Zil çalıyor. Gelen postacı. Ebadından beklenmeyecek bir ağırlığa sahip paket tutuşturuluyor eline. Se.’nin içinde bir eşya yerinden oynuyor. O piramidyen eşyalar yığınının ağırlık merkezinin kutuda olduğundan habersizken bile bu posta beklenmedik. Bu postacı uğursuz bir haberci.
Pakedi açmak için bir süre cesaret biriktiriyor. Ambalâjı yırtıp kutunun kapağını arasından bir kaç parmak geçecek kadar aralıyor. Bir kâğıt parçasına temas ediyor. Parmakları, kâğıtla yetinmeyip eşelemeye devam ediyor. Pürüzsüz yüzeyin pütürlü kenarlarını buluyor kutuda. Açıyor: Bir mask… Kendi yüzü. İçeriden Elif'in seslendiğini duyuyor. Bilmiyor ne zamandır seslendiğini, bilmek istemiyor. Kutuyu kapatıp içeri giriyor. Mevsim bahar. Aylardan mart. Kediler o bebek ağlamasına benzer ürkünç konuşmalarını seyreltmiş. Se.’nin pencerenin önüne bir sandalye çekmeye çabaladığı dakikalarda Ay. kilometrelerce uzaktaki evinde, kapısının önündeki kendi hâlindeki işleyişe dalmış. Beyaz yağlıboyalı giriş kapısının önündeki paspas geceki yağmurdan ıslak. Se.’nin, postacıdan paketi alırken farkına varmadan ıslak kaldırıma bastığı pofuduk terlikleri de ıslak. Terlikleriyle yürüdüğü koridor oval ıslaklıklarla dolu. Odaya, pencere kenarına doğru silikleşen lekeleşmiş ıslaklıklar hiçbir yere varmıyor. Ay pencereye varıyor. Bu kez Se.’nin eski odasına sırtını dönmüş, geceden kalma bütün ıslaklıkları, nemli rüzgârın ağaçlarla didişmeye benzer tatlı çabasını izliyor. Arada bir camın yansısında beyazlığıyla övündüğü dişlerine bakıyor. Alışamadığı kısacık saçlarını çekiştiriyor. Oval ıslaklıklar aklından geçmiyor. Orası sıcak ve kuru; ve orada bir mask var. Ve orada bir kız var. Ve o kız (Se) o maskı, metin ve mütevekkil yüzünün bir kopyası olan o maskı, ellerinde tutuyor. Ay. hepsi hakkında sadece tahminler yürütebiliyor.
Se.’nin caddesinden o sırada hiç araba geçmiyor. Rüzgâr biraz duruluyor, sonra evin önündeki servinin dallarını -ağacı kendini kamçılayan bir adama benzeterek- savuruyor. Se. dalgın. Se., göremediği bir kilidi el yordamıyla ezberlemeye çalışır gibi.Bütün delikleri, çıkıntıları yokluyor. Elinde bir sürü anahtar varmış da biraz daha uğraşırsa anlayacak hangisi uyar bu kilide.
Sonra kâğıdı alıyor kutudan. “Bugün sandığı karıştırırken buldum. Üzüntüm, üzüntülerin geri geldi. Bu yüzünün komik bir karşılığı değil. Mim sana öyle demişti. Bu maskı sana verirken (ev ödevi olduğunu senden gizlemişti) ‘sana özel’ bu hediyeyi verirken, ‘yüzünün komik bir karşılığı’ demişti. Gülmüştü. Gülmüştüm. Sen gülmemiştin.
Bunu sana göndermem mutlu edecek mi seni bilmiyorum. İçimdeki şüphe kendim için yaptığımı söylüyor. Bir adam bir kadını öldürdü. Bir kadın bir adamı öldürdü. Bana söz düşmedi. Ama biliyor musun, ben de oradaydım. Ve çenemi kapalı tutmam, söyleyecek sözüm olmadığı anlamına gelmiyor. Seni çok özledim.”
