<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138</id><updated>2012-01-13T03:40:49.426-08:00</updated><category term='SÜT'/><category term='arkham'/><category term='KAHVE'/><category term='johnny freak'/><category term='RÜZGAR'/><category term='aynadaki ay hikaye ölüm şizofreni içedönük beklendik deprem ama senin neden ellerin büyük seni daha iyi sevebilmek için'/><category term='BAUDELAIRE'/><category term='TIRTIL'/><category term='dylan dog'/><title type='text'>kuyudan hakikatler</title><subtitle type='html'></subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>35</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-417260366214807088</id><published>2008-07-17T06:55:00.000-07:00</published><updated>2008-07-17T06:56:57.765-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>bohçacı, bohçanda ne var?&lt;br /&gt;biraz irmik, biraz gül, biraz da panayır var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bohçacı, nereden getirdin, nereden gelmektesin?&lt;br /&gt;arda kalmışların şehrinden geldim. bahçelerden getirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bohçacı, bohçanda bana ait ne var?&lt;br /&gt;ayva tüyleri var, aydedeler var, ceplerin dibindeki son şekerler var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bohçacı, ben ölecek miyim?&lt;br /&gt;sen de öleceksin, ben de öleceğim, herkes de ölecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bohçacı, al beni, kurtar.&lt;br /&gt;bohçamda yerim var, ama ölüm sığacak kadar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-417260366214807088?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/417260366214807088/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=417260366214807088' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/417260366214807088'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/417260366214807088'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/bohac-bohanda-ne-var-biraz-irmik-biraz.html' title=''/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-2351288114605599385</id><published>2008-07-03T15:59:00.000-07:00</published><updated>2008-07-03T16:00:11.637-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='KAHVE'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='SÜT'/><title type='text'>SÜT VE KAHVE</title><content type='html'>Sert sütsüz kahveli uyanışlar peynirli, yumurtalı, acıkalı ekmekli (annesinden) ve tek şekerli sütlü kahvaltılara bırakmış yerini. Gün uyanışla başlıyor. Eskiden uyuyarak başlardı. Başkasının günü, onunki değil. Şimdi başkalarının anlaşmasının altına kendi parmağının izini basmış. Her şey çok başka. Yüzeyde bir çatlak belirecek olsa öğrendiklerinden yorumlayarak oluşturduğu bin bir sıvama malzemesinden renklerine göre bir seçim yapıyor. Eflâtun favorisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir defteri olacakmış. Çünkü başkalarının defterleri onun ellerinde hayat bulmuş. Trajedilerle silme yüklü defterler. Parmak uçlarının ne kadar keskin olabildiğini onlardan öğrenmiş. Kendine karşı yürüttüğü temkin kampanyasının promosyonu alet edevatla evini bezemesi boşa değil. (Çöplerden aşırılmış hepsi. Kırık fincanlar, eski avizeler, modası geçmiş sehpa örtüleri ve kullanılmış sinema biletleri.) Bu sabah tek şekerli sütünü içerken (başlangıçlardan hep ve hâlâ ölesiye ürkerek) “Belki” diyor, “Artık kendime ait bir defterim olmalı. Çünkü başlangıçlar zehirli.” Ağzından kaçan bu cümlenin tehlikesini fark ediyor. Biraz izin versin kendine şimdilik. Eğer tehlike üzerine hücum ederse ilâç odasına gidip bir renk beğenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün yağmurlu. Dışarıya çıksaydı uyacağı bir anne tavsiyesi olmayacaktı. (Atkını al, ince giyin ya da alerji hapların yanında olsun) Bu yüzden yağmura hazırlıksız yakalanmak yağmurun yağmur olma ilkesine tezat canını yakacaktı. “Bazılarının hayatı da böyledir işte.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etti iki. Sesler kulağına yavaşça irtihal ediyor artık. İlâç için erken henüz. Sıkabilir dişini. Şimdi, eskisi gibi olmayan gün ortasına hazırlık yapmalı. Önce biraz okuyacak, not alacak önemli yerleri. Bahardaki sınavlar için bir saatlik günlük çalışma. Ardından çocuk parkına gidip yaprakların yeşerme hazırlıklarını izleyecek. Çocukların yanındaki kadınların anne mi bakıcı mı olduğunu tahmine çalışacak. Sonra çantasından kolay okunmalı polisiye romanlardan birini çıkaracak. Üçe doğru Kıtmir ve sahibi gelecek. Kıtmir bir yaşında beyaz bir kangal. Sahibi de eski komşusu. İki üst katındaki büyük daireden. Şehirde hapis bir hayvancağızın derdine çocuk bahçesine hapsolmuş birilerini ortak edebileceğini bilen sahibi, her gün mesaiye ara verip parka geliyor. Kıtmir deli gibi koşturuyor. Çimlerle savaşıyor, kumu eşeliyor. Banklarda oturanların ayakkabılarının burnunu ısırmaya çalışıyor. Bu kıstırılmış neşesinin sahibini üzdüğünü bilmeden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski günlerde böyle şeyler olmazdı. Eskiden evin içi vardı. Kâğıt gibi ince duvarlardan gecenin bir saati odanın ortasına düşen öksürük nöbetleri vardı. Haftada en az iki kere polis hırsız koşturmacası, bu koşturmadan nüfuz eden yek ayak patırtısı vardı. Kahve biterdi eskiden, gazeteler eskirdi. Yarına yönelik hiçbir neşe dünkü kedere değişilmezdi. Eskiden polenlere alerji yoktu, şimdi var. Eskiden aklım dediği karmaşaya hükmünü hiç geçiremeyen bedeni şimdi kurduğu bu hayatta kararlarını dikkate almaya söz verdiği kurulun seçkin üyesi. Bedeni şimdi işleri kolaylaştırıyor. Hangi sese kulak vereceğini bilmediğinde bedeni ona söylüyor yapması gerekeni. Bunu nasıl olmuştu da akıl edememişti. “Eti yok sayarak acıyı da unuttum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar yeter. Haftalık limite daha bugünden ulaştı kuraldışı cümleler. Bir saatlik ders çalışma süresi biraz bekleyecek. Ecza. Eczaya ihtiyacı var. Ecza Arapçada hem ödül anlamına geliyor, hem ceza. Hem başa gelebilecek en iyi şey, hem en kötü. “Elimizden gelenin tam tamına hak ettiği”. Adalet. Eksikliğiyle boğazda en büyük düğümü o yaratır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlâçların yanına gidiyor. Sıva malzemelerine. Defterlere. Başkalarının hayatına. Eflâtun bugün işini görmez. Eflâtun hikâyenin sahibi bir süredir şehir dışında. Uzaklığa gereksinmiyor şimdi. Bir yanıbaşındalık, biraz kızgınlık… Yok, kızgınlık olmaz. Hırçınlık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mavi defteri alıyor. Kıtmir’in sahibinin iki yıl önce yazlıkta sevgilisiyle çektirdiği bir fotoğraftan kırpılmış kafası, defterin ilk sayfasında. 45. sayfa iyi gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Üç gündür işi bırakma noktasında debeleniyorum. Anladılar elbette. Genel müdür yeni eleman alımının durdurulduğunu bir süre işlerin yoğun olacağını söyledi. Ek iş çıktı başıma. S. sıkıntıdan kıvranıyordu eve gittiğimde. Neyi olduğunu sordum. Günlük şeyler. Bacağının alçısı neden bu hafta alınmıyormuş. Bana sorduğu soruya bak, nereden bileyim. Kilo almış, aynayı elinden bırakmıyor. Saçlarını maviye boyatacakmış. Bak sen.