi el yordamıyla ezberlemeye çalışır gibi.Bütün delikleri, çıkıntıları yokluyor. Elinde bir sürü anahtar varmış da biraz daha uğraşırsa anlayacak hangisi uyar bu kilide.

Sonra kâğıdı alıyor kutudan. “Bugün sandığı karıştırırken buldum. Üzüntüm, üzüntülerin geri geldi. Bu yüzünün komik bir karşılığı değil. Mim sana öyle demişti. Bu maskı sana verirken (ev ödevi olduğunu senden gizlemişti) ‘sana özel’ bu hediyeyi verirken, ‘yüzünün komik bir karşılığı’ demişti. Gülmüştü. Gülmüştüm. Sen gülmemiştin.

Bunu sana göndermem mutlu edecek mi seni bilmiyorum. İçimdeki şüphe kendim için yaptığımı söylüyor. Bir adam bir kadını öldürdü. Bir kadın bir adamı öldürdü. Bana söz düşmedi. Ama biliyor musun, ben de oradaydım. Ve çenemi kapalı tutmam, söyleyecek sözüm olmadığı anlamına gelmiyor. Seni çok özledim.”

Kâğıda önce bunlar yazılmıştı. Ama Ay. Daha sonra bu çok şey açık eden notun biraz yüze vurmaya, suçlamaya, siteme, düpedüz dikte etmeye vardığını düşünerek göndermekten vazgeçti ve Se.’nin eline geçen şu notu yazdı: “Evi taşırken bu maskı buldum. Ayrıldıktan sonra aramadın. Telefon numaranı da değiştirmişsin. O yüzden sorma gereği duymadan yolluyorum. Bu, ondan sana bir hatıra. Böyle anlatacağız hikâyeyi.” Ne bir “merhaba”, ne bir “sevgiler”. “Kendine iyi bak” bile takınılmış suskunluğa halel getireceğinden boykot edilmiş. Ay. notu yazarken çok düşündü. Mask elinden çıkana kadar kırk kez yer değiştirdi. Bir yere koyup unutmayı umdu maskı. Beceremedi. Üst kattaki bu odada Se.’nin yüzünün kalıbını çıkarmıştı Mim. Sonra mutfakta binlerce kez kahvaltı ettiler. Ayrılışlarından önceki yaz sırayla aileleri gelmişti o koca eve. Bir ara Mim, okuldan bir projeksiyon makinesi bulmuş uzun bir süre büyük ekran izlemişlerdi filmleri. En mutlu filmlerde ağlardı Se. Herkes ağzı kulaklarına varır çıkarken filmden, yüzünde endişe, kalbinde sıkıntı, huysuz huysuz ayrılırdı onlardan. Bunu da her şeyi anlamlı kılan detaylar arasına ekledi Ay.

Ay, Se.'yi anlardı. Mutsuzluklarının sebebine çok yakındı Ay. Mutlulukların, o birden coşup sonra en dibe çakılmaların... Ona hiç söyleyemediği, muhtemelen de söyleyemeyeceği onca analiz, günlüklerde yerini buldu sadece. Se., katlanılmayacak özelliklere sahip biriydi. Ama onsuz edemezdiniz. “Onsuz pekâlâ edebilirdik. Ama o olunca gülünecek bir saçmalık, anlatılacak bir hikâye olurdu. Hiç yalan söyleyemezdi. Birini korumak, bir sırrı saklamak için filân söylese bile öyle inanırdı ki dediklerine, yalan olduğunu bile bile inanmak isterdim. O yalanlardan benim için de söyleyeceğini bilirdim. Yüzünde sarsılmaz bir ifade olurdu ve inan ki o ifadeye sahip olmak için içindeki eşyaların yerini değiştirmeye katlanmak ona göre her şeyden daha zordu. Onu tanımayan biri yalan söylediğini ölse anlamazdı. Yani o artık bir yalan olmazdı. Ama bak, Mim onsuz edemezdi. Belki kendine bir şey ispatlamak için ayrıldı buralardan. Düşünüyorum. Se.’den çok sevebileceği kimse yoktu onun. Ona Se.’den çok ortaklık edebilecek biri yoktur dünyada.” Ay. onu odasında ellerini kavuşturmuş bulan ev arkadaşına anlatıyor.

Ev arkadaşı (ona Evar diyor) Evar, telâşı ve çekingenliğiyle öne çıkmış. Yalnızca iki aydır birlikte yaşıyorlar. Ay. onu tanısaydı şöyle derdi: Senin duvarlarını kırmak için Mim gibi biri olmalı. Ancak saygınlığa güveniyorsun. Ezberini bozmamak için durmadan yapışıyorsun saygınlığa. Mim’i takdir ederdin. Herkes gibi. Yalnızca onun gibi birine ağlayabilirsin sen.

Evar, Ay.’ın önünde kavuşturduğu ellerine uzanıyor. Filmlerden ezberlenmiş tonlamalara sahip bu hareket Ay.’ı tiksindiriyor. Ama bu kızdaki normallik, dışarıyı eve taşımak demek. Ay. dışarı çıkmak istemiyor. Dışarısı ona gelirse hazırlık yapmak için zamanı olacak. Hikâyeyi anlatmaya hazır olduğunda da bütün dünya öğrenmesi gerekeni en doğru şekilde öğrenecek. Mim sorumsuz ama âşık, Se. zayıf ama mütevekkil. Ay. hakkında kimse soru sormaya kalkmayacak.

lleri, üzerine kapanmış diğer çift eli gülümseyerek avuçluyor. Se. kahve teklif ediyor. Evar “Ben yaparım!” diyerek fırlıyor. Ayağına takılan bir atkıyı saygıyla bir kenara koyuyor. Kapıdan çıkarken bir an durup yine beceriksizce takınılmış “endişe-saygı karışımı” ifadesiyle “Se.’nin mi?” diyor. Ay gülümseyerek hafifçe başını sallıyor. Atkı kendisinin. Ama her eşyanın bir hatıra çağırdığı devreyi atlatalı çok oldu. İçinden “Bu kız ahmak” diyor.

Kahveler hazır. Se.’nin odasından ayrılıp üst kattaki salona geçiyorlar. Kimselere bırakmadığı büyük pencere önünde kırmızı kadife koltuk duruyor. Yanında yine kadifeden yeşil, geniş bir puf. Evar kahveleri cam kenarına yerleştirirken Ay. en sevdiğini bırakmaya çabalıyordu.
“Baş ağrısına birebirdir yağmur serinliği.”
Evar, yağmurdan ıslanarak buza kesen cama alnını dayamış Ay.’a gülümsüyor yine.
“Anlıyorum. Müziği kapatayım çok ağrıyorsa başın.”
“Sonra yine açarız.”
“Önemli değil.”
Yine gülümseme. Müzik çalmıyordu. Alt kata, müziğe giden Evar’ın arkasından bakarken böyle düşünüyor. Ay.’a sorsan, bir kalabalık, salonun ortasında bir reality şovun tarafları olmuş birbirini yiyordu. Ya da evi otogarın yanına taşımışlardı. Ya da televizyonda naklen maç yayınlanıyordu. Bu gürültüde müzik seçecek halde değildi. Dikkat kesilince şarkıyı tanıdı:
“Ben on yedi yaşındaydım ve o çok güzel bir yıldı…” Evar gözlerinde belli belirsiz bir parıltıyla dönüyor. (Müziği kesmek gürültüyü kovmaz.-Ay.) Evar ağzını açıyor. Sonra başı minik bir titreyişle sarsılıyor. Kapıyor ağzını. (Bu kız ne kadar da böyle...-Ay.)
Evar: Konuşmak ister misin?
Ay: Konuşacak bir şey yok. Buradayız, güzeliz. Yağmur yağıyor.
Evar: Sen bilirsin. Ama söyleyecek bir şeylerin var gibi. İyi bir dinleyiciyimdir.
Ay: Neden bahsedeyim Evarım? Mim'in manyaklıklarını anlatmamı ister misin? Se.’nin gerzekliklerini? Bu evi az kalsın başıma yıkıyorlardı biliyor musun bunu?
Evar: Mim, Se.’nin nişanlısı mıydı?
Ay: Nişanlıktılar ama nişanlı değildiler. Bir erkek sana ne yaparsa... Kalbin kırılır Evar. Yani unutamamak, affedememek değil, geç bunları. Bir daha hiç... Cümle yarım kalıyor.
Evar: Yani aldatmak falan... Bunlar affedilmez tabii.
Ay: Sana bir şey okutayım.
Se.’nin odasına geçiyor. (Eski odasına demek istiyor.) Odanın köşesindeki küçük ceviz sandıktan bir sürü kâğıt parçası çıkarıyor. Aralarından bir kaçını seçip diğerlerini ayağının burnuyla sandığın altına itiyor.
“Sevgilim Se. Bir sürü günah işledim. Bu on yedinci gün. Muhtemelen mektup sana ulaştığında bir aya varmış olacak oradan ayrıldığım. Her şeyi çok net hatırlıyorum. Arada otostop çekiyorum. Hamallık yaptım bir-iki. Karın doyurmak kolay. Daha ne diyeyim bilmiyorum. Yolda birçok insanla karşılaştım. Hiçbiri babam değil. Ve hiçbirine senden bahsetmedim. Anlıyor musun? Sevgi ve özlemle... Mim.”
Se. mektubu kâğıdın alışkın olduğu katlara bölüyor. Kâğıt böylece dört kat oluyor. Sandığa atıyor zarfla birlikte. Basamakları atlayarak alt kata iniyor.
“Ay. giyin hadi, çıkalım.”
“Ne yazmış?”
“Önemli bir şey yok. Yürüyerek gidiyormuş.”
“Ne zaman geri döneceğini yazmış mı?”
“Dönmeyecek.”
Bir süre bakışıyorlar. Ay. dikkatli ve dik, Se. yorgunluk sarhoşu ve çatlayacak kadar neşeli.
“Hadi, hadi, hadi! Çıkalım.”
Ay. göz temasını kesmekte buluyor çareyi. Se.’nin evden ayrılışını, kapıyı çarpışını dinliyor. Otobüs durağına hoplaya zıplaya yürüyüşü hiçbir şeyi değiştirmez. (Nasıl anlayamaz?-Ay) Pencereyi açmak için sarı koltuğu kenara çekiyor.

“Biraz daha anlayışlı olmak lâzım.” diye bağırıyor Se.’ye gırtlağını da hırpalayarak. Se.’nin dengesini kaybedişi içler acısı. O garip yürüyüşüne verdiği bir anlık ara, her şeyin ritmini bozuyor. Yüzünün, ellerinin, ayaklarının, kıyafetlerinin çarpılışını izliyor Ay.
“Senin de Elif’in var. Aptal! Gerizekâlı!” diye bağırıyor yeniden. Zangırdayarak odanın zamanına dönüyor. Pencereye bakıyor, kapalı. Sarı kadife koltuğa bakıyor, yerinde. Kâğıdı kalemi aranıyor, yeşil pufun üstüne koymuş. Hatırladıklarını yazmaya karar veriyor:
“Se. vardı, ben vardım. Mim manyaklaşmaya başladı.”
Yazmayı bırakıyor. Öfkesini bu kâğıtlara bulaştırması inanılır gibi değil. Elinin altındaki her şeyi yırtmamak, kırmamak, paramparça etmemek için zor tutuyor kendini.
“İnsanlar ne kadar... zayıf!”
Konuşmaya başlıyor.
“Hava güneşliydi. Hepsi kâğıtta yazar. Sabah soğuk olacak sanmıştık. Belki yağmur bile yağardı. Se., her ihtimale karşı yanına bir çanta yapmıştı. Yağmurluk, atkı ve eldiven. Gecelere kadar dolaşıyordu. Nerede ne yaptığını Allah bilir. Yerel seçimlerin olduğu dönem. Ben çıkmadım. Pencereden, işte tam bu oturduğum yerden Se.’nin gidişini izledim. Her yer el ilânı doluydu. Her yer pankart, afiş, parti amblemli balonlar, bayraklar... Her duvarda sana gülümseyen takım elbiseli, bıyıklı bir adam görüyordun. Kiminin gözü kabarmış nemden, kiminin sloganları çocukların gadrine uğramış. Pislikti her yer. Se. çantasını sırtına asıp otobüs durağına gitti. Duraktaki afişlerden birini de o yırttı.”
“Bir daha görmedin mi onu?”
“Görmez olur muyum? Uzun süre buralardaydı. Rutin işleyişe devam ettik. Ta oralardayken bile didiştiler Mim’le. Sergiler gezdik, sonra...”
“Elif de sizinle tabii.”
“Denebilir... Aslında evde de oturduk çok. Mim’in okuldan araklayıp geri de vermediği makineyle film izledik, mısır patlattık, mutfağa kuzine kurduk o kış. Kestane, fındık kavurduk. Ama nerede bir seminer var diye duyduysak koşturmayı da ihmal etmedik. Se.’nin tanımadığım arkadaşları vardı durmadan bizi bir yerlere çağırıyorlardı. Paneldi, oyundu, müzeydi sergiydi… Bütün bir kış can havliyle gezdik şehri. Yoruldum Se.’den. Yordu o kız beni.”
Gülümsüyor. Evar da gülümsüyor.
“Şimdi ben anlamadım. Niye ayrıldı bunlar? Niye hastalandı Se.? Kavga mı var ortada, dargınlık mı var? Elif kim tam olarak? Hiçbir şey anlamadım ki?”
Ay. hikâyenin işçilik kısmına gelmiş. Şimdi kelimeleri seçmeli. Bu kendisini aslında hiç mi hiç ilgilendirmeyen hikâyenin şuursuz figüranı olduğunu işlemeli güzelce. O yokmuş, hiç olmamış gibi davranmalı dinleyiciler.
“Hikâye eski hikâye. Oğlan bir tarafa gitmek ister, kız bir tarafa. Mim doğuya gitti. Geleceğini orada görüyordu. Se.’ninse batıda yapacak çok işi vardı. Mim gitmese o gidecekti zaten. Elif girdi bunların arasına biraz. Elif, Se.nin deli gibi sevdiği ama benim tanışmakla müşerref olamadığım bir arkadaşı. Mim tanıyordu onu. Garip kıskançlıklar, aileler, anlaşmazlıklar girdi araya.”
“Bu nasıl iş, anlamadım ben.”
“Onlar internetten tanıştılar. Uzaktılar zaten birbirlerine. Sonra okuldu işti, buluştular bu şehirde. Sonra da tam ters istikamete koşa koşa... Olay budur.”
“Yani ailesinin yanına mı döndü Mim?”
“Sayılır. Babası bir on sene falan önce ölmüş, artık işlerin başına geçmesi gerektiğine karar verdi. Babasını çok severmiş, hayırlı evlâtlık müessesi, evet.”
Hayır. Gerçek cevap bu. Dışarıdakiler, hikâyenin gerçek kahramanları sırtlarını dönseler de onların yüzünü görebilirler. Bilemeyecekleri gözlerden saklanmışlar değildir. Yetenekleri kadar var olabilirler hikâyeler içinde. İsteyen istediği an sırtını dönebilir. Kuşkusuz bu bilineceklerin sayısını etkileyecektir, ama kader ağlarını örer de bir gün biri masa başı işinde, ya da okulda, ya da egzersiz yaparken, ya da Türkân Şoray filmi izlerken bir şeyler hatırlayacak olursa, nereden devraldığını muhtemelen tam kestiremeyeceği bilişler sökün edecektir kalbine. (Evar onlardan biri değil, emniyetli biri Ay.’a göre) bir hikâyeye sırt çevirmek korkulacak bir şey değil. Ona amansız yakalanmak da öyle. Ay. hepsine hazırlıklı. Hikâyenin en başında buradaydı. Ve son noktayı o koymazsa işlerin karışacağından emin. Herhangi bir detayı görmezden gelme lüksüne sahip değil. Bu yüzden Se.’ye de Mim’e de imreniyor. Onların kendilerini içinde buldukları konfora, sorumsuzluğa gıpta ediyor. Dünyada sevdiği birini kaybederek kaybolmuş başkaları da var. Ama bazı şeylerin anlatmakla anlaşılmayacağını biliyor. Kendisi anlayabilir ki, zaten o da bununla lânetlenmiş; anlamakla. Hiçbir haber, hiçbir hikâye onu savunmasız yakalayamaz. Se.’nin Elif’ten bahsettiği son ana dönüyor. Yüzüne baktığı gibi anlamıştı Se’nin başa belâ olmaya karar verdiğini.
“Sen en iyi arkadaşımsın ama Elif de benim kardeşim. Seninle kurduğumuz bu tatlı yuvayı (hınzır hınzır gülümsüyor Ay.’ı şaşırtarak) terk etmek inan çok üzecek beni. Ama onunla plân yaptık. Eve çıkacağız.” Elif’in hiçbir eve çıkamayacağını biliyor. Elif, en son bir evin enkazının altından çıkarıldı. Sonra da altından çıkamayacağı bir eve gönderildi. Cansız olarak. Hikâyeyi biliyor. (Ölüm onu şaşırtmazdı hiç zaten.) Daha tanıştıkları ilk dakikada cüssesinin altındaki bütün mekanizmalar anlamıştı Se’yi. Se’yi anlamak onu Mim’e götürmüştü. Kısa ve basit bir mantık işleminden sonra (1V1=1, 1V0=1) Mim, sarsılmazlık, ketumluk ve Se’ye meftunluk kelimelerini aynı cümlede kullanabilmişti Ay.
“Anladım” diyor Se'ye. “O mektup mu sebep oldu bu...” Utangaç Se., dağılmış Se., kararlı Se. arasındaki kavgayı izliyor bir süre. Utangaç olanı galip geliyor. “Mim’i çok seviyorum. Ama geri döneceğini söylüyor, bak.”
Mektuba göz atıyor. Son mektup. Tarih işlenmiş. O gün, günlerden pazartesi. Pazartesi ve vakit gece. Yağmur yağıyor yine. Üşütecek, titretecek gibi yağıyor. Mim tırnakları iyiden iyiye kısalmış parmaklarına hohluyor. İçtiği kırk kadar çaydan midesi bulanmış. Kahvehanedekiler evlerine gitmiş. Bulaşıklar bitmiş. Çay kutusuna çay takviye etmesi gerekiyor. Bir de... Neydi? Gazete promosyonu cd’ler patronun oğlu için ayrılacak. Kaybolursa tatava yapar. Kulağının üstündeki kalemi hesap defterinin bulunduğu çekmeceye atıyor. Lavaboya gidiyor. Ellerini son bir kez sabunla yıkamalı yoksa çatlıyor. Aynada bakıyor yüzüne. Tıraşı geleli çok olmuş. Saçlara daha var. Sağ kaşının kenarına dokunuyor. Orada bir ben vardı nereye gitti? Gözlerini kırpıştırıyor. Soluğundan buğulanmış aynayı siliyor koluyla. Ben yok. “Ben yok.” Gülümsüyor. “Ben diye bir şey yoktur.” Kahvenin arka tarafına, bilardo masalarının yanındaki küçük odasına gidiyor. Işığı alelacele yakıp söndürüyor. Odanın yerinde durduğunu bilmek için yakış ve bir şey görmemek için kapayış. Sandalyenin üstündeki kâğıtlardan kazara gördüğü bir kelime karanlıkta yatağına yatmaya çalışırken fosforla duvarlara yazılmış gibi parlıyor: oyun “Oyun diye de bir şey yoktur.” diyor. İki yıldır yolda. Varacak bir yeri yok. Se.’nin sevdiği adamlardan biri “Gerçek yolcu, varacak bir yeri olandır.” demişti. Bunu hatırlaması için birinin bir kâğıda yazıp yere atması ya da kuytu bir yere gizlemesi gerek. Dolayısıyla hatırlamıyor. Belinin ağrısından nefes alamıyor. Sakinlerinin yüzde doksanının romatizmal hastalıkların kurbanı olduğu nemli memleketlerden birinde şimdi. Onun ağrıları yorgunluktan. Bir süre belini sert yatağına bırakmıyor. Alıştıra alıştıra, yavaşça gevşiyor sonra. Dışarıdan rüzgâr sesi geliyor. Beş dakika geçiyor. Dışarıdan hâlâ rüzgâr sesi geliyor. Her şey Se.’nin babasına inandığı gecedeki gibi. Babasını anlattı ona. O da ona Elif’i anlattı. Birbirlerine inandılar. Orada bir babanın ve bir kız kardeşin yaşadığına inandılar. Dışarıdan rüzgâr sesi geliyordu. Mim’in, onu uyardığı, ona yetim dediklerini söylediği beş dakikalık aradan sonra da rüzgâr sesi gelmişti. Gözleri açık. Yorgun gözlerin karanlıkta da parıltılar, kıvılcımlar görmeye devam etmesi... Onları izliyor bir beş dakika daha. Sonra kalkıp el yordamıyla kâğıt kalem buluyor. “Oyun diye bir şey yoktur.” yazıyor kör gibi. Sonra bir başka kâğıda: “Sevgili Se., Bir kahvehanede çalışıyorum. Saat üçe geliyor. Sana yazmaktan vazgeçiremedim kendimi. Baba öldü Se. (öldüyü karalıyor.) Ay.'a selâm söyle. Ona de ki (karalıyor) herşeyi anlayamayacağını söyle ona. Ama sen anlayabilirsin. Gözlerinden öpüyorum. Mim” “Babasıyla kavga mı etmiş? Ben neyi anlayamıyormuşum? Her şeyi anlıyorum ben. Ve anladığıma göre bunlar çok çocukça şeyler.” diyor Ay. Se. dişlerini sıkarak “Elif’le eve çıkacağım.” diyor. “Bu onun son mektubu. Se.’nin buna tepkisi çok garip oldu. Görmezden gelmedi. Ama beni sıkıştırmadı da. Neden öyle bir not düştüğünü sormadı. Ama önemsediğini biliyordum. Babasından vazgeçmesi fena koydu Se.’ye. Elif’e daha çok sarıldı. Şehirden ayrılma plânları kurmaya başladı. Anlıyorsun değil mi? Mim ailesine kabul ettiremedi Se.’yi. Bu arada ben Mim’e durmadan mektup yazıyordum, telkin veriyordum. Birçoğunun ulaşmadığından eminim. Sürekli yer değiştiriyordu.” “Kahven soğudu. Neden babası yüzünden geri dönüyor? Se. yüzünden mi? Ne yazdın sen ona? Anladıysam ne olayım.” Ay.’ın gözü seğiriyor. Kaşlarını çatıyor, gözlerini yumuyor. Gözündeki müstakil nabzın attığını duyuyor yine. “Önemsiz şeyler. Se.’yi bırakıp giderek ne kadar büyük bir salak olduğunu, normal insanlar gibi evlenip çoluk çocuk sahibi olacakları yerde kalkıp böyle garip maceralara atılmalarının ahmaklıktan başka bir şeye işaret etmediğini... Se.’nin aklına karşılık kendisinin de herhalde hafızasının bulandığını... Yoksa niye deli gibi sevdiği bu kızı unutmuş gibi yapacağını... Yani herhangi birinin çıkıp söyleyebileceği şeyleri yazdım. Birbirleriyle ve aileleriyle garip bağlantılar kuruyorlar.” bir soluk veriyor. Gözündeki seğirmenin seyrelmesinden mutlu, gülümsüyor. “Evet, garip ama gerçek.” “Yani şimdi Mim döndü ama Se. yok. Üzücü bir hikâye. Ben sana böyle şeyler yaşatmayacağım hiç korkma. İki kişi arasında kalmak çok zor şey. Hiçbir şey yapamaz insan.” “Yaa, öyle.” diyor dalgın dalgın. İlk kez dikkatini çeken aynaya bakıyor. Aynada Evar yok. Oturduğu kırmızı kadife koltuk yerine sarı bir tane var. Uzun saçlı bir kız, mor halkalı gözlerinin altından caddeyi izliyor. Tırnakları koltuğun kadifesinde dar ve derin yollar açmış, kanırtıp duruyor. Aynadaki kız kendini savurur gibi koltuktan inip dizlerinin üstüne çöküyor. Sigara ve kahveden sararmış dişleri arasına dudaklarını kıstırıyor. Yaklaşıyor aynaya. “Daha önce de olmuştu.” diyor. “İnsan olmak bu demek” diyor. “Hayatta kalmak için feda etmeli.” diyor. Gözlerinin altındaki halkaları izliyor bir süre. Kız yavaş yavaş yere uzanıp kendini sağ yanağı üzerine yığıyor. Saçları dağılıyor, gözleri açık. Parmakları kıpırdıyor. Parmakları kafasını kaşıyor. Kız, arkasındaki kendinden bir tanenin siluetini bozuyor. Arkadaki kız, kırmızı koltukta oturan parlak dişli bir Ay. Yere yığılmış duran kendisini izliyor. Yeni Ay.. “Devam etmek sancılı bir evre.” diyor hem oraya, hem buraya. Sonra buraya gözlerini dikip “Kabuk değiştirmek gibi düşün" diyor eski Ay.’a. "Ama bunu bilmek zorunda değil kimse." Ay. yığıldığı yerden sadece bir kez gözlerini kırpıyor. “Bir hap seni daha büyük yapar, bir hap seni daha küçük." İkisi de fondaki şarkıyı duymaya başlıyorlar. Önünde hâlâ dikilmekte olan Evara bakıyor. Evar konuşuyor: “Müzik açalım mı?” Üçü birden gülümsüyorlar.

Etiketler:

YABANCILAR

İstemeden kulak misafiri oldum. Dün gece herkes yatmışken birilerini fısır fısır birşeyler söyler görünce yine yenildim içimde bir şeylere. Metrelerce uzunluktaki koridordan kafa kafaya vermiş şekilde yavaşça ayaklarını sürüyerek gittiler. Onlara yabancılar diyorum. Hoşuma gidiyor. Terliklerini sürüdüler.
Peşlerinden gittim. Sonra çok ama çok şaşırarak benden bahsettiklerini duydum. Bunlar buranın en kıdemli iki kişisiydi.

"Düşüyor" dedi biri. Öteki çevresine bakındı son anda çektim kafamı. Görmedi. "Biraz daha tedbirli ol" dedi soğuk bir sesle öteki. Bir odaya girdiler.
Kapıya gittim. Kararsızdım. Buralı değilim. Buraya ait de değilim. Bu kapıda ne işim var. Boşver. Kulağımı dayadım kapıya.

- Raporunu tamamladığına göre artık kim olduğunu söyleyebilirsin.
- Kimse bilmiyor.
- Nasıl kimse bilmez. Böyle birşey daha önce hiç olmadı. Adını da bilmiyor muyuz?
Öteki cevap vermedi. Onu biraz daha fazla tanıyorum. Benden de korkuyor. Bir şey düşünürken ve çok sinirlendiği zaman burnunu yukarı çekip güzel sayılabilecek yüzünü muşmula yemişe çevirir.
- Bilmiyoruz.
- Ama o nasıl... Nasıl bunca şeyi... bilebilir. Adlarımızı…
Buranın en soğukkanlı kişisinin -ki hiç de gözardı edilecek bir şey değildir bu- benden bahsederken bu kadar kontrolsüz davranması hoşuma gitti.
- Düşüyor.
- Ne.. ne demek düşüyor.
Kahkaha atmamak için zor tuttum kendimi. Tıksırdım. Öteki yine duraksadı. Korkuyla beni duymuş olabileceğini düşündüm. Burada kapı dinlemeye yitme cezası verilir. -bilmeyenler için; dışarı bırakılma-
Ama aslında bu ağır ceza yüzünden kimsenin kapı dinlemeyi göze alacağını düşünmez yabancılar. Bu da beni oldukça avantajlı bir konuma getiriyor.

- Düşüyor. Kapıdan içeri düşüyor. Hangi kapıdan olduğunu sorma çünkü bu zaten bir varsayım. Onu uykusunda duydum. Yanlış anlama. Odasından buraya geldi sesleri. Kayboluyor. Unutacak herşeyi. Öyle sanıyorum.
- Bundan emin misin.
Eski kontrolünü kazanmış sesi. Ama bu seste bir tevekkül mü buldum ne.
- Ben sana duyduklarımı söylüyorum. İnanıp inanmamak senin bileceğin iş. Bunların ne kadar gerçek olduğuna da sen karar ver.
- Başka?
- Başka bir şey yok.
- Nasıl yok. Bizim adlarımızı nereden bilebilir.
- Uyuyunca ona söylüyorlar.
- Bu büyük bir saçmalık.
- Kiminle konuşuyordu peki. Uyurken sesin çıkıyorsa biriyle konuşuyorsun demektir. Hem Cuma kapısından hiç çağırılmadı.
- Yani uyuyunca bir yere mi gidiyor. Ya da birisi mi geliyor ona.
- Bilmiyorum onun gibi bir şey olmalı. Belki de Cuma geçidine açılan…
- Rüya.
- Ne?
- Rüya görüyor.
- Şşşş....
Duydu. Bu sefer sesimi duydu. Koşa koşa odama gittim.

Buraya geldiğimden bu yana onaltı ay geçti. Geldiğimde başımda büyük bir ağrı vardı, ötesinde bir yere geldiğimi de bilmiyordum. Rahatlıkla söyleyebilirim ki kaygısız biriyimdir. Durumun ne olacağı konusunda en ufak bir endişe taşımam. Geleceğe ya da geçmişe yönelik hiçbir düşüncem olmamıştır. Şimdi kütüphanede bu başlarını kitaplara gömerek ipucu toplayan kitap kurtları arasında sıramı bekliyorum. Burada bir gelenek. Her Cuma birisi gelir odanın diğer günlerinde hiç açılmayan kapısından. Cuma kapısı diyorlar. Bizlere kısa ve saçma bir konuşma yapar. (İtiraf ederim şimdiye kadar yapılan bu konuşmalardan hiçbir şey anlamadım.) İçimizden birisi de kapıya gider gözden kaybolur. Döndüğünde gözleri en fazla ne kadar ışıldayabiliyorsa o kadar ışıldamaktadır. Gitmeden önceki korkusuna rağmen hem de. Ben hiç girmedim kapıdan içeri. Üstelik sıranın bir kişiye nasıl geldiğini de bilmiyorum. Ne bir liste var ne de duyuru yapılıyor. Herkes sırasının gelmiş olduğunu anlıyor. Merak ediyorum. Elbette merak ediyorum. Sıranın neden bana bir türlü gelmediği konusuna eğlenceli bir çözüm getirmek için kendimce bir bulmaca yaptım. Bulmaca denebilirse tabi. Bu bir çizelge ve aslında her ne kadar kitaplardan ipucu yakalamaya çalışıyor görünüyorsam da bu eskiden de eski kitabın sayfaları arasındaki çizelgemle vakit geçiriyorum. Kendim yaptım ama mantığını anlatabileceğimi sanmıyorum. Çizelgemde yabancıların adları yaşları ünvanları… ünvanları demeyeyim.. kıdemleri yazılı. Bazılarının salı öğlelerinde ne yediği, bazılarının annelerinin ölüm yaşı, bazılarının iççamaşırında tercih ettiği renk ve bunun gibi şeyler. Her kategorinin kendi içinde bir matematiği var yine bu matematiği nasıl oluşturduğumu açıklamayı becerebileceğimi sanmıyorum. Bir de içeri girdiğimden bu yana kaç defa sıralarının gelmiş olduğu. Bazı katsayılarla çarpıp bölüyorsun. Sonuç bir çıkmalı. (rakamla 1) Bazıları Cuma kapısından yedi sekiz kere çağırılmış. Kimse gergin görünmüyor. Doğrusu onlara gergin görünüyorsun diyerek kocaman bir iltifat etmiş olursunuz.

Haftanın en güzel anı bu. Herkes gösteremediği bir korkuyla bekliyor. Ödleri kopuyor başlarına gelecek olanlar yüzünden. Çıngırak sesi duyuldu. Az sonra Cuma kapısı açılacak, biri içeriye (içeri: bu taraf) geçiş yapacak yaptığı salakça konuşmanın ardından da birimizi peşine takıp tekrar geri geçecek.

Kütüphanenin dar duvarındaki yeşil boyalı ahşap kapı gıcırdayarak açıldı. İçeriye siyah giyimli biri süzüldü. Salkım saçak, şal, pelerin karışımı kapişonlu giysisinin içinden ellerini bulup kavuşturdu ve konuşmasına başladı. Adam mı kadın mı o bile belli değil. Yüzü zaten görünmüyor. Sanki hiçbirimizi görmüyor duymuyor. Bize bakarken sanki bizim yerlerimizde başkaları oturuyor. Daha farklı kişiler. Sanki başka bir odaya girmiş. Başka duvarlar görüyor. Ve ulvi, ürkünç, bir o kadar huzur verici bir sesle konuşuyor.

O tuhaf sesi ve konuşmasıyla şöyle dedi:

“Elmalar tombul, armutlar oylumlu, fıstık kötücül, fındık mütevazi. Siyahtan utanır beyaza cilve yapar.”

Kendimi kapının önünde siyah giyimli yabancının ellerine uzanırken buldum. O solgun beyaz ellere dokunmak için canımı vermeye hazırdım. Onun peşi sıra kapıdan içeri girdim. Yarım yamalak (demek sıranın geldiğini böyle anlıyorsun) diye düşündüğümü farkettim.

İçeri girdiğim gibi yabancı yabancı (bu yabancıyı gerçekten tanımıyordum ismini bile bilmiyordum) dumanlaştı. Kütüphaneden kütüphaneye girmiştim yine. Yani o kapıdan geçip nasıl olduysa yine aynı yere girdim. Ama herkes gitmişti. Sadece bir kişi eskiden de eskiye benzer bir kitaba burnunu sokmuş ipucu araştırıyordu. Beni farketmedi. Oysa bütün yabancılar farkeder. Ve mümkün olduğunca uzaklaşırlar. Bunun kılı kıpırdamadı. Yaklaştım. Kendi kendine kikirdiyordu. Bir yaşıma daha girdim. Hiç böyle bir şey görmedim şimdiye kadar burada. Yaklaştım biraz daha. Beni görmemekte inat etti. Kitaba baktım. Içinde bir kağıt var. Bir çizelge, benim çizelgem! Dürttüm kıpırdamadı. Eğilip yüzüne baktım. Şeytan şeytan gülüyor. Bir dakika… Bu benim! Kendimi tekrar kapının önünde buldum. Bordo boyalı bir ahşap kapıydı bu. Kontrolüm dışında kapının koluna uzandı elim. Geri çekmek istiyorum bir şeyler sormak istiyorum yabancı yabancıya ama yapamıyorum. Zorlukla şunu diyebildim: burada bize… uyuşturucu veriyorsunuz. Sanki tekmelediler beni, kapının dışındaydım yine. Arkamı döndüm yeşil boyalı bildiğimiz Cuma kapısı bu. Kütüphanede herkes aynı şekilde duruyor. Herkes bana bakıyor. İştahla merakla şimdi bu sersem kafayla anlatamayacağım ifadelerle sanırım. Kendi yüzümü görmek isterdim. Bu durum; geçişim, dönüşüm burada böyle ayakta durup onlara bakışım hepsi, hepsi komiğime gitti. Kahkahayı koyverdim.

Bazı notlar almaya karar verdim. Canım sıkıldıkça bunun formatını değiştiriyorum. Bazen canım günlük yazmak istiyor. Bazen mektup. Şimdi o kadar edebiyat yapamam. Bugün Salı ya da Cumartesi olabilir. Çarşambalarla pazarları hep karıştırırım. İkisinin uyandırdığı bezdirici his hep aynıdır. Bu yüzden de Salı ve cumartesileri yaşadığım yarın sıkıntısı birbirine benzer. Kıdemliler bugün bir olağanüstü toplantı yaptılar. Her toplantıya olağanüstü toplantı demek hoşlarına gidiyor. Kendilerini çok sıradan bulduklarını düşündürüyor bu. Ben henüz birinci sınıf barınakçıyım. Neredeyse iki yıl olacak ama bir pirinç boyu ilerleyemedim. Benden sonra kendini burada bulmuş olan onca kişi ikinci hatta üçüncü sınıf oldular ama ben hayır. Mantığını yeterince kavrayamadığım için hala birinci sınıfım. Buradaki aletleri doğru şekilde kullanamıyorum mesela. Odalarda bulunmam gereken zamanlarda bulunamıyorum. Örneğin hayaletli oda. Hayaletli odada bulunma saatleri bir bilgisayarın hesaplayabileceği kusursuzlukla ayarlanmıştır. Herkes günün on dakikasında bu odada bulunur ama kimse orada başkasını görmez. Yani hiç çakışma olmaz. Herkes sorularıyla gider ve cevabını alır. Elbete orası ve oraya götürdükleri sorular hakkında kimseyle konuşmadım ama oda kullanım klavuzunda -kütüphanedeki eğlenceli kitaplardan biri- böyle yazıyor. “odalar şaşılacak derecede mantıklı ve dakiktir.” Tabi sen şaşırmazsan. Yine rahatlıkla söyleyeceğim, bir çok kez saatimi şaşırdım. (şimdi farkettim de şaşırma kelimesini bayağı bir seviyorlar) Girdiğimde başka birisi vardı. Ya da ben oradayken başka biri girdi. Korkuyla ve utançla kaçışmalarını izledim. Böyle durumlarda çok eğleniyorum daima kendi hataları olduğunu zannediyorlar. Bir süre sonra benim nasıl biri olduğumu anlayınca tabii kendilerini suçlamaktan vazgeçtiler. Şimdi kapıya bazı uyarıcılar koymuşlar. Eğer saatim değilse kapıya dokunduğum gibi içimde tuhaf bir soğukluk duyuyorum. Korkunç ve aptalca bir şey. Her defasında daha dikkatli olacağıma söz veriyorum ama hiç işe yaramadı.

Aslında durum şu. Burası bazen çok sıkıcı ya da eğlenceli olabiliyor.

Hayaletli oda konusunda onyedi tane uyarı aldım.
“rob’un canını sıkmaya çalışmanız hayret verici R. hanım”
rob hayaletli odanın hayaleti. Ve burada adını söyleyen tek kişi. Ondan başka kimse adını açıklamaz. Aslında bir hayalet değil sadece bir danışman. Ona hayalet diyen benim.
“rob’a soru sorarız R. hanım. O da cevap verir. Onu soru sormaya teşvik etmek bunun da ötesinde onu zorlamak şaşırtıcı ölçüde yabani bir hareket”
“rob’a fıkra anlatmak istemeniz çok hoş R. hanım ama o sadece soru dilinde yaşar”.
Gelen uyarılardan bazıları bunlar. Kağıda geçirdiğim bu uyarılara arada bir icazet belgeme bakar gibi bakmak nereden geldiğini bilmediğim bir gururla dolduruyor içimi.
Rob gerçekten de cevap vermekten başka hiçbir şeye kafası çalışmayan bir yabancı. Onu göremezsin. Odaya girdiğin anda karşı duvarda kafanı sokabileceğin büyüklükte kare bir delik görürsen anlarsın ki hayaletli odadasın. Kafanı o deliğe sokarsın ve beyninin içinde rob’la konuşursun. Ondan sadece iki cevap alabildim. Nasılsın rob ve adın ne rob. İkinci sorunun anlamsızlıyla ilgilenmeden efendi efendi sorularımı cevapladı. Sonra ne dediysem, afedersin ne sorduğunu anlamadım bir kez daha farklı şekilde sorar mısın cevabını verdi. Işte rob budur. Muhakkak bir cevap verir.

Burası hakkında bilgi sızdırmak tehlikelidir çünkü katlanılmayacak sonuçları var. Ama zaten bu imkansız. Bu da oda tarihçesi kitabında yazıyor. Yani ben bu sonucu çıkardım.
“sayfa 388: içeri, yatay hareketlenmelerle barınmayı getirir. (!) dikey hareketlenmeler yok denecek kadar azdır ve beraberinde devrim olur. Oda mantığında küçük ve kalıcı sapmalar oluşur. (bkz:sayfa 3017)

sayfa 427: Dışarı yönelim iki halde olur: düşme ve itilme. Düşme zamanla bir orantıya sahiptir. Kıdem zincirinin sonudur. Hafıza kaybı vardır. Ama bu bir unutuşu simgeler. Bilinç hatırlayışı dilerse tercih edebilir. İtilme kıdem zinciriyle ilgisizdir. Mekanla bir orantıya ve uyuma sahiptir. Bazı teoriler yerlilik ve yabancılık duruşlarının itilmeye etkisi olduğuna işaret eder. (bkz:sayfa 2251) hafıza kaybı vardır. Kayboluş ve yitme eğilimindedir. Barınakçı “bulunma” anlamını ve anısını yitirir. Odalar hakkında hiçbir şey bilmez ve odaları, odalardaki kendini hatırlamaz”

Pazar sabahı oda kapılarında tek sayfalık bir ilan asılıydı. Belki de Çarşamba sabahı. Kıdem bildirisi. Bazı kapılar kağıtları emdi. Dikkat ettim bu kapılar birinci sınıfların kapısıydı. Başarısızlığımın bir başka belgesi. Kapım da benim kadar ilgisiz bir şey. Eşyanın bize öğreteceği şeyler olduğu gibi bizim de eşyaya öğreteceğimiz bir çok şey vardır. Katiyetle inanıyorum. Tırnaklarımı kapının demir aksamına sürttüm. Bundan nefret ediyorum ama kapının da en az benim kadar gıcık olduğunu bilmek yüce bir teselli. Bildirinin altında yeni mavi bir kağıt belirdi. Bildiriyi çektim, mavi kağıtta şöyle yazıyor: suzan.

Yanımdan geçen genç yabancıya seslendim. Bu yeni birinci sınıflardan biri. Geleli henüz onbeşgün oldu. “naber suzan işler nasıl?” koridorda birden bütün sesler kesildi. Adının suzan olduğunu benimle birlikte öğrenen kişi bana yaklaştı. Buz gibi gözlerle konuştu: sorularımızı… biliyorum rob’a sorarız dedim. Kütüphaneye doğru yürüdüm.

ODA OYUNLARI
PERDE 8

Karakterler:
Kapı
Birinci sınıf barınakçı
Oda
Düşme eğilimli barınakçı (zincirin sonunda)

- genç özdeşler en güzel soruları sormuştur.
- Odalarını da severler.
- Bir odada bulunmanın anlamını çözümleyen bir kompozisyon yazmanı söylemiştim.
- Yazdım.
- Okuyun.
- Doğmak gereksiz bir ayrıntıdır. Doğuma dair her ayrıntı da şaşırtıcı şekilde önemsizdir.
- Şaşırtıcı bir tespit. Devam edin.
- Oda tarihçesine iktibas edilen bir makalenizde yabancılarla ilgili bazı değerlendirmeler buldum.
- Yabancılar? Lütfen devam edin.
- Bu değerlendirmeler üzerine aldığım notlar ve eklediğim yorumlar şunlardır. Odalar doğurgan şablonlardır. Yaşam başındaki ilk eylemimiz olan doğma edilgen eyleminin ardından gerçek kimliğimizi edinmemiz, eylemlere ve kelimelere gerçek anlamlarını sunmamız aslında gerçek şekilde odalar sayesinde oluyor. Aslında onlar ….. mantığıyla varolmuş ya da varedilmiş yaşam alanlarıdır. Bize doğma anlamını kavrattırarak kendi kimliklerini bulurlar. Kuralların çıkış noktalarını keşfe çalışmak, onlarla ilgili ipuçları toplamak bir yokoluş mücadelesidir. Çünkü her barınakçı gerçek vatanını bulmak ister.
(Bu şimdiye kadar duyduğum en açıkyürekli tespit. Zaten genç barınakçı rolündeki yabancı bu son cümleyi söyler söylemez herkesin yüzünde bir kaç kas seyirdi. Bu arada benimle birlikte şahit olunan ve kayda geçirilen bu oyun bozuntusu şey, oda ve barınakçı eğitiminin bir parçası olan eğlence seminerlerinden bir bölüm. Tatsız tuzsuz bir şey, ama içine girmeyi bilirsne çok eğlenebilirsin. Yine de bence bu iki oyuncu bu asi çıkışlarıyla ruhsal terfilerini geciktirdiler)
düşme eğilimli barınakçı -yüzü rol yaptığını bağıraraktan- bir gerginlik emaresi gösterdi. -Yine rol yaptığını bağıraraktan- kuru bir sesle konuştu.
- devam edin.
- Fakat barınakçılar sözün düşünceyi bulandırdığını, yazmanın çok daha faydalı ve kalıcı olduğunu bilirler. Bu nedenle ben de yazmayı uygun gördüm efendim.
Toplulukta herkesin yüzü yumuşadı. Bu yabancılar işlerini biliyor.
- burada gerçek vatana ulaşma metotlarından ya da çıkış sürecini hızlandıran, itiliş ya da düşüten bahsetmeyeceğim. Irdelemek istediğim konu oda mantığında sapmalar ve bu sapmayı oluşturan etkenler. Izninizle.
Cebinden iki anahtar çıkardı. Topluluğun kuru ve sıkı bakışları önünde odanın kapısına gitti. Birinci anahtarı boynuna astı.
- bana yardımcı olabilecek bir arkadaşımı çağırabilir miyim
- elbette.
Bu yabancının gözleri parlıyor. Kendime işte şurada söz veriyorum artık onu ismiyle çağırmayacağım. Yabancı bize döndü gözlerini şöyle bir yarımyamalar gezdirdikten sonra bana baktı. Anahtar elimde duruyordu. Yani anahtar benimmiş aslında.
- şimdi bu kapıyı kilitleyeceğim. Sonra da genç barınakçının anahtarıyla bu kapıyı açmasını isteyeceğim. Bana yardımcı olacak arkadaşın bazı konulardaki başarısızlığını göz önüne alarak ona bir eşyayla uyum testi yapacağımı düşünenleriniz olacağından belirtmeliyim ki böyle bir durum söz konusu değildir.
Kapıya giderek kilitledi. Sıra bana gelmişti. Bu seminerlerde hiç bu kadar eğlenmemiştim. Herkesi bu kadar gergin görmek de keyfime keyif katıyor elbette. Gittim kapıya soktum anahtarı. Açılmıyor. Daha doğrusu açmıyor. Oyuncu anahtarı aldı kilide soktu ve kapı açıldı. Herkesin beni küçümseyerek izlediğinden eminim. Çünkü ne kadar beceriksiz olursanız olsun özel eşyalar sadece sizin dilinizde konuşur. Sizin dediğinizi yapmıyorsa bile hiç olmazsa başkalarının dediğini yapmaz. Benim huysuz anahtarım bana ihanet etti. Işte yabancılara yeni bir mütala konusu.
- bu gibi durumlar bazen görülür. Görülmüştür. Aslında mahremiyet adlı iki ciltlik eserde anlatılan herşeyin temelini oluşturan onyedi numaralı sapmanın hikayesi şöyledir. Eskiden anahtar kullanmazdık. Çok eskiden. Anahtarlara ihtiyacımız olmazdı. Yaşam alanları günümüzdekinden farklıydı. Daha sonra burada yaşamış olan birisi başka bir resmi dil geliştirdi. Bir alt dil. Buna keşif diyebiliriz. Anahtarları ve farklı mesafeleri gündemimize soktu. Ama kısa bir süredir karşı karşıya olduğumuz bir nokta var. anahtarların kafası karıştırılabiliyor. Bu diğer eşyaya da sirayet edebilir herşey mümkün. Şimdilik sadece anahtarla sınırlı. Yine de bu genç barınakçının odasını yalnızca bu anahtar açabilir. Sizin odalarınızın aksine. Sizin odalarınızın böyle bir alışkanlığı yok biliyorsunuz. Yani önümüze yeni bir mütala konusu çıktı: eşyayla kullanıcının arasında bir uyum ve dilin bulunduğu hepimizin malumu. Ama artık az önce de gördüğümüz gibi eşya arası da bir dil oluşabiliyor. Bu da şimdilik kişiye özel bir şey olarak notlarımız arasında yerini alacak. Aramızda bu işi yapan sadece bu anahtarın sahibi kişi.
Herkes bana bakıyor. Başta bunun beni kabullenmek için attıkları bir adım olduğunu sanmıştım. Ama aksine. Hayır hiç de dost canlısı değiller.
- anahtarımı alabilir miyim?
Bu kez onu ismiyle çağırmadım ve gözünde zafer pırıltılarıyla bana baktı.

2003'e ait olsa gerektir.. hmm belki 2002 emin değilim.

A-AY

"
üzüm şırası. bardağına doldurduğu şey bu. cam kenarına, yalnızca aya açılan saydam duvara gitti. oralara bir yere, artık tarihini kestiremediği bir zamanlarda ilştirdiği tabureyi çekti. aya döndü, şerefe dedi. “salute!”. bir yudum içti. sigaradan aşınmış gırtlağı haykırdı ama bu gereksiz ve önemsiz sayılabilecek acıya şöyle bir bakıp inceden gülümsedi. fazlası değil. tekrar aya döndü. “bu gece dolunay. hakkında bir şey bilmiyorum. ta oralardan kalkıp da bizim işlerimize burnunu sokabilmen gerçekten de hayranlık uyandırıcı. tabii sen, sadece bir yasa uygulayansın, (bardağından çektiği yudumu yutkundu zorlukla) yine de elimden gelmiyor senin bu işlerdeki payını görmezden gelmek. (bardaktaki sıvıyı evirdi çevirdi bir süre. sustu. kaşlarını çattı) her gece aynı şeyleri söylüyorum.
kendinden bıkmış artık. sıkılmış. insanın böyle bir soruna çare bulabileceğine inancını ise çoktan yitirmiş. bu iş nerede başladı bilmiyor. bir gün rüyasında bir şey mi gördü. oryantalist, muhtelif, gerizekalı, deneysel, salsa, anne, reşat nuri güntekin ve diğer bütün o isimlerin kelimelerin içinden bir tercih yapmaya zorlandı da sonunda “ay”da mı karar kıldı? hatırlamıyor. illüzyonseverlerin baştacı mıdır ay? bunu bir milyar kez sordu kendine. elbette geçmişte. çok, çok önceleri.
- sen aysın, ben kimim? ya da daha önce bir sigara içebilir miyim? seninle neden konuşuyorum? bunun bir sonu var mı? ah tabii önce sigara.
cebinden sigara tablasını çıkardı. kibrit çıkardı. çaktı kokuyu dinledi. sigarayı yaktı kokuyu dinledi. herşeyin bir cevabı vardır bence. herşeyin.
ama bu gevezeliklerin bir sonu var mı? bunun da bir cevabı var değil mi?
kapı çaldı.
yerinden sıçraması bir oldu bununla. kimse gelmez. bu saatte değil, bu çirkin yere kimse gelmez. şehirden uzak, köyden uzak, ormandan, denizden, yayladan uzak bu yere kimse gelmez. öyle bir yere dört katlı bir bina dikecek kadar yarım akıllı bir adamı kimse merak bile etmez. böyleyken onun burda oturduğundan haberdar olan da yok elbette. biri kokusunu almadıysa imkânı yok bunun.
- koku mu dedim ben?
ayakta durduğunu farketti. sigaranın sıcaklığı parmaklarını yakabileceği kadar ilerlemiş yukarılara. şaşkınca kapıya doğru bakıyor ve bu kez kendisiyle konuşuyor.
- evet, duydum hatta, koku dedim az önce ben.
“kimdir?” sorusu gereksiz. bir vakit kaybı. çok, çok gereksiz. neden böyle bir soru sorsun ki. yalnızca bir kişi gelebilirse, yalnızca bir kişi akıl edebiliyorsa bunu, kendinin dünyaya gelişi kadar doğal, sıradan, sorgudan sualden beri bir durum bu. düşünmeden kapıyı açması gerektiğini hissediyor. bir yandan da bu soruyu sormanın lüzumsuzluğu hakkında neden bu kadar zaman harcadığını düşünüp aptal aptal gülüyor. bir cevap için soru sormuş olmaması canını hiç sıkmıyor.
kapının önünde durdu. eskilerden hatırladığı bir sorunun önünde duramadı.
- kim o?
- kim olduğumu sanıyorsun.
- bilmem. bir şey sanmıyorum. az önce düşündüm ve bunun üstüne düşünmenin gereksiz olduğuna karar verdim. hatta az kalsın bunun üstüne de düşünmeyecektim.
- seni anlamıyorum.
- ben de üzüm şırası içiyordum.
- neden üzüm şırası içtiğini düşünür müsün peki? yani neden kahve, çay, ıhlamur gibi şeyler içmediğini.
- evet düşünürdüm ama başlarda. çünkü neden içtiğimi biliyordum. cevabı bildiğim için ve o aklımda sakladığım bana güzel şeyler hatırlattığı için sık sık sorardım bunu kendime. şimdi o kadar da ilgimi çekmiyor. hâlâ güzel bir şeyler hatırlatıyor bana ve benim için yeterli. o güne kadar.
- hangi güne?
- işte... o gün canım. sevgilimin bana geleceği gün. bir saniye kimdin sen?
- kim olduğumu sanıyorsun?
- bilmiyorum bir şey sanmıyorum.
- hâlâ mı?
- eh.
- benim kim olduğumu biliyor musun?
- hayır.
- ben kurtadamım.
- tamam da.. kim oluyorsun? yani kurtadam olunca ne olunuyor?
- önce beni içeri al.
- olmaz. birini bekliyorum.
- iyi ya işte. beklediğin benim. zaman kaybettirmesene bize.
- kusura bakma içeri gidiyorum.
kapının önünden geri çekildi bir adım. ses gelmeyince sırtını dönüp cam kenarına ilişti yine. aya bakıp konuştu.
- kitaplar seni anlatıyor ama hiçbiri senin kadar ilginç değil. şıram nerede benim. senin kadar ilginç değil. senin onlara hatırlattıkların bana hatırlattıklarını hatırlatmıyor çünkü. sen başkasın. sevgilimi göndereceksin. kuyuya düşmüşler bile yalnız seni görüyor. kuzey yıldızını değil. en güzel hikâyelerde, inanamamaya mahkûm biçareleri tatsız inkârlara götürmekle de olsa bedeninin bir yarısını yalnızlığına havale etmişsin. yine de bir şeyler bilmek iyi olabilirdi sevgili ay. yaşın, anan, baban.. cinsin. değil mi?
kapı yine vuruldu.
- benim.
- kurtadam?
- evet, elbette.
- ben şıramı içiyordum.
- beni ay gönderdi.
- nasıl? anlamadım.
- beklediğin benim. benim yüzümden konuşuyorsun onunla. beni sana getireceği için konuşuyorsun.
- sen kimsin?
- ben kurtadamım. dolunayda doğarım. kısa bir süre sonra uykuya çekilirim. sana kim olduğunu söyleyecek kişiyim ben.
- bu nasıl olabilir? ne şekilde yani?
- geçen dolunay ve öncekiler boyunca ne yaptığını bilmiyorsun. ben uykuya çekilince hatırlayabildiğin tek şey ay oluyor. al artık içeri beni.
- zamanımı harcıyormuşsun gibi geliyor. öte yandan yine de her sözün oldukça tanıdık. seni içeri almalı mıyım bilmiyorum. öte yandan alırsam seninle ne yapacağımı da bilmiyorum. beklemeyi biliyorum ben sadece. neyse. bana izin ver de artık... gidiyorum.
camın kenarına gidip aya döndü. ağını açıp bir şey söyleyecekti ki kapı vuruldu.
- kim o?
- kim olduğumu sanıyorsun?
- hiçbirşey sanmıyorum. kimsin?
- ben kurtadamım.
- böylelikle?
- beni bulmana izin vereceğim.
- ben-bulmak-bilmem.
- aç artık şu kapıyı. seni yiyeceğim!
- neden?
- doğam bu. sen de beni bekleyecektin. anlaşma böyleydi. ama her seferinde unutuyorsun.
- anlaşma mı? bir söz mü verdim?
- evet. bu kapı eşiğinin iki ayrı tarafınfaydık. dudaklarımdaki kanı sildin ve bir anlaşma önerdin bana.
- devam et.
- ay.
- ay?
- beni içeri alacak mısın? güneş doğmak üzere!
- bir düşüneyim.
elindeki şıraya baktı. evirip çevirdi. cam kenarına giderken kapı vuruldu.
sesinde hafif bir korkuyla sordu:
- kim o?
titreyişlerden anlaşılmaz hale gelen kelimelerle karşılık verdi bir ses.
- kim olduğumu sanıyorsun.
biraz durdu. bir kaç saniye, bir kaç dakika bekledi. kapının arkasında seslerin yavaşladığını duydu. kapıyı açtı. beyaz saçları darmadağın ortayaşlı bir adam buldu. alnı yüzü terlemiş yorgunluktan öleyazan bu yabancıya kuşkuyla baktı.
- kimsiniz?
yabancı aynı soran gözlerle baktı. alnını oğuşturdu.
- hiç kimse. sadece yolunu kaybeden biri.
kız gülümsedi. alaca aydınlık gözlerini kamaştırmıştı.
- üzüm şırası içer misiniz?
"

o kadar şirin buldum ki burada kendimi dokanmaya yüreğim elvermedi. sen de ikibiniki ben diyeyim bir. duygulandım şu an.

BAKALIM denmiş başlığa e biz de öyle diyelim o halde dostlar

radyodan gelen sarkiyi umursadigim son ani hatirlamaya calistim. bugun yaptiklarimin listesini verecek onemli bilgileri aklimin organizasyon eden kismini kisa bir tatile cikaran hafizamin alt basamagi sakliyor. benden de gizli bu takim bilgiler hep gerektiginin ertesinde gelir. artik kabullendim. ve bunun icin bazi cikar yollar urettim.

gunler sonra yazabilmeye baslamistim. bu benim icin elleri tutmak gibi bir seydi. baska bir seye nasil olsa guc yetirebilecegime inanmiyordum. son okudugum polisiye roman ruyalarima girip tiksindigim hakikatlerle ayni folluga yatiriyordu beni. bu bunaltici etkiden siyrilmanin en pratik yolunun kendimle didismek biraz da kikirdeşmek oldugu tozlu bir raftan goz kirparak seslendi. bu o kadar da kolay olmaz. seratonin serisinden serzon bagisiklik yolunda kosar adim karacigerime ilerliyordu. bu kendini kuran saatin olmayacak saatte otmeye baslamasidir. kendini kuran saatleri severim. icimdeki ilahi hakikatlere her defasinda daha fazla yer acmistir bu. ve bu da o kadar kolay olmamistir hic. damagini yirtan dis, haddini asan tirnak, taslasan kikirdak. kendini her kosula uyum saglamaya kurmus ve fakat yine de istirap yetenegini yitirmemis bunye o kadar kolay teslim olmayacaktir elbet.

buzdolabinin bozuldugu gun dolaptakileri tuketmek icin yemek pisirmeye basladim. kendime geldigimde gece yarisini iki bucuk saat gecmisti. gunun basinda pisirdiklerim nefasetini coktan yitirmeye baslamisti. sicaklar. cekemedigim oyun havalari gibidir sicak. ritmine uymaya zorlar. elde olmadan bir suru figur siralar insan, tiksinerek zorlayarak kendini. ruyamda yine yaylada dolasiyordum. bu mutsuzluk asilayan ruyalardan da nefret ediyordum. olmus anneden cok mideye yumruk oturtan, fena halde ayip ettigimiz kisileri gormeye benzer cunku. karsiligina bir sey koyamayacagim kadar belirsiz ve ruyamsi bu fikirleri ve hisleri anlatmaya calismayacagim. cunku eskilerden beri ter-u taze hatrimda olan bir ustad sozu bazi fikir ya da hislerin kotu kaderleri oldugu yolundadir, hicbir sekilde ifade edilememek gibi. Bu, gururumu ve hirsimi cimdikleyecegi yerde icimdeki hayvani gevis getirmeye yonlendiriyor. "Off" cekerek uyandim. Elimi yeter gibilerinden bir de savurdum. Bu aliskanlik da gecen degil daha onceki yaz, goc patlamasi -iceriye degil hep disariya- yasayan sehrimizde cansiz mankenlerden baska konusacak kimseyi bulamadigim gunlerden kaldi. Adim da dertliye cikti. Herkes olmayacak yerlerde ve zamanlarda oradan ve o andan tamamen kopabilir ve bambaska bir aninin icinde seyir halinde bulabilir kendini. Lakin cogumuz gozunu cikarmiyoruz bu zararsiz ziyaretlerin, gerektiginde lafa kaldigimiz yerden girebiliyoruz. ve cogunlukla durduk yerde "off" deyip burusturmuyoruz yuzumuzu.

yemeklerin cogu hala yenebilir durumdaydi. "dolapta 8 saat beklettikten sonra sicak sosu dokup servise sununuz. afiyet olsun" tatlilarindan birini ertesi gune biraktigimdan ufak bir isim var disari cikiyorum a davrandim. antrede hazir bekliyordu. merdivenleri silen kadina kolay gelsin dedim. agir camasir suyu kokusunu hazla soluyarak markete sut almaya gittim. kadinin etegine sikistirdigi radyodan bir marmara turkusu geliyordu : estireyim mi estireyim mi yavrum sana fistan kestireyim mi? bak onu hatirliyorum.

yelpaze, yarim kiloluk sut, bir kilo cilek ve kremsantiyi kasiyerin onundeki deveran eden banta koydugumda arkamdan gelecek bir sese tamamen hazirliksiz oldugumu dusunuyordum. en olmayacak ihtimale hazirlikliyken en pasa ihtimale karsi savunmasizlik beni cileden cikardi. parayi odeyip bilgisayarin basinda dogru cumleyi aramaya koyuldum. bilmiyorum kadin merdivenleri silmeyi bitirmis miydi ve radyoda hangi turku caliyordu simdi. Bir “orasını hatırlamıyorum” durumu. Planim bir kac paragraf yazip tatlinin sosunu yapmak, konu komsuya dagitmak boylece annemi ozlemeyi baska bir tarihe ertelemeyi basarabilmekti. gece yaylali ruyada bulmak istemiyordum kendimi. incir agacinin tepesinde ne inebildigim ne incir yiyebildigim ne de birilerine beni indirmeleri icin seslenmeyi becerebildigim bi ruya daha istemiyordum. cocuklugumda da boyle seyler olmustu ve birileri imdada yetismisti ama bu deli ruyalar sicagi unuturmaya vakif ise de ezberlettigi sikintiyi baska kisveler altinda burnuma dayayabiliyordu. ucuncu paragrafta kaybolan cakmaklar ve sehir degistirmek zorunda kalan ikiz ruhlu birileriyle ilgili sozler gordum. bunun da cani ancak gunluk olmaya yetecekti. saate baktim, ikindi olmak uzere. polisiye romani unuttum. aklima marketteki adam geldi.

hangi sutu sececegime karar vermeye calisirken birinin arkamda dikildigini ve hizli hizli soludugunu duymustum. -evet dikildigini de duydum- yan gozle bakmayi kesip urkmus gibi dondum arkami. adamin sag eli havadaydi.

reyonda bizden baska kimse yoktu ama bunu biri konusursa susturmak icin yapmadigini biliyordum. sag el havada ve gozleri sola donmus. hani iki tarafi da kontrol mu ediyor?


yıl ikibin dört imiş. ve ben o zaman da sıcaklardan bayar imişim. nasip.