Kâğıda önce bunlar yazılmıştı. Ama Ay. Daha sonra bu çok şey açık eden notun biraz yüze vurmaya, suçlamaya, siteme, düpedüz dikte etmeye vardığını düşünerek göndermekten vazgeçti ve Se.’nin eline geçen şu notu yazdı: “Evi taşırken bu maskı buldum. Ayrıldıktan sonra aramadın. Telefon numaranı da değiştirmişsin. O yüzden sorma gereği duymadan yolluyorum. Bu, ondan sana bir hatıra. Böyle anlatacağız hikâyeyi.” Ne bir “merhaba”, ne bir “sevgiler”. “Kendine iyi bak” bile takınılmış suskunluğa halel getireceğinden boykot edilmiş. Ay. notu yazarken çok düşündü. Mask elinden çıkana kadar kırk kez yer değiştirdi. Bir yere koyup unutmayı umdu maskı. Beceremedi. Üst kattaki bu odada Se.’nin yüzünün kalıbını çıkarmıştı Mim. Sonra mutfakta binlerce kez kahvaltı ettiler. Ayrılışlarından önceki yaz sırayla aileleri gelmişti o koca eve. Bir ara Mim, okuldan bir projeksiyon makinesi bulmuş uzun bir süre büyük ekran izlemişlerdi filmleri. En mutlu filmlerde ağlardı Se. Herkes ağzı kulaklarına varır çıkarken filmden, yüzünde endişe, kalbinde sıkıntı, huysuz huysuz ayrılırdı onlardan. Bunu da her şeyi anlamlı kılan detaylar arasına ekledi Ay.
Ay, Se.'yi anlardı. Mutsuzluklarının sebebine çok yakındı Ay. Mutlulukların, o birden coşup sonra en dibe çakılmaların... Ona hiç söyleyemediği, muhtemelen de söyleyemeyeceği onca analiz, günlüklerde yerini buldu sadece. Se., katlanılmayacak özelliklere sahip biriydi. Ama onsuz edemezdiniz. “Onsuz pekâlâ edebilirdik. Ama o olunca gülünecek bir saçmalık, anlatılacak bir hikâye olurdu. Hiç yalan söyleyemezdi. Birini korumak, bir sırrı saklamak için filân söylese bile öyle inanırdı ki dediklerine, yalan olduğunu bile bile inanmak isterdim. O yalanlardan benim için de söyleyeceğini bilirdim. Yüzünde sarsılmaz bir ifade olurdu ve inan ki o ifadeye sahip olmak için içindeki eşyaların yerini değiştirmeye katlanmak ona göre her şeyden daha zordu. Onu tanımayan biri yalan söylediğini ölse anlamazdı. Yani o artık bir yalan olmazdı. Ama bak, Mim onsuz edemezdi. Belki kendine bir şey ispatlamak için ayrıldı buralardan. Düşünüyorum. Se.’den çok sevebileceği kimse yoktu onun. Ona Se.’den çok ortaklık edebilecek biri yoktur dünyada.” Ay. onu odasında ellerini kavuşturmuş bulan ev arkadaşına anlatıyor.
Ev arkadaşı (ona Evar diyor) Evar, telâşı ve çekingenliğiyle öne çıkmış. Yalnızca iki aydır birlikte yaşıyorlar. Ay. onu tanısaydı şöyle derdi: Senin duvarlarını kırmak için Mim gibi biri olmalı. Ancak saygınlığa güveniyorsun. Ezberini bozmamak için durmadan yapışıyorsun saygınlığa. Mim’i takdir ederdin. Herkes gibi. Yalnızca onun gibi birine ağlayabilirsin sen.
Evar, Ay.’ın önünde kavuşturduğu ellerine uzanıyor. Filmlerden ezberlenmiş tonlamalara sahip bu hareket Ay.’ı tiksindiriyor. Ama bu kızdaki normallik, dışarıyı eve taşımak demek. Ay. dışarı çıkmak istemiyor. Dışarısı ona gelirse hazırlık yapmak için zamanı olacak. Hikâyeyi anlatmaya hazır olduğunda da bütün dünya öğrenmesi gerekeni en doğru şekilde öğrenecek. Mim sorumsuz ama âşık, Se. zayıf ama mütevekkil. Ay. hakkında kimse soru sormaya kalkmayacak.
lleri, üzerine kapanmış diğer çift eli gülümseyerek avuçluyor. Se. kahve teklif ediyor. Evar “Ben yaparım!” diyerek fırlıyor. Ayağına takılan bir atkıyı saygıyla bir kenara koyuyor. Kapıdan çıkarken bir an durup yine beceriksizce takınılmış “endişe-saygı karışımı” ifadesiyle “Se.’nin mi?” diyor. Ay gülümseyerek hafifçe başını sallıyor. Atkı kendisinin. Ama her eşyanın bir hatıra çağırdığı devreyi atlatalı çok oldu. İçinden “Bu kız ahmak” diyor.
Kahveler hazır. Se.’nin odasından ayrılıp üst kattaki salona geçiyorlar. Kimselere bırakmadığı büyük pencere önünde kırmızı kadife koltuk duruyor. Yanında yine kadifeden yeşil, geniş bir puf. Evar kahveleri cam kenarına yerleştirirken Ay. en sevdiğini bırakmaya çabalıyordu.
“Baş ağrısına birebirdir yağmur serinliği.”
Evar, yağmurdan ıslanarak buza kesen cama alnını dayamış Ay.’a gülümsüyor yine.
“Anlıyorum. Müziği kapatayım çok ağrıyorsa başın.”
“Sonra yine açarız.”
“Önemli değil.”
Yine gülümseme. Müzik çalmıyordu. Alt kata, müziğe giden Evar’ın arkasından bakarken böyle düşünüyor. Ay.’a sorsan, bir kalabalık, salonun ortasında bir reality şovun tarafları olmuş birbirini yiyordu. Ya da evi otogarın yanına taşımışlardı. Ya da televizyonda naklen maç yayınlanıyordu. Bu gürültüde müzik seçecek halde değildi. Dikkat kesilince şarkıyı tanıdı:
“Ben on yedi yaşındaydım ve o çok güzel bir yıldı…” Evar gözlerinde belli belirsiz bir parıltıyla dönüyor. (Müziği kesmek gürültüyü kovmaz.-Ay.) Evar ağzını açıyor. Sonra başı minik bir titreyişle sarsılıyor. Kapıyor ağzını. (Bu kız ne kadar da böyle...-Ay.)
Evar: Konuşmak ister misin?
Ay: Konuşacak bir şey yok. Buradayız, güzeliz. Yağmur yağıyor.
Evar: Sen bilirsin. Ama söyleyecek bir şeylerin var gibi. İyi bir dinleyiciyimdir.
Ay: Neden bahsedeyim Evarım? Mim'in manyaklıklarını anlatmamı ister misin? Se.’nin gerzekliklerini? Bu evi az kalsın başıma yıkıyorlardı biliyor musun bunu?
Evar: Mim, Se.’nin nişanlısı mıydı?
Ay: Nişanlıktılar ama nişanlı değildiler. Bir erkek sana ne yaparsa... Kalbin kırılır Evar. Yani unutamamak, affedememek değil, geç bunları. Bir daha hiç... Cümle yarım kalıyor.
Evar: Yani aldatmak falan... Bunlar affedilmez tabii.
Ay: Sana bir şey okutayım.
Se.’nin odasına geçiyor. (Eski odasına demek istiyor.) Odanın köşesindeki küçük ceviz sandıktan bir sürü kâğıt parçası çıkarıyor. Aralarından bir kaçını seçip diğerlerini ayağının burnuyla sandığın altına itiyor.
“Sevgilim Se. Bir sürü günah işledim. Bu on yedinci gün. Muhtemelen mektup sana ulaştığında bir aya varmış olacak oradan ayrıldığım. Her şeyi çok net hatırlıyorum. Arada otostop çekiyorum. Hamallık yaptım bir-iki. Karın doyurmak kolay. Daha ne diyeyim bilmiyorum. Yolda birçok insanla karşılaştım. Hiçbiri babam değil. Ve hiçbirine senden bahsetmedim. Anlıyor musun? Sevgi ve özlemle... Mim.”
Se. mektubu kâğıdın alışkın olduğu katlara bölüyor. Kâğıt böylece dört kat oluyor. Sandığa atıyor zarfla birlikte. Basamakları atlayarak alt kata iniyor.
“Ay. giyin hadi, çıkalım.”
“Ne yazmış?”
“Önemli bir şey yok. Yürüyerek gidiyormuş.”
“Ne zaman geri döneceğini yazmış mı?”
“Dönmeyecek.”
Bir süre bakışıyorlar. Ay. dikkatli ve dik, Se. yorgunluk sarhoşu ve çatlayacak kadar neşeli.
“Hadi, hadi, hadi! Çıkalım.”
Ay. göz temasını kesmekte buluyor çareyi. Se.’nin evden ayrılışını, kapıyı çarpışını dinliyor. Otobüs durağına hoplaya zıplaya yürüyüşü hiçbir şeyi değiştirmez. (Nasıl anlayamaz?-Ay) Pencereyi açmak için sarı koltuğu kenara çekiyor.
“Biraz daha anlayışlı olmak lâzım.” diye bağırıyor Se.’ye gırtlağını da hırpalayarak. Se.’nin dengesini kaybedişi içler acısı. O garip yürüyüşüne verdiği bir anlık ara, her şeyin ritmini bozuyor. Yüzünün, ellerinin, ayaklarının, kıyafetlerinin çarpılışını izliyor Ay.
“Senin de Elif’in var. Aptal! Gerizekâlı!” diye bağırıyor yeniden. Zangırdayarak odanın zamanına dönüyor. Pencereye bakıyor, kapalı. Sarı kadife koltuğa bakıyor, yerinde. Kâğıdı kalemi aranıyor, yeşil pufun üstüne koymuş. Hatırladıklarını yazmaya karar veriyor:
“Se. vardı, ben vardım. Mim manyaklaşmaya başladı.”
Yazmayı bırakıyor. Öfkesini bu kâğıtlara bulaştırması inanılır gibi değil. Elinin altındaki her şeyi yırtmamak, kırmamak, paramparça etmemek için zor tutuyor kendini.
“İnsanlar ne kadar... zayıf!”
Konuşmaya başlıyor.
“Hava güneşliydi. Hepsi kâğıtta yazar. Sabah soğuk olacak sanmıştık. Belki yağmur bile yağardı. Se., her ihtimale karşı yanına bir çanta yapmıştı. Yağmurluk, atkı ve eldiven. Gecelere kadar dolaşıyordu. Nerede ne yaptığını Allah bilir. Yerel seçimlerin olduğu dönem. Ben çıkmadım. Pencereden, işte tam bu oturduğum yerden Se.’nin gidişini izledim. Her yer el ilânı doluydu. Her yer pankart, afiş, parti amblemli balonlar, bayraklar... Her duvarda sana gülümseyen takım elbiseli, bıyıklı bir adam görüyordun. Kiminin gözü kabarmış nemden, kiminin sloganları çocukların gadrine uğramış. Pislikti her yer. Se. çantasını sırtına asıp otobüs durağına gitti. Duraktaki afişlerden birini de o yırttı.”
“Bir daha görmedin mi onu?”
“Görmez olur muyum? Uzun süre buralardaydı. Rutin işleyişe devam ettik. Ta oralardayken bile didiştiler Mim’le. Sergiler gezdik, sonra...”
“Elif de sizinle tabii.”
“Denebilir... Aslında evde de oturduk çok. Mim’in okuldan araklayıp geri de vermediği makineyle film izledik, mısır patlattık, mutfağa kuzine kurduk o kış. Kestane, fındık kavurduk. Ama nerede bir seminer var diye duyduysak koşturmayı da ihmal etmedik. Se.’nin tanımadığım arkadaşları vardı durmadan bizi bir yerlere çağırıyorlardı. Paneldi, oyundu, müzeydi sergiydi… Bütün bir kış can havliyle gezdik şehri. Yoruldum Se.’den. Yordu o kız beni.”
Gülümsüyor. Evar da gülümsüyor.
“Şimdi ben anlamadım. Niye ayrıldı bunlar? Niye hastalandı Se.? Kavga mı var ortada, dargınlık mı var? Elif kim tam olarak? Hiçbir şey anlamadım ki?”
Ay. hikâyenin işçilik kısmına gelmiş. Şimdi kelimeleri seçmeli. Bu kendisini aslında hiç mi hiç ilgilendirmeyen hikâyenin şuursuz figüranı olduğunu işlemeli güzelce. O yokmuş, hiç olmamış gibi davranmalı dinleyiciler.
“Hikâye eski hikâye. Oğlan bir tarafa gitmek ister, kız bir tarafa. Mim doğuya gitti. Geleceğini orada görüyordu. Se.’ninse batıda yapacak çok işi vardı. Mim gitmese o gidecekti zaten. Elif girdi bunların arasına biraz. Elif, Se.nin deli gibi sevdiği ama benim tanışmakla müşerref olamadığım bir arkadaşı. Mim tanıyordu onu. Garip kıskançlıklar, aileler, anlaşmazlıklar girdi araya.”
“Bu nasıl iş, anlamadım ben.”
“Onlar internetten tanıştılar. Uzaktılar zaten birbirlerine. Sonra okuldu işti, buluştular bu şehirde. Sonra da tam ters istikamete koşa koşa... Olay budur.”
“Yani ailesinin yanına mı döndü Mim?”
“Sayılır. Babası bir on sene falan önce ölmüş, artık işlerin başına geçmesi gerektiğine karar verdi. Babasını çok severmiş, hayırlı evlâtlık müessesi, evet.”
Hayır. Gerçek cevap bu. Dışarıdakiler, hikâyenin gerçek kahramanları sırtlarını dönseler de onların yüzünü görebilirler. Bilemeyecekleri gözlerden saklanmışlar değildir. Yetenekleri kadar var olabilirler hikâyeler içinde. İsteyen istediği an sırtını dönebilir. Kuşkusuz bu bilineceklerin sayısını etkileyecektir, ama kader ağlarını örer de bir gün biri masa başı işinde, ya da okulda, ya da egzersiz yaparken, ya da Türkân Şoray filmi izlerken bir şeyler hatırlayacak olursa, nereden devraldığını muhtemelen tam kestiremeyeceği bilişler sökün edecektir kalbine. (Evar onlardan biri değil, emniyetli biri Ay.’a göre) bir hikâyeye sırt çevirmek korkulacak bir şey değil. Ona amansız yakalanmak da öyle. Ay. hepsine hazırlıklı. Hikâyenin en başında buradaydı. Ve son noktayı o koymazsa işlerin karışacağından emin. Herhangi bir detayı görmezden gelme lüksüne sahip değil. Bu yüzden Se.’ye de Mim’e de imreniyor. Onların kendilerini içinde buldukları konfora, sorumsuzluğa gıpta ediyor. Dünyada sevdiği birini kaybederek kaybolmuş başkaları da var. Ama bazı şeylerin anlatmakla anlaşılmayacağını biliyor. Kendisi anlayabilir ki, zaten o da bununla lânetlenmiş; anlamakla. Hiçbir haber, hiçbir hikâye onu savunmasız yakalayamaz. Se.’nin Elif’ten bahsettiği son ana dönüyor. Yüzüne baktığı gibi anlamıştı Se’nin başa belâ olmaya karar verdiğini.
“Sen en iyi arkadaşımsın ama Elif de benim kardeşim. Seninle kurduğumuz bu tatlı yuvayı (hınzır hınzır gülümsüyor Ay.’ı şaşırtarak) terk etmek inan çok üzecek beni. Ama onunla plân yaptık. Eve çıkacağız.” Elif’in hiçbir eve çıkamayacağını biliyor. Elif, en son bir evin enkazının altından çıkarıldı. Sonra da altından çıkamayacağı bir eve gönderildi. Cansız olarak. Hikâyeyi biliyor. (Ölüm onu şaşırtmazdı hiç zaten.) Daha tanıştıkları ilk dakikada cüssesinin altındaki bütün mekanizmalar anlamıştı Se’yi. Se’yi anlamak onu Mim’e götürmüştü. Kısa ve basit bir mantık işleminden sonra (1V1=1, 1V0=1) Mim, sarsılmazlık, ketumluk ve Se’ye meftunluk kelimelerini aynı cümlede kullanabilmişti Ay.
“Anladım” diyor Se'ye. “O mektup mu sebep oldu bu...” Utangaç Se., dağılmış Se., kararlı Se. arasındaki kavgayı izliyor bir süre. Utangaç olanı galip geliyor. “Mim’i çok seviyorum. Ama geri döneceğini söylüyor, bak.”
Mektuba göz atıyor. Son mektup. Tarih işlenmiş. O gün, günlerden pazartesi. Pazartesi ve vakit gece. Yağmur yağıyor yine. Üşütecek, titretecek gibi yağıyor. Mim tırnakları iyiden iyiye kısalmış parmaklarına hohluyor. İçtiği kırk kadar çaydan midesi bulanmış. Kahvehanedekiler evlerine gitmiş. Bulaşıklar bitmiş. Çay kutusuna çay takviye etmesi gerekiyor. Bir de... Neydi? Gazete promosyonu cd’ler patronun oğlu için ayrılacak. Kaybolursa tatava yapar. Kulağının üstündeki kalemi hesap defterinin bulunduğu çekmeceye atıyor. Lavaboya gidiyor. Ellerini son bir kez sabunla yıkamalı yoksa çatlıyor. Aynada bakıyor yüzüne. Tıraşı geleli çok olmuş. Saçlara daha var. Sağ kaşının kenarına dokunuyor. Orada bir ben vardı nereye gitti? Gözlerini kırpıştırıyor. Soluğundan buğulanmış aynayı siliyor koluyla. Ben yok. “Ben yok.” Gülümsüyor. “Ben diye bir şey yoktur.” Kahvenin arka tarafına, bilardo masalarının yanındaki küçük odasına gidiyor. Işığı alelacele yakıp söndürüyor. Odanın yerinde durduğunu bilmek için yakış ve bir şey görmemek için kapayış. Sandalyenin üstündeki kâğıtlardan kazara gördüğü bir kelime karanlıkta yatağına yatmaya çalışırken fosforla duvarlara yazılmış gibi parlıyor: oyun “Oyun diye de bir şey yoktur.” diyor. İki yıldır yolda. Varacak bir yeri yok. Se.’nin sevdiği adamlardan biri “Gerçek yolcu, varacak bir yeri olandır.” demişti. Bunu hatırlaması için birinin bir kâğıda yazıp yere atması ya da kuytu bir yere gizlemesi gerek. Dolayısıyla hatırlamıyor. Belinin ağrısından nefes alamıyor. Sakinlerinin yüzde doksanının romatizmal hastalıkların kurbanı olduğu nemli memleketlerden birinde şimdi. Onun ağrıları yorgunluktan. Bir süre belini sert yatağına bırakmıyor. Alıştıra alıştıra, yavaşça gevşiyor sonra. Dışarıdan rüzgâr sesi geliyor. Beş dakika geçiyor. Dışarıdan hâlâ rüzgâr sesi geliyor. Her şey Se.’nin babasına inandığı gecedeki gibi. Babasını anlattı ona. O da ona Elif’i anlattı. Birbirlerine inandılar. Orada bir babanın ve bir kız kardeşin yaşadığına inandılar. Dışarıdan rüzgâr sesi geliyordu. Mim’in, onu uyardığı, ona yetim dediklerini söylediği beş dakikalık aradan sonra da rüzgâr sesi gelmişti. Gözleri açık. Yorgun gözlerin karanlıkta da parıltılar, kıvılcımlar görmeye devam etmesi... Onları izliyor bir beş dakika daha. Sonra kalkıp el yordamıyla kâğıt kalem buluyor. “Oyun diye bir şey yoktur.” yazıyor kör gibi. Sonra bir başka kâğıda: “Sevgili Se., Bir kahvehanede çalışıyorum. Saat üçe geliyor. Sana yazmaktan vazgeçiremedim kendimi. Baba öldü Se. (öldüyü karalıyor.) Ay.'a selâm söyle. Ona de ki (karalıyor) herşeyi anlayamayacağını söyle ona. Ama sen anlayabilirsin. Gözlerinden öpüyorum. Mim” “Babasıyla kavga mı etmiş? Ben neyi anlayamıyormuşum? Her şeyi anlıyorum ben. Ve anladığıma göre bunlar çok çocukça şeyler.” diyor Ay. Se. dişlerini sıkarak “Elif’le eve çıkacağım.” diyor. “Bu onun son mektubu. Se.’nin buna tepkisi çok garip oldu. Görmezden gelmedi. Ama beni sıkıştırmadı da. Neden öyle bir not düştüğünü sormadı. Ama önemsediğini biliyordum. Babasından vazgeçmesi fena koydu Se.’ye. Elif’e daha çok sarıldı. Şehirden ayrılma plânları kurmaya başladı. Anlıyorsun değil mi? Mim ailesine kabul ettiremedi Se.’yi. Bu arada ben Mim’e durmadan mektup yazıyordum, telkin veriyordum. Birçoğunun ulaşmadığından eminim. Sürekli yer değiştiriyordu.” “Kahven soğudu. Neden babası yüzünden geri dönüyor? Se. yüzünden mi? Ne yazdın sen ona? Anladıysam ne olayım.” Ay.’ın gözü seğiriyor. Kaşlarını çatıyor, gözlerini yumuyor. Gözündeki müstakil nabzın attığını duyuyor yine. “Önemsiz şeyler. Se.’yi bırakıp giderek ne kadar büyük bir salak olduğunu, normal insanlar gibi evlenip çoluk çocuk sahibi olacakları yerde kalkıp böyle garip maceralara atılmalarının ahmaklıktan başka bir şeye işaret etmediğini... Se.’nin aklına karşılık kendisinin de herhalde hafızasının bulandığını... Yoksa niye deli gibi sevdiği bu kızı unutmuş gibi yapacağını... Yani herhangi birinin çıkıp söyleyebileceği şeyleri yazdım. Birbirleriyle ve aileleriyle garip bağlantılar kuruyorlar.” bir soluk veriyor. Gözündeki seğirmenin seyrelmesinden mutlu, gülümsüyor. “Evet, garip ama gerçek.” “Yani şimdi Mim döndü ama Se. yok. Üzücü bir hikâye. Ben sana böyle şeyler yaşatmayacağım hiç korkma. İki kişi arasında kalmak çok zor şey. Hiçbir şey yapamaz insan.” “Yaa, öyle.” diyor dalgın dalgın. İlk kez dikkatini çeken aynaya bakıyor. Aynada Evar yok. Oturduğu kırmızı kadife koltuk yerine sarı bir tane var. Uzun saçlı bir kız, mor halkalı gözlerinin altından caddeyi izliyor. Tırnakları koltuğun kadifesinde dar ve derin yollar açmış, kanırtıp duruyor. Aynadaki kız kendini savurur gibi koltuktan inip dizlerinin üstüne çöküyor. Sigara ve kahveden sararmış dişleri arasına dudaklarını kıstırıyor. Yaklaşıyor aynaya. “Daha önce de olmuştu.” diyor. “İnsan olmak bu demek” diyor. “Hayatta kalmak için feda etmeli.” diyor. Gözlerinin altındaki halkaları izliyor bir süre. Kız yavaş yavaş yere uzanıp kendini sağ yanağı üzerine yığıyor. Saçları dağılıyor, gözleri açık. Parmakları kıpırdıyor. Parmakları kafasını kaşıyor. Kız, arkasındaki kendinden bir tanenin siluetini bozuyor. Arkadaki kız, kırmızı koltukta oturan parlak dişli bir Ay. Yere yığılmış duran kendisini izliyor. Yeni Ay.. “Devam etmek sancılı bir evre.” diyor hem oraya, hem buraya. Sonra buraya gözlerini dikip “Kabuk değiştirmek gibi düşün" diyor eski Ay.’a. "Ama bunu bilmek zorunda değil kimse." Ay. yığıldığı yerden sadece bir kez gözlerini kırpıyor. “Bir hap seni daha büyük yapar, bir hap seni daha küçük." İkisi de fondaki şarkıyı duymaya başlıyorlar. Önünde hâlâ dikilmekte olan Evara bakıyor. Evar konuşuyor: “Müzik açalım mı?” Üçü birden gülümsüyorlar.
Etiketler: aynadaki ay hikaye ölüm şizofreni içedönük beklendik deprem ama senin neden ellerin büyük seni daha iyi sevebilmek için