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkılıyor bunlardan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sonunda taşınıyorum. S. Gittiğinden beri kira ve fazlalık odalar boynumda ağırlık olmuştu. Odaların boş oluşlarında değil de var oluşlarında bulmak kabahati, birinin saçma fikirlerinden biri olmalı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hırçınlık iyi geldi. Başkası adına tuttuğu bu günlükler (kendine karşı dürüstlüğünün azmadığı zamanlarda) başkalarının günahlarının bedelini ödetiyor ona. Bir başkasının suçu her zaman en pis, en kabih ama en kolay unutulan ve affedilen. Bir suç kendisinin olmaya başlayınca ne affedebiliyor ne de… İnsan kendi yüzüne tüküremez ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haki defteri alıyor şimdi. Fotoğraf bu kez 27. sayfada. Sadece bir vesikalık aşırabildi defterin sahibinden. Tepesi açılmış sarı saçlar (varlığıyla yokluğu bir) sarı bıyık, mavi çizgili beyaz gömlek, lacivert kravat ve yine lacivert kadife bir ceket.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sayfa bitince ben de susacağım.” 1. sayfa. “Karşı apartmandaki kız bugün bana çöpleri kapıcı yokken kimin döktüğünü sordu. Benim yaptığımı biliyor. Belki onu öldürürüm.” Bu notlardaki kendini sevicilik, şımarıklık canını sıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;101. sayfa: “Karşı apartmandaki kız...”. 13. sayfa: “Yarın karşı apartmandaki kıza…”. 56. sayfa: “Bunu kimse bilemez. Daktilom bile. Karşı apartmandaki kız bile!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;84. sayfa: “Benim susuşum suçluluğumdur. Anlattığım hikâyelerdeki gizli işaretlere aldanmış bin insan bugün kapıma dayansa işaretlerin altındaki körüklere basmış olur en fazla. Ben hiçbir şey yapmadım. Ama herkes yaptığıma inanmayı görev bildi. Pencereden bakıyorum. Notlarımı bu rüzgâra teslim etsem kurgunun dışındaki bir etkene boynumu sunmuş olacağım. Kim anlayabilir bu çaresizlikteki sinsi emelimi. Biliyorum ki başkaları da olacak. Pencerenin altında birikmiş çamurlu sular kaderin öngördüğü talihsizlikse, karşımda dikilmiş kurumlu kurumlu beni izleyen komşu kız, kendi uydurduğu yalanların yanına eklemek için ağzını açıp rüzgârı bekleyecek. Rüzgâr gir içeri de bu kâğıtların yazgısını sana teslim edeyim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki sayfa sonraya, pembe kareli bir kâğıt, üzerinde çamurlu bir ayak iziyle iliştirilmiş. Üzerine el yazısıyla tarih işlenmiş. Daktiloyla not düşülmüş: “Bir yalana inanmaya kastetmekten daha zordur inandıklarının yalan olduğunu bilmek.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadarı yetiyor. Ders çalışmayı geceye erteliyor. Parka gitmek en iyisi. Yağmura yakalanmayacak nasıl olsa. Bu şekilde idare edebilir. “Devam edebilecek miyim?” diye sormuştu eskiden. Zaman cevabını verdi. Devam edebildi öyle ya da böyle. Devam etmekten önemlisi nedir onun cevabı kendisinin sormadığı sorularda saklı. Bütün noktaları birleştirdiğinde oluşan bütünlük uzayda bir yerden ivmesine ivme katmış gelen bir kör kurşunun sunacağı ekmeğe suya tav. Denklem kurmadan yaşanılır mı? Ve hesapların başka ellerce bozulabileceğini bilmeden devam edilebilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi defterini tutmaktan son anda böyle cayıyor. Başkalarının hikâyesi daha bu kadar tazeyken zihninde, kendi yalanlarına bazı asli gerçekler sızabilir. Böyle olmaz. Bu şekilde olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alerji haplarını ve atkısını alıp dışarı çıkıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-2351288114605599385?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/2351288114605599385/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=2351288114605599385' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/2351288114605599385'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/2351288114605599385'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/st-ve-kahve.html' title='SÜT VE KAHVE'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-2525965083280429831</id><published>2008-07-03T15:58:00.000-07:00</published><updated>2011-11-13T11:13:39.448-08:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='TIRTIL'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='RÜZGAR'/><title type='text'>TIRTILLAR RÜZGARINDIR</title><content type='html'>Şiirsellikten uzak bir gün kurmaya hazırlanan gümüş tırtıl broşlu kadın, eski ismiyle odacı, yenisiyle ofisboyu, renklerini detayladığı bu plâna eklemeyi asla akıl etmediği bir finalde sarmalıyor kollarıyla. Şimdi, bizim şimdimiz, plânın kurulduğu saatlerin alacakaranlığını, florasan mahmurluğunu, çanta, cüzdan, saat ve cep telefonu kontrolünü içerdiği gibi, son dakikadaki ofisboy şaşkınlığını keyifle izlediği ve üstündeki bluzün birine sarılmak için tasarlanmadığını –çünkü tam da o anda kol dikişleri sızlamıştı ve sızlanmıştı- anladığı ana da hakim bir noktadadır. Ne ki bu evrenin çekirdeği yalnızca bir broştur. Gümüş ve tırtıl şeklinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlar olurken ve olacakken, gümüş tırtıl broşlu kadının çalıştığı binanın tam karşısında, şehre gelecek ünlü bir katilin sempatizanlarının düzenlediği “şu kadar dolara sınırsız içki”li partiden, beklediğini bulamamış, yorgun ve günün o saatine –öğle üzeri- hiç uygun düşmeksizin üzgün bir partizan, ayrılma kararı alıyor. Kurduğu masalsılıktan yorgun düşmüş partizan, kime oynadığına, ezberinden neyin kaçtığına aldırmaksızın üç numara saçlarından teri döküyor; klâsik, masallara yaraştığını düşündüğü bir sıvazlamayla. Gözleri sütlükahverengi tişörtündeki sarımtrak bira lekelerine takılıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaldırımın kenarına oturmuş bir çakırkeyifin hareketlerine –duyum eşiğinin ve yürüyüş hızının izin verdiği ölçüde- dikkat kesilmiş bir öğrenci, yakasında taşıdığı rozettekiyle çakırkeyifin önünde oturduğu binanın cephesini neredeyse kapamış pankartta yazan ismin aynı olduğunu sezemiyor. Sezemiyor çünkü o, görmeyi ve dokunmayı küçümseyerek kendine bir sezgi yolu yaratmıştı. O dakikadan sonra görebildikleri hepimizi listenin alt sıralarına taşıyacak, -farkında olalım olmayalım, kimin tarafından tutulduğunu bilmediğimiz görenler listesini umursayalım ya da umursamayalım- rekabet şansımızı bitirecek kadar çoğaldı. Ne ki onun görebildikleri yağa, şekere, havaya ve ifrazata dönüşerek bedenini terketti. Sadece zihnindeki –kontrolüne zahmet etmediği- karanlık odalardan birinde, büyüdükten ve annesine benzemeye başladıktan sonra kullanılmak üzere ince bir tortu biriktirdi. Sezgisi, ona sokağı dönmesini, gözden kaybolana kadar içinden onar onar saymasını söyledi. Onu ya dinleyecek, ya da bu tamamiyle kendisine ait yoldaki ilk patikayı yaratacaktı. Bu karar aşamasında beklemesini istedim. Meşe palamudu düşmekten son anda kurtuldu. Kırmızı Citroen’in ön camına bir an yasıyıp geri dönecek, daha sonra kendine başka mecralar arayacak bir avuç gün ışığı, o bir saniyede cama asılı kaldı. Ve partizanın yoklıuğunu farkederek onu aramaya çıkan birinin –kim olduğu konumuz değil- yandaki çıkmaz sokakta ta yutağına kadar çıkan beş altı saat öncesinin karışık pizzası, kıpır kıpırlığını ve ekşiliğini ve fışkırganlığını muhafaza ederek dil kökündeki kabartılarda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Konuşmalılar.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepsi ses kaslarının gerilimini hissedemedi. Yalnızca saygı âbidi öğrenci, duyamadığı, ancak duyumsayabildiği bir öğürtünün gelişini haber aldı. Ayrıca ona göre bazı ağaçlardaki bazı yemişler bir ademkızının nazını çekiyor, evrenle uyumlarının tamamlanması için gereken iştiyak ve aşkı bir kaç satır sonra dillendirmeyi bekliyordu. Yine de karşıdan gelişini gördüğü sırtına siyah kapişonlu bir pelerinimsi geçirmiş haberciyi ciddiye alamadı. Çünkü onu herkes görebiliyordu. Daha doğrusu o, öyle sanıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden ilk konuşan o oldu. Tek kulağına bağıran kemanları* olduğu gibi bırakarak öbür kulağını, rutinden kopmak adına, karşıdan gelmeyen birine verdi. Kendi kendine şunu söylüyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Saatiniz kaç?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son kalan meşe palamudu kendini bıraktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendine patika yaratmakta karar kılmış fakat henüz bunu bilmeyen öğrencinin sesinde bir ademkızının bütün normalleri güzellediği bu soru, aşıkla maşuku, hırsızla mağduru, atehle çömezi alınlarından öpüştürecek bir kontrol noktası hâline gelecek az sonra. İçimizde ışımayan, içimizi de ışıtmayan bu cümleler, saniyede akı-akıveren milyonlarca düşünceden sadece bir kaçını dercetmiş bu cümleler, nasıl bir gün bulacaksa bir kaçımızı ve en olmayacak kişimizin yakasına yapışacaksa belki hiç de haketmediği şekilde, işte bu önemsiz mi önemsiz an, -ki önemsiz an ne demektir?- birilerinin hayatının değiştiği ve sadece birimizin tarihini atmayı sorumluluk bellediği bu an, saat ikiyi ondört geçerken akan anlardan biridir. Ama bununla kalmamakta, mor salkım söğütlerin aynı çocukluğumuzdaki gibi hışıldadığı, dünyanın bir yerinde kimin sultasına girdiklerini artık umursamayan insanların cinayet rekorlarının biçimsiz nesneleri olduğu, fırçasını boya sandığına takırdatmayı bir önceki nesilden miras almayı ihmal etmiş bir boyacının, bir gün arkadaşlarına “Evet, Kürdüm ben, ne var? Kürdüm işte. Ama Türkiye’liyim.” Diye sırıtarak kendi/liğinden barış milâdını yapmış bir boyacının, gırtlağına mahsus nağmeleri kaldırımdan yürüttüğü bir an olmaktadır aynı zamanda. Daha bir çok şey oluyor ve bir çoğunu not düşüyoruz, ama nasıl elimizden gelir hepsini kanımıza karıştıracak cesareti tam da bu kadar şey olurken göstermek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben bunları düşünürken ofisboy çayın bitmiş olduğunu farkediyor. Tam zamanında!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sarımtrak bira lekelerine dalmış gitmiş masalsılığa adalı partizan, gözlerini ayırıyor bu şaşırtıcı görüntüden. Artık hiçbir şey masalsı gelmemeye başlıyor ona. Kaybolduğunu, içinin kuru, bakır bir bakraç gibi, -o küçükken ve evindeyken ve anneannesi sağken ve o inkeleri sağarken ve mutfaklarında hâlâ yayık ayranı, leziz, taze, tuzlu tereyağı varken, bahçe kapısının yanında asılı bakraç gelirdi aklına hep- takırdadığını, parmak uçlarıyla dokunmayı o kadar sevdiği hâlde artık parmağın, ucun, sevmenin, dokunmanın, dokunulacak şeyleri unutmakla bir bir tükeneceğini kurmuştu bin kez. Oysa hiçbiri olmadı. Bu kurtıluş anı onu adamakıllı afallatarak farkettirdi ki bu anın diğer anlardan hiçbir farkı yoktu. Ve o da konuştu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Otobüsümün numarası 2. İki saattir bekliyorum ve hiç geçmedi. Halbuki 500 numara 500 kere geçti. Demek ki buna göre numaralandırıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kurduğu bu cümleler birikintisini sırıtarak izledi. Ayılmaya başlamak için can atıyordu. Başka bir gözle, bilmediği bir lisanla, şimdiye kadar edinmeyi nasıl olup da akıl edemediği binbir türlü plânla, sahneyle, sekansla tanışacağını sezdi. Bu sadece bir sezgiydi, fazlası değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ofisboy, biten çayı tedarik etmediğine hiç yanmadı o an. Çünkü rüzgâr tatlıdan esiyordu ve bunun müsebbibi, adını bilmediği, kırk yıl geçse de bilmeyeceği bir kumaştan biçilmiş bej bluzlü kadının açtığı koridor penceresiydi. Kadın, küt kesimli saçları, topuksuz ayakkabıları, gerilmiş kolları, sol kulağından sarkan tek bir zincirden küpesiyle, binayı dışarıdan bakınca büyük, cam bir dikdörtgenler prizmasına benzeten ve başkaca hiçbir şeye benzetmeyen kırılmaz, ama kırıldımı da hoş, plâstik bir ses çıkaran camlardan birini açmış caddeye bakıyordu. Rüzgâr estikçe saçlarının ucuyla tek zincir küpesi geriye salınıyor, gerilmiş kollarının ucundaki ellerinin parmakları, rüzgâra geçecek yer açmak için tam da bir “beş kardeş” oluyordu. Masal gibiydi kadın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçüncü konuşan da ofisboy oldu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Valla abla, yanlış anlama ama... Masal gibisin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağzına yakıştıramadığı, bir sese kavuşana dek bir kaç duvara toslamış bu cümlenin şokunu atlatmak için pır pır uçarak çıktı koridordan. Çay almaya gitti. Rüzgâr vardı dışarıda, hoş, balık ve yosunun kokuşmuşluğunu zerrece sırtlanmamış, güneşle yanmış çimen kokusunu –hep tezek kokusuna benzetirdi bunu- çıkarmış midesinden denize ve geriye sadece güzel mi güzel şeyler bırakmış ince, tatlı bir rüzgâr.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve o an, cama asılı kalmış bir avuç güneş ışığı –daima bir işe yaramıştır ya, olsun- bir kez daha işe yaradığını bilmenin civelekliği ve neşesiyle kendine başka bir ırmak buldu. O gün gümüş tırtıl broşa hiç dokunamadı ama yörüngesi binir tatlı cevheri hayata döndürecek kadar işbilirdi. Caddenin yeşil ışıkları kırmızıya dönüyor, kırmızılar, “Bir saniye duralım bakalım” diyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve onlar da bu kez yeşeriveriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Partizan “Benim çocukluğumda” diye başlayan cümlelere veda ettiğini sandı. Çünkü tepesinde durduğu hevengi biliyordu da geride bıraktığı hendeği ilk kez görüyordu. Ne çok ekin birikmiş evet. Evet ama... Amma da çok kazmış. Bütün bunlar biraz acayip değil mi? Kazmış, kazmış, kazmış ve en sonunda tırnakları tükenmiş. Hiç seslendiremediği ama içten içe kurduğu “Benim çocukluğumda” cümleleri gün ışığına çıkmadıkça hep bir masalsılığa kurban gidecek. Işığı gördüklerindeyse öyle normal ve formel olacaklar ki, diğer anlardan hiçbir farkı olmayan bir ana bir daha asla sahip olmayacak. Tümüyle sıradan, o kadar ki, ancak “sıradışı bir sıradanlıkta” dersek içindeki kıpırtının mealini biraz vermiş oluruz. Akıl erdiremeyeceği kadar sahip olamadığı, sahibi olunamayacak bir özgürlük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bej bluzlü kadın sırasının geldiğinin farkında. Partizanın ve rozetli öğrencinin de farkında. Onları sıkılmadan dinleyecek kadar mesafeyi açtı. Halbuki bir kaç yıl –ya da bir kaç an- önce olsaydı kelimelere çeviremeyeceği bir yaşanmışlık duygusu, hem kaçırdıklarını birer birer yumrular hâlinde boğazından yuvarlardı, hem de bu kasvete rağmen kulağını, gözünü, sahiplerinin serüvenleri içerisinde yepyeni, pırıl pırıl sayılacak keşifler yerine, içindeki boş vakit geçirme mağarasına dikerdi. O mağara, sarkıtların burnundan pıt pıt damlayan mevsim artıklarıyla, kuytularda birikmiş küçük, vahşi hayvan iskeletleriyle ve duvarlara kazınmış ilkel yazı denemeleriyle ona yüzyıllar vaadetti. Yüzünü bir daha çevirmese o ilkel figürlere yansıyan gölgeleri umursamaksızın yoluna devam edebilirdi. Yüzyıllar. Kulağa ne kadar “çok” geliyor, dudağa ne kadar tatlı... Ama onun –mağaranın değil, kadının- ışıksızlığı göz önüne alındığında, diğer anlardan hiçbir farkı olmayan anlar serisinden başka bir şey değil bu. Böylece o, ayağı kayarak üstüne düştüğü bir cevabın –başka tıynetlerde bambaşka etkiler yaratması ihtimalinin de farkında olarak- ancak uzak bir gezegende geçirilecek bir yaz tatili ardından umut verebileceğini düşünüyor. Bir ışıksızlık ve bir koca cevap. Kadın, bu acayip iki şeyi ne yapsın?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağzını açıyor, konuşacak. Konuşamıyor. “Konuşamıyorum” diyecek, diyemiyor. “Ben” diyecek, “ışık” diyecek, “tırtıl” diyecek, kelebekler ve dut ağaçlarından başlayan, Kuran’da anlatılan cennet bahçelerini andırır nefis manzaralarla devam edecek; ağaç evler, ağaç evlerde oturup sarkıttığı ayaklarını ıslatan sakin çay, çayın içinden geçen minik yaratıklar –böcekler, balıklar, solucanlar, kenarda oynaşan kurbağalar-, uzaklarda bir yerde kendi hâlinde şırıldayan minik şelâle, geceleri karabatak avına çıkanların tüfek sesleri, kış çıkınca odun evlerin varendalarında beliren kürkler... Ve en sonunda şehir anlarıyla son bulacak sözleri; ışıkta bekleyen yüzlerce insanın kırk saniye süreyle hiçbir şey okumadan, yazmadan, yemeden, içmeden, tartışmadan, izlemeden sadece bir tek şeyi, yeşili bekliyor oluşları; denizin ötesine, karşı kıyıya geçerken sallanan köprüye uyumlu zıp zıp zıplayan otobüste, faytona binmiş bayram çocukları gibi koltuklarında hop oturup hop kalkmaları ve yine de buna mütenakız içini sızlatacak kadar üzgünlükleri, yorgunlukları; başlarını dayadıkları camda bilmem kaçıncı rüyalarını görmeleri, kendilerini ifade için binbir tane rozetle, binbir çeşit gülümsemeyle defterini açtıkları idealleri, misyonları, kariyer plânları... Bütün bunları, göğsünden geçerek sırtındaki beyaz perdeye vuran bu çeşit çeşit ışığın altında, gece yatağında tam uykunun derinine dalacakken en az bir kez sıçrayarak uyandıktan sonra bütün biriktirdiklerini bir bir boşalttığını, ağlar gibi, kusar gibi, kanar gibi içindeki projeksiyon işlemine gözlerini dikerek bir bir “herşeyi” anlattığını söylemek istiyor. Hiçbiri gelmiyor dilinin ucuna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysaki konuşmalı. Ben biliyorum ve siz de biliyorsunuz. Kurgu bunu istiyor, rozetli öğrenci, çakırkeyif partizan ve şimdiye dek adını anmadığım, tek kulağı haşarı veletlerce kesilmiş Alman kurdu –sırf onu duyabilmek için çöplükteki eşelenmesine ara verdi- bunu bekliyor. Oysa tek harf geçmiyor içinden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koşarak aşağıya iniyor. Gıygıylayan kemanları** tek kulağında terketmiş, “patika mı anayol mu, anayol mu patika mı” adlı büyük denkleme biraz önce bulaşmış öğrenciyi yakalıyor. Öğrenci onu görüyor ama sezemiyor. Sonra bir an için annesine benziyor, kadının üzerinde bir farklılık, bir gariplik seziyor, ne olduğunu görmeksizin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadının küt saçları feryad ederek “Yok mu Allah rızası için nemli bir rüzgâr?” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ofisboy, ellerinde poşetlerle yolda yürürken koridordan geçmeden çay ocağına gitmenin –ırkına mahsus pratik zekâsıyla- kırk farklı yolunu buluyor. O anda biri kolundan tutup çekiyor onu. Gümüş bir broş boynuna batıyor, tanımadığı kollar sırtında kavuşuyor. Rozetli öğrenciyle ofisboy o an gözgöze geliyorlar. Rozetli patikasından, ofisboy kadının boynundan süzülen parfüm kokusundan memnun, gülümsüyorlar. Partililerden birinin gırtlağına dizilmiş karışık pizza, ekşiliğinin hakkını nihayet veriyor. Dökülüyor arnavut kaldırımı sokağın en dipteki köşesine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadın konuşuyor: ..........&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En sonunda konuşabiliyor. Konuştuğu ses artık onun değil ama olsun, geceleri sırtına vuran bin güneş artık susacak. O güneşi takiben vardığı mağara, artık bin güneşin misafiri binbir gölgenin yüzlerini, yenmiş tırnaklarını açığa çıkaracağı bir genişlik vadedecek. Sarılmak için tasarlanmış uzun, geniş esvaplar, izlemek için değil, içmek için denizler gelecek artından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz bir zamanlar –biliyor musunuz?- deniz suyu içerdik. Bu susuzluğa öykünüş oradan kalmadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*: Fon müziği; Clint Mansell, Hope Overture&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**: Fon müziği; Clint Mansell, Summer Overture&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2 numaralı otobüse çoktan binmiş çakırkeyif, onların bu sarılmalarını, bakışmalarını göremedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer görseydi, cümlesinin sıradanlığına geniş geniş sırıtarak “Şu Allah’ın işine bak” derdi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-2525965083280429831?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/2525965083280429831/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=2525965083280429831' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/2525965083280429831'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/2525965083280429831'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/tirtillar-rzgarindir.html' title='TIRTILLAR RÜZGARINDIR'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-418028969305474872</id><published>2008-07-03T15:57:00.001-07:00</published><updated>2008-07-03T15:58:39.802-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='aynadaki ay hikaye ölüm şizofreni içedönük beklendik deprem ama senin neden ellerin büyük seni daha iyi sevebilmek için'/><title type='text'>AYNADAKİ AY</title><content type='html'>Zil çalıyor. Gelen postacı. Ebadından beklenmeyecek bir ağırlığa sahip paket tutuşturuluyor eline. Se.’nin içinde bir eşya yerinden oynuyor. O piramidyen eşyalar yığınının ağırlık merkezinin kutuda olduğundan habersizken bile bu posta beklenmedik. Bu postacı uğursuz bir haberci.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pakedi açmak için bir süre cesaret biriktiriyor. Ambalâjı yırtıp kutunun kapağını arasından bir kaç parmak geçecek kadar aralıyor. Bir kâğıt parçasına temas ediyor. Parmakları, kâğıtla yetinmeyip eşelemeye devam ediyor. Pürüzsüz yüzeyin pütürlü kenarlarını buluyor kutuda. Açıyor: Bir mask… Kendi yüzü. İçeriden Elif'in seslendiğini duyuyor. Bilmiyor ne zamandır seslendiğini, bilmek istemiyor. Kutuyu kapatıp içeri giriyor. Mevsim bahar. Aylardan mart. Kediler o bebek ağlamasına benzer ürkünç konuşmalarını seyreltmiş. Se.’nin pencerenin önüne bir sandalye çekmeye çabaladığı dakikalarda Ay. kilometrelerce uzaktaki evinde, kapısının önündeki kendi hâlindeki işleyişe dalmış. Beyaz yağlıboyalı giriş kapısının önündeki paspas geceki yağmurdan ıslak. Se.’nin, postacıdan paketi alırken farkına varmadan ıslak kaldırıma bastığı pofuduk terlikleri de ıslak. Terlikleriyle yürüdüğü koridor oval ıslaklıklarla dolu. Odaya, pencere kenarına doğru silikleşen lekeleşmiş ıslaklıklar hiçbir yere varmıyor. Ay pencereye varıyor. Bu kez Se.’nin eski odasına sırtını dönmüş, geceden kalma bütün ıslaklıkları, nemli rüzgârın ağaçlarla didişmeye benzer tatlı çabasını izliyor. Arada bir camın yansısında beyazlığıyla övündüğü dişlerine bakıyor. Alışamadığı kısacık saçlarını çekiştiriyor. Oval ıslaklıklar aklından geçmiyor. Orası sıcak ve kuru; ve orada bir mask var. Ve orada bir kız var. Ve o kız (Se) o maskı, metin ve mütevekkil yüzünün bir kopyası olan o maskı, ellerinde tutuyor. Ay. hepsi hakkında sadece tahminler yürütebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Se.’nin caddesinden o sırada hiç araba geçmiyor. Rüzgâr biraz duruluyor, sonra evin önündeki servinin dallarını -ağacı kendini kamçılayan bir adama benzeterek- savuruyor. Se. dalgın. Se., göremediği bir kilidi el yordamıyla ezberlemeye çalışır gibi.Bütün delikleri, çıkıntıları yokluyor. Elinde bir sürü anahtar varmış da biraz daha uğraşırsa anlayacak hangisi uyar bu kilide.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra kâğıdı alıyor kutudan. “Bugün sandığı karıştırırken buldum. Üzüntüm, üzüntülerin geri geldi. Bu yüzünün komik bir karşılığı değil. Mim sana öyle demişti. Bu maskı sana verirken (ev ödevi olduğunu senden gizlemişti) ‘sana özel’ bu hediyeyi verirken, ‘yüzünün komik bir karşılığı’ demişti. Gülmüştü. Gülmüştüm. Sen gülmemiştin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu sana göndermem mutlu edecek mi seni bilmiyorum. İçimdeki şüphe kendim için yaptığımı söylüyor. Bir adam bir kadını öldürdü. Bir kadın bir adamı öldürdü. Bana söz düşmedi. Ama biliyor musun, ben de oradaydım. Ve çenemi kapalı tutmam, söyleyecek sözüm olmadığı anlamına gelmiyor. Seni çok özledim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kâğıda önce bunlar yazılmıştı. Ama Ay. Daha sonra bu çok şey açık eden notun biraz yüze vurmaya, suçlamaya, siteme, düpedüz dikte etmeye vardığını düşünerek göndermekten vazgeçti ve Se.’nin eline geçen şu notu yazdı: “Evi taşırken bu maskı buldum. Ayrıldıktan sonra aramadın. Telefon numaranı da değiştirmişsin. O yüzden sorma gereği duymadan yolluyorum. Bu, ondan sana bir hatıra. Böyle anlatacağız hikâyeyi.” Ne bir “merhaba”, ne bir “sevgiler”. “Kendine iyi bak” bile takınılmış suskunluğa halel getireceğinden boykot edilmiş. Ay. notu yazarken çok düşündü. Mask elinden çıkana kadar kırk kez yer değiştirdi. Bir yere koyup unutmayı umdu maskı. Beceremedi. Üst kattaki bu odada Se.’nin yüzünün kalıbını çıkarmıştı Mim. Sonra mutfakta binlerce kez kahvaltı ettiler. Ayrılışlarından önceki yaz sırayla aileleri gelmişti o koca eve. Bir ara Mim, okuldan bir projeksiyon makinesi bulmuş uzun bir süre büyük ekran izlemişlerdi filmleri. En mutlu filmlerde ağlardı Se. Herkes ağzı kulaklarına varır çıkarken filmden, yüzünde endişe, kalbinde sıkıntı, huysuz huysuz ayrılırdı onlardan. Bunu da her şeyi anlamlı kılan detaylar arasına ekledi Ay.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ay, Se.'yi anlardı. Mutsuzluklarının sebebine çok yakındı Ay. Mutlulukların, o birden coşup sonra en dibe çakılmaların... Ona hiç söyleyemediği, muhtemelen de söyleyemeyeceği onca analiz, günlüklerde yerini buldu sadece. Se., katlanılmayacak özelliklere sahip biriydi. Ama onsuz edemezdiniz. “Onsuz pekâlâ edebilirdik. Ama o olunca gülünecek bir saçmalık, anlatılacak bir hikâye olurdu. Hiç yalan söyleyemezdi. Birini korumak, bir sırrı saklamak için filân söylese bile öyle inanırdı ki dediklerine, yalan olduğunu bile bile inanmak isterdim. O yalanlardan benim için de söyleyeceğini bilirdim. Yüzünde sarsılmaz bir ifade olurdu ve inan ki o ifadeye sahip olmak için içindeki eşyaların yerini değiştirmeye katlanmak ona göre her şeyden daha zordu. Onu tanımayan biri yalan söylediğini ölse anlamazdı. Yani o artık bir yalan olmazdı. Ama bak, Mim onsuz edemezdi. Belki kendine bir şey ispatlamak için ayrıldı buralardan. Düşünüyorum. Se.’den çok sevebileceği kimse yoktu onun. Ona Se.’den çok ortaklık edebilecek biri yoktur dünyada.” Ay. onu odasında ellerini kavuşturmuş bulan ev arkadaşına anlatıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ev arkadaşı (ona Evar diyor) Evar, telâşı ve çekingenliğiyle öne çıkmış. Yalnızca iki aydır birlikte yaşıyorlar. Ay. onu tanısaydı şöyle derdi: Senin duvarlarını kırmak için Mim gibi biri olmalı. Ancak saygınlığa güveniyorsun. Ezberini bozmamak için durmadan yapışıyorsun saygınlığa. Mim’i takdir ederdin. Herkes gibi. Yalnızca onun gibi birine ağlayabilirsin sen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evar, Ay.’ın önünde kavuşturduğu ellerine uzanıyor. Filmlerden ezberlenmiş tonlamalara sahip bu hareket Ay.’ı tiksindiriyor. Ama bu kızdaki normallik, dışarıyı eve taşımak demek. Ay. dışarı çıkmak istemiyor. Dışarısı ona gelirse hazırlık yapmak için zamanı olacak. Hikâyeyi anlatmaya hazır olduğunda da bütün dünya öğrenmesi gerekeni en doğru şekilde öğrenecek. Mim sorumsuz ama âşık, Se. zayıf ama mütevekkil. Ay. hakkında kimse soru sormaya kalkmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;lleri, üzerine kapanmış diğer çift eli gülümseyerek avuçluyor. Se. kahve teklif ediyor. Evar “Ben yaparım!” diyerek fırlıyor. Ayağına takılan bir atkıyı saygıyla bir kenara koyuyor. Kapıdan çıkarken bir an durup yine beceriksizce takınılmış “endişe-saygı karışımı” ifadesiyle “Se.’nin mi?” diyor. Ay gülümseyerek hafifçe başını sallıyor. Atkı kendisinin. Ama her eşyanın bir hatıra çağırdığı devreyi atlatalı çok oldu. İçinden “Bu kız ahmak” diyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahveler hazır. Se.’nin odasından ayrılıp üst kattaki salona geçiyorlar. Kimselere bırakmadığı büyük pencere önünde kırmızı kadife koltuk duruyor. Yanında yine kadifeden yeşil, geniş bir puf. Evar kahveleri cam kenarına yerleştirirken Ay. en sevdiğini bırakmaya çabalıyordu.&lt;br /&gt;“Baş ağrısına birebirdir yağmur serinliği.”&lt;br /&gt;Evar, yağmurdan ıslanarak buza kesen cama alnını dayamış Ay.’a gülümsüyor yine.&lt;br /&gt;“Anlıyorum. Müziği kapatayım çok ağrıyorsa başın.”&lt;br /&gt;“Sonra yine açarız.”&lt;br /&gt;“Önemli değil.”&lt;br /&gt;Yine gülümseme. Müzik çalmıyordu. Alt kata, müziğe giden Evar’ın arkasından bakarken böyle düşünüyor. Ay.’a sorsan, bir kalabalık, salonun ortasında bir reality şovun tarafları olmuş birbirini yiyordu. Ya da evi otogarın yanına taşımışlardı. Ya da televizyonda naklen maç yayınlanıyordu. Bu gürültüde müzik seçecek halde değildi. Dikkat kesilince şarkıyı tanıdı:&lt;br /&gt;“Ben on yedi yaşındaydım ve o çok güzel bir yıldı…” Evar gözlerinde belli belirsiz bir parıltıyla dönüyor. (Müziği kesmek gürültüyü kovmaz.-Ay.) Evar ağzını açıyor. Sonra başı minik bir titreyişle sarsılıyor. Kapıyor ağzını. (Bu kız ne kadar da böyle...-Ay.)&lt;br /&gt;Evar: Konuşmak ister misin?&lt;br /&gt;Ay: Konuşacak bir şey yok. Buradayız, güzeliz. Yağmur yağıyor.&lt;br /&gt;Evar: Sen bilirsin. Ama söyleyecek bir şeylerin var gibi. İyi bir dinleyiciyimdir.&lt;br /&gt;Ay: Neden bahsedeyim Evarım? Mim'in manyaklıklarını anlatmamı ister misin? Se.’nin gerzekliklerini? Bu evi az kalsın başıma yıkıyorlardı biliyor musun bunu?&lt;br /&gt;Evar: Mim, Se.’nin nişanlısı mıydı?&lt;br /&gt;Ay: Nişanlıktılar ama nişanlı değildiler. Bir erkek sana ne yaparsa... Kalbin kırılır Evar. Yani unutamamak, affedememek değil, geç bunları. Bir daha hiç... Cümle yarım kalıyor.&lt;br /&gt;Evar: Yani aldatmak falan... Bunlar affedilmez tabii.&lt;br /&gt;Ay: Sana bir şey okutayım.&lt;br /&gt;Se.’nin odasına geçiyor. (Eski odasına demek istiyor.) Odanın köşesindeki küçük ceviz sandıktan bir sürü kâğıt parçası çıkarıyor. Aralarından bir kaçını seçip diğerlerini ayağının burnuyla sandığın altına itiyor.&lt;br /&gt;“Sevgilim Se. Bir sürü günah işledim. Bu on yedinci gün. Muhtemelen mektup sana ulaştığında bir aya varmış olacak oradan ayrıldığım. Her şeyi çok net hatırlıyorum. Arada otostop çekiyorum. Hamallık yaptım bir-iki. Karın doyurmak kolay. Daha ne diyeyim bilmiyorum. Yolda birçok insanla karşılaştım. Hiçbiri babam değil. Ve hiçbirine senden bahsetmedim. Anlıyor musun? Sevgi ve özlemle... Mim.”&lt;br /&gt;Se. mektubu kâğıdın alışkın olduğu katlara bölüyor. Kâğıt böylece dört kat oluyor. Sandığa atıyor zarfla birlikte. Basamakları atlayarak alt kata iniyor.&lt;br /&gt;“Ay. giyin hadi, çıkalım.”&lt;br /&gt;“Ne yazmış?”&lt;br /&gt;“Önemli bir şey yok. Yürüyerek gidiyormuş.”&lt;br /&gt;“Ne zaman geri döneceğini yazmış mı?”&lt;br /&gt;“Dönmeyecek.”&lt;br /&gt;Bir süre bakışıyorlar. Ay. dikkatli ve dik, Se. yorgunluk sarhoşu ve çatlayacak kadar neşeli.&lt;br /&gt;“Hadi, hadi, hadi! Çıkalım.”&lt;br /&gt;Ay. göz temasını kesmekte buluyor çareyi. Se.’nin evden ayrılışını, kapıyı çarpışını dinliyor. Otobüs durağına hoplaya zıplaya yürüyüşü hiçbir şeyi değiştirmez. (Nasıl anlayamaz?-Ay) Pencereyi açmak için sarı koltuğu kenara çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biraz daha anlayışlı olmak lâzım.” diye bağırıyor Se.’ye gırtlağını da hırpalayarak. Se.’nin dengesini kaybedişi içler acısı. O garip yürüyüşüne verdiği bir anlık ara, her şeyin ritmini bozuyor. Yüzünün, ellerinin, ayaklarının, kıyafetlerinin çarpılışını izliyor Ay.&lt;br /&gt;“Senin de Elif’in var. Aptal! Gerizekâlı!” diye bağırıyor yeniden. Zangırdayarak odanın zamanına dönüyor. Pencereye bakıyor, kapalı. Sarı kadife koltuğa bakıyor, yerinde. Kâğıdı kalemi aranıyor, yeşil pufun üstüne koymuş. Hatırladıklarını yazmaya karar veriyor:&lt;br /&gt;“Se. vardı, ben vardım. Mim manyaklaşmaya başladı.”&lt;br /&gt;Yazmayı bırakıyor. Öfkesini bu kâğıtlara bulaştırması inanılır gibi değil. Elinin altındaki her şeyi yırtmamak, kırmamak, paramparça etmemek için zor tutuyor kendini.&lt;br /&gt;“İnsanlar ne kadar... zayıf!”&lt;br /&gt;Konuşmaya başlıyor.&lt;br /&gt;“Hava güneşliydi. Hepsi kâğıtta yazar. Sabah soğuk olacak sanmıştık. Belki yağmur bile yağardı. Se., her ihtimale karşı yanına bir çanta yapmıştı. Yağmurluk, atkı ve eldiven. Gecelere kadar dolaşıyordu. Nerede ne yaptığını Allah bilir. Yerel seçimlerin olduğu dönem. Ben çıkmadım. Pencereden, işte tam bu oturduğum yerden Se.’nin gidişini izledim. Her yer el ilânı doluydu. Her yer pankart, afiş, parti amblemli balonlar, bayraklar... Her duvarda sana gülümseyen takım elbiseli, bıyıklı bir adam görüyordun. Kiminin gözü kabarmış nemden, kiminin sloganları çocukların gadrine uğramış. Pislikti her yer. Se. çantasını sırtına asıp otobüs durağına gitti. Duraktaki afişlerden birini de o yırttı.”&lt;br /&gt;“Bir daha görmedin mi onu?”&lt;br /&gt;“Görmez olur muyum? Uzun süre buralardaydı. Rutin işleyişe devam ettik. Ta oralardayken bile didiştiler Mim’le. Sergiler gezdik, sonra...”&lt;br /&gt;“Elif de sizinle tabii.”&lt;br /&gt;“Denebilir... Aslında evde de oturduk çok. Mim’in okuldan araklayıp geri de vermediği makineyle film izledik, mısır patlattık, mutfağa kuzine kurduk o kış. Kestane, fındık kavurduk. Ama nerede bir seminer var diye duyduysak koşturmayı da ihmal etmedik. Se.’nin tanımadığım arkadaşları vardı durmadan bizi bir yerlere çağırıyorlardı. Paneldi, oyundu, müzeydi sergiydi… Bütün bir kış can havliyle gezdik şehri. Yoruldum Se.’den. Yordu o kız beni.”&lt;br /&gt;Gülümsüyor. Evar da gülümsüyor.&lt;br /&gt;“Şimdi ben anlamadım. Niye ayrıldı bunlar? Niye hastalandı Se.? Kavga mı var ortada, dargınlık mı var? Elif kim tam olarak? Hiçbir şey anlamadım ki?”&lt;br /&gt;Ay. hikâyenin işçilik kısmına gelmiş. Şimdi kelimeleri seçmeli. Bu kendisini aslında hiç mi hiç ilgilendirmeyen hikâyenin şuursuz figüranı olduğunu işlemeli güzelce. O yokmuş, hiç olmamış gibi davranmalı dinleyiciler.&lt;br /&gt;“Hikâye eski hikâye. Oğlan bir tarafa gitmek ister, kız bir tarafa. Mim doğuya gitti. Geleceğini orada görüyordu. Se.’ninse batıda yapacak çok işi vardı. Mim gitmese o gidecekti zaten. Elif girdi bunların arasına biraz. Elif, Se.nin deli gibi sevdiği ama benim tanışmakla müşerref olamadığım bir arkadaşı. Mim tanıyordu onu. Garip kıskançlıklar, aileler, anlaşmazlıklar girdi araya.”&lt;br /&gt;“Bu nasıl iş, anlamadım ben.”&lt;br /&gt;“Onlar internetten tanıştılar. Uzaktılar zaten birbirlerine. Sonra okuldu işti, buluştular bu şehirde. Sonra da tam ters istikamete koşa koşa... Olay budur.”&lt;br /&gt;“Yani ailesinin yanına mı döndü Mim?”&lt;br /&gt;“Sayılır. Babası bir on sene falan önce ölmüş, artık işlerin başına geçmesi gerektiğine karar verdi. Babasını çok severmiş, hayırlı evlâtlık müessesi, evet.”&lt;br /&gt;Hayır. Gerçek cevap bu. Dışarıdakiler, hikâyenin gerçek kahramanları sırtlarını dönseler de onların yüzünü görebilirler. Bilemeyecekleri gözlerden saklanmışlar değildir. Yetenekleri kadar var olabilirler hikâyeler içinde. İsteyen istediği an sırtını dönebilir. Kuşkusuz bu bilineceklerin sayısını etkileyecektir, ama kader ağlarını örer de bir gün biri masa başı işinde, ya da okulda, ya da egzersiz yaparken, ya da Türkân Şoray filmi izlerken bir şeyler hatırlayacak olursa, nereden devraldığını muhtemelen tam kestiremeyeceği bilişler sökün edecektir kalbine. (Evar onlardan biri değil, emniyetli biri Ay.’a göre) bir hikâyeye sırt çevirmek korkulacak bir şey değil. Ona amansız yakalanmak da öyle. Ay. hepsine hazırlıklı. Hikâyenin en başında buradaydı. Ve son noktayı o koymazsa işlerin karışacağından emin. Herhangi bir detayı görmezden gelme lüksüne sahip değil. Bu yüzden Se.’ye de Mim’e de imreniyor. Onların kendilerini içinde buldukları konfora, sorumsuzluğa gıpta ediyor. Dünyada sevdiği birini kaybederek kaybolmuş başkaları da var. Ama bazı şeylerin anlatmakla anlaşılmayacağını biliyor. Kendisi anlayabilir ki, zaten o da bununla lânetlenmiş; anlamakla. Hiçbir haber, hiçbir hikâye onu savunmasız yakalayamaz. Se.’nin Elif’ten bahsettiği son ana dönüyor. Yüzüne baktığı gibi anlamıştı Se’nin başa belâ olmaya karar verdiğini.&lt;br /&gt;“Sen en iyi arkadaşımsın ama Elif de benim kardeşim. Seninle kurduğumuz bu tatlı yuvayı (hınzır hınzır gülümsüyor Ay.’ı şaşırtarak) terk etmek inan çok üzecek beni. Ama onunla plân yaptık. Eve çıkacağız.” Elif’in hiçbir eve çıkamayacağını biliyor. Elif, en son bir evin enkazının altından çıkarıldı. Sonra da altından çıkamayacağı bir eve gönderildi. Cansız olarak. Hikâyeyi biliyor. (Ölüm onu şaşırtmazdı hiç zaten.) Daha tanıştıkları ilk dakikada cüssesinin altındaki bütün mekanizmalar anlamıştı Se’yi. Se’yi anlamak onu Mim’e götürmüştü. Kısa ve basit bir mantık işleminden sonra (1V1=1, 1V0=1) Mim, sarsılmazlık, ketumluk ve Se’ye meftunluk kelimelerini aynı cümlede kullanabilmişti Ay.&lt;br /&gt;“Anladım” diyor Se'ye. “O mektup mu sebep oldu bu...” Utangaç Se., dağılmış Se., kararlı Se. arasındaki kavgayı izliyor bir süre. Utangaç olanı galip geliyor. “Mim’i çok seviyorum. Ama geri döneceğini söylüyor, bak.”&lt;br /&gt;Mektuba göz atıyor. Son mektup. Tarih işlenmiş. O gün, günlerden pazartesi. Pazartesi ve vakit gece. Yağmur yağıyor yine. Üşütecek, titretecek gibi yağıyor. Mim tırnakları iyiden iyiye kısalmış parmaklarına hohluyor. İçtiği kırk kadar çaydan midesi bulanmış. Kahvehanedekiler evlerine gitmiş. Bulaşıklar bitmiş. Çay kutusuna çay takviye etmesi gerekiyor. Bir de... Neydi? Gazete promosyonu cd’ler patronun oğlu için ayrılacak. Kaybolursa tatava yapar. Kulağının üstündeki kalemi hesap defterinin bulunduğu çekmeceye atıyor. Lavaboya gidiyor. Ellerini son bir kez sabunla yıkamalı yoksa çatlıyor. Aynada bakıyor yüzüne. Tıraşı geleli çok olmuş. Saçlara daha var. Sağ kaşının kenarına dokunuyor. Orada bir ben vardı nereye gitti? Gözlerini kırpıştırıyor. Soluğundan buğulanmış aynayı siliyor koluyla. Ben yok. “Ben yok.” Gülümsüyor. “Ben diye bir şey yoktur.” Kahvenin arka tarafına, bilardo masalarının yanındaki küçük odasına gidiyor. Işığı alelacele yakıp söndürüyor. Odanın yerinde durduğunu bilmek için yakış ve bir şey görmemek için kapayış. Sandalyenin üstündeki kâğıtlardan kazara gördüğü bir kelime karanlıkta yatağına yatmaya çalışırken fosforla duvarlara yazılmış gibi parlıyor: oyun “Oyun diye de bir şey yoktur.” diyor. İki yıldır yolda. Varacak bir yeri yok. Se.’nin sevdiği adamlardan biri “Gerçek yolcu, varacak bir yeri olandır.” demişti. Bunu hatırlaması için birinin bir kâğıda yazıp yere atması ya da kuytu bir yere gizlemesi gerek. Dolayısıyla hatırlamıyor. Belinin ağrısından nefes alamıyor. Sakinlerinin yüzde doksanının romatizmal hastalıkların kurbanı olduğu nemli memleketlerden birinde şimdi. Onun ağrıları yorgunluktan. Bir süre belini sert yatağına bırakmıyor. Alıştıra alıştıra, yavaşça gevşiyor sonra. Dışarıdan rüzgâr sesi geliyor. Beş dakika geçiyor. Dışarıdan hâlâ rüzgâr sesi geliyor. Her şey Se.’nin babasına inandığı gecedeki gibi. Babasını anlattı ona. O da ona Elif’i anlattı. Birbirlerine inandılar. Orada bir babanın ve bir kız kardeşin yaşadığına inandılar. Dışarıdan rüzgâr sesi geliyordu. Mim’in, onu uyardığı, ona yetim dediklerini söylediği beş dakikalık aradan sonra da rüzgâr sesi gelmişti. Gözleri açık. Yorgun gözlerin karanlıkta da parıltılar, kıvılcımlar görmeye devam etmesi... Onları izliyor bir beş dakika daha. Sonra kalkıp el yordamıyla kâğıt kalem buluyor. “Oyun diye bir şey yoktur.” yazıyor kör gibi. Sonra bir başka kâğıda: “Sevgili Se., Bir kahvehanede çalışıyorum. Saat üçe geliyor. Sana yazmaktan vazgeçiremedim kendimi. Baba öldü Se. (öldüyü karalıyor.) Ay.'a selâm söyle. Ona de ki (karalıyor) herşeyi anlayamayacağını söyle ona. Ama sen anlayabilirsin. Gözlerinden öpüyorum. Mim” “Babasıyla kavga mı etmiş? Ben neyi anlayamıyormuşum? Her şeyi anlıyorum ben. Ve anladığıma göre bunlar çok çocukça şeyler.” diyor Ay. Se. dişlerini sıkarak “Elif’le eve çıkacağım.” diyor. “Bu onun son mektubu. Se.’nin buna tepkisi çok garip oldu. Görmezden gelmedi. Ama beni sıkıştırmadı da. Neden öyle bir not düştüğünü sormadı. Ama önemsediğini biliyordum. Babasından vazgeçmesi fena koydu Se.’ye. Elif’e daha çok sarıldı. Şehirden ayrılma plânları kurmaya başladı. Anlıyorsun değil mi? Mim ailesine kabul ettiremedi Se.’yi. Bu arada ben Mim’e durmadan mektup yazıyordum, telkin veriyordum. Birçoğunun ulaşmadığından eminim. Sürekli yer değiştiriyordu.” “Kahven soğudu. Neden babası yüzünden geri dönüyor? Se. yüzünden mi? Ne yazdın sen ona? Anladıysam ne olayım.” Ay.’ın gözü seğiriyor. Kaşlarını çatıyor, gözlerini yumuyor. Gözündeki müstakil nabzın attığını duyuyor yine. “Önemsiz şeyler. Se.’yi bırakıp giderek ne kadar büyük bir salak olduğunu, normal insanlar gibi evlenip çoluk çocuk sahibi olacakları yerde kalkıp böyle garip maceralara atılmalarının ahmaklıktan başka bir şeye işaret etmediğini... Se.’nin aklına karşılık kendisinin de herhalde hafızasının bulandığını... Yoksa niye deli gibi sevdiği bu kızı unutmuş gibi yapacağını... Yani herhangi birinin çıkıp söyleyebileceği şeyleri yazdım. Birbirleriyle ve aileleriyle garip bağlantılar kuruyorlar.” bir soluk veriyor. Gözündeki seğirmenin seyrelmesinden mutlu, gülümsüyor. “Evet, garip ama gerçek.” “Yani şimdi Mim döndü ama Se. yok. Üzücü bir hikâye. Ben sana böyle şeyler yaşatmayacağım hiç korkma. İki kişi arasında kalmak çok zor şey. Hiçbir şey yapamaz insan.” “Yaa, öyle.” diyor dalgın dalgın. İlk kez dikkatini çeken aynaya bakıyor. Aynada Evar yok. Oturduğu kırmızı kadife koltuk yerine sarı bir tane var. Uzun saçlı bir kız, mor halkalı gözlerinin altından caddeyi izliyor. Tırnakları koltuğun kadifesinde dar ve derin yollar açmış, kanırtıp duruyor. Aynadaki kız kendini savurur gibi koltuktan inip dizlerinin üstüne çöküyor. Sigara ve kahveden sararmış dişleri arasına dudaklarını kıstırıyor. Yaklaşıyor aynaya. “Daha önce de olmuştu.” diyor. “İnsan olmak bu demek” diyor. “Hayatta kalmak için feda etmeli.” diyor. Gözlerinin altındaki halkaları izliyor bir süre. Kız yavaş yavaş yere uzanıp kendini sağ yanağı üzerine yığıyor. Saçları dağılıyor, gözleri açık. Parmakları kıpırdıyor. Parmakları kafasını kaşıyor. Kız, arkasındaki kendinden bir tanenin siluetini bozuyor. Arkadaki kız, kırmızı koltukta oturan parlak dişli bir Ay. Yere yığılmış duran kendisini izliyor. Yeni Ay.. “Devam etmek sancılı bir evre.” diyor hem oraya, hem buraya. Sonra buraya gözlerini dikip “Kabuk değiştirmek gibi düşün" diyor eski Ay.’a. "Ama bunu bilmek zorunda değil kimse." Ay. yığıldığı yerden sadece bir kez gözlerini kırpıyor. “Bir hap seni daha büyük yapar, bir hap seni daha küçük." İkisi de fondaki şarkıyı duymaya başlıyorlar. Önünde hâlâ dikilmekte olan Evara bakıyor. Evar konuşuyor: “Müzik açalım mı?” Üçü birden gülümsüyorlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-418028969305474872?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/418028969305474872/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=418028969305474872' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/418028969305474872'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/418028969305474872'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/aynadaki-ay.html' title='AYNADAKİ AY'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-1365845506372386508</id><published>2008-07-03T15:56:00.001-07:00</published><updated>2008-07-03T15:56:52.198-07:00</updated><title type='text'>YABANCILAR</title><content type='html'>İstemeden kulak misafiri oldum. Dün gece herkes yatmışken birilerini fısır fısır birşeyler söyler görünce yine yenildim içimde bir şeylere. Metrelerce uzunluktaki koridordan kafa kafaya vermiş şekilde yavaşça ayaklarını sürüyerek gittiler. Onlara yabancılar diyorum. Hoşuma gidiyor. Terliklerini sürüdüler.&lt;br /&gt;Peşlerinden gittim. Sonra çok ama çok şaşırarak benden bahsettiklerini duydum. Bunlar buranın en kıdemli iki kişisiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Düşüyor" dedi biri. Öteki çevresine bakındı son anda çektim kafamı. Görmedi. "Biraz daha tedbirli ol" dedi soğuk bir sesle öteki. Bir odaya girdiler.&lt;br /&gt;Kapıya gittim. Kararsızdım. Buralı değilim. Buraya ait de değilim. Bu kapıda ne işim var. Boşver. Kulağımı dayadım kapıya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Raporunu tamamladığına göre artık kim olduğunu söyleyebilirsin.&lt;br /&gt;- Kimse bilmiyor.&lt;br /&gt;- Nasıl kimse bilmez. Böyle birşey daha önce hiç olmadı. Adını da bilmiyor muyuz?&lt;br /&gt;Öteki cevap vermedi. Onu biraz daha fazla tanıyorum. Benden de korkuyor. Bir şey düşünürken ve çok sinirlendiği zaman burnunu yukarı çekip güzel sayılabilecek yüzünü muşmula yemişe çevirir.&lt;br /&gt;- Bilmiyoruz.&lt;br /&gt;- Ama o nasıl... Nasıl bunca şeyi... bilebilir. Adlarımızı…&lt;br /&gt;Buranın en soğukkanlı kişisinin -ki hiç de gözardı edilecek bir şey değildir bu- benden bahsederken bu kadar kontrolsüz davranması hoşuma gitti.&lt;br /&gt;- Düşüyor.&lt;br /&gt;- Ne.. ne demek düşüyor.&lt;br /&gt;Kahkaha atmamak için zor tuttum kendimi. Tıksırdım. Öteki yine duraksadı. Korkuyla beni duymuş olabileceğini düşündüm. Burada kapı dinlemeye yitme cezası verilir. -bilmeyenler için; dışarı bırakılma-&lt;br /&gt;Ama aslında bu ağır ceza yüzünden kimsenin kapı dinlemeyi göze alacağını düşünmez yabancılar. Bu da beni oldukça avantajlı bir konuma getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Düşüyor. Kapıdan içeri düşüyor. Hangi kapıdan olduğunu sorma çünkü bu zaten bir varsayım. Onu uykusunda duydum. Yanlış anlama. Odasından buraya geldi sesleri. Kayboluyor. Unutacak herşeyi. Öyle sanıyorum.&lt;br /&gt;- Bundan emin misin.&lt;br /&gt;Eski kontrolünü kazanmış sesi. Ama bu seste bir tevekkül mü buldum ne.&lt;br /&gt;- Ben sana duyduklarımı söylüyorum. İnanıp inanmamak senin bileceğin iş. Bunların ne kadar gerçek olduğuna da sen karar ver.&lt;br /&gt;- Başka?&lt;br /&gt;- Başka bir şey yok.&lt;br /&gt;- Nasıl yok. Bizim adlarımızı nereden bilebilir.&lt;br /&gt;- Uyuyunca ona söylüyorlar.&lt;br /&gt;- Bu büyük bir saçmalık.&lt;br /&gt;- Kiminle konuşuyordu peki. Uyurken sesin çıkıyorsa biriyle konuşuyorsun demektir. Hem Cuma kapısından hiç çağırılmadı.&lt;br /&gt;- Yani uyuyunca bir yere mi gidiyor. Ya da birisi mi geliyor ona.&lt;br /&gt;- Bilmiyorum onun gibi bir şey olmalı. Belki de Cuma geçidine açılan…&lt;br /&gt;- Rüya.&lt;br /&gt;- Ne?&lt;br /&gt;- Rüya görüyor.&lt;br /&gt;- Şşşş....&lt;br /&gt;Duydu. Bu sefer sesimi duydu. Koşa koşa odama gittim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buraya geldiğimden bu yana onaltı ay geçti. Geldiğimde başımda büyük bir ağrı vardı, ötesinde bir yere geldiğimi de bilmiyordum. Rahatlıkla söyleyebilirim ki kaygısız biriyimdir. Durumun ne olacağı konusunda en ufak bir endişe taşımam. Geleceğe ya da geçmişe yönelik hiçbir düşüncem olmamıştır. Şimdi kütüphanede bu başlarını kitaplara gömerek ipucu toplayan kitap kurtları arasında sıramı bekliyorum. Burada bir gelenek. Her Cuma birisi gelir odanın diğer günlerinde hiç açılmayan kapısından. Cuma kapısı diyorlar. Bizlere kısa ve saçma bir konuşma yapar. (İtiraf ederim şimdiye kadar yapılan bu konuşmalardan hiçbir şey anlamadım.) İçimizden birisi de kapıya gider gözden kaybolur. Döndüğünde gözleri en fazla ne kadar ışıldayabiliyorsa o kadar ışıldamaktadır. Gitmeden önceki korkusuna rağmen hem de. Ben hiç girmedim kapıdan içeri. Üstelik sıranın bir kişiye nasıl geldiğini de bilmiyorum. Ne bir liste var ne de duyuru yapılıyor. Herkes sırasının gelmiş olduğunu anlıyor. Merak ediyorum. Elbette merak ediyorum. Sıranın neden bana bir türlü gelmediği konusuna eğlenceli bir çözüm getirmek için kendimce bir bulmaca yaptım. Bulmaca denebilirse tabi. Bu bir çizelge ve aslında her ne kadar kitaplardan ipucu yakalamaya çalışıyor görünüyorsam da bu eskiden de eski kitabın sayfaları arasındaki çizelgemle vakit geçiriyorum. Kendim yaptım ama mantığını anlatabileceğimi sanmıyorum. Çizelgemde yabancıların adları yaşları ünvanları… ünvanları demeyeyim.. kıdemleri yazılı. Bazılarının salı öğlelerinde ne yediği, bazılarının annelerinin ölüm yaşı, bazılarının iççamaşırında tercih ettiği renk ve bunun gibi şeyler. Her kategorinin kendi içinde bir matematiği var yine bu matematiği nasıl oluşturduğumu açıklamayı becerebileceğimi sanmıyorum. Bir de içeri girdiğimden bu yana kaç defa sıralarının gelmiş olduğu. Bazı katsayılarla çarpıp bölüyorsun. Sonuç bir çıkmalı. (rakamla 1) Bazıları Cuma kapısından yedi sekiz kere çağırılmış. Kimse gergin görünmüyor. Doğrusu onlara gergin görünüyorsun diyerek kocaman bir iltifat etmiş olursunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haftanın en güzel anı bu. Herkes gösteremediği bir korkuyla bekliyor. Ödleri kopuyor başlarına gelecek olanlar yüzünden. Çıngırak sesi duyuldu. Az sonra Cuma kapısı açılacak, biri içeriye (içeri: bu taraf) geçiş yapacak yaptığı salakça konuşmanın ardından da birimizi peşine takıp tekrar geri geçecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütüphanenin dar duvarındaki yeşil boyalı ahşap kapı gıcırdayarak açıldı. İçeriye siyah giyimli biri süzüldü. Salkım saçak, şal, pelerin karışımı kapişonlu giysisinin içinden ellerini bulup kavuşturdu ve konuşmasına başladı. Adam mı kadın mı o bile belli değil. Yüzü zaten görünmüyor. Sanki hiçbirimizi görmüyor duymuyor. Bize bakarken sanki bizim yerlerimizde başkaları oturuyor. Daha farklı kişiler. Sanki başka bir odaya girmiş. Başka duvarlar görüyor. Ve ulvi, ürkünç, bir o kadar huzur verici bir sesle konuşuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O tuhaf sesi ve konuşmasıyla şöyle dedi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Elmalar tombul, armutlar oylumlu, fıstık kötücül, fındık mütevazi. Siyahtan utanır beyaza cilve yapar.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendimi kapının önünde siyah giyimli yabancının ellerine uzanırken buldum. O solgun beyaz ellere dokunmak için canımı vermeye hazırdım. Onun peşi sıra kapıdan içeri girdim. Yarım yamalak (demek sıranın geldiğini böyle anlıyorsun) diye düşündüğümü farkettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçeri girdiğim gibi yabancı yabancı (bu yabancıyı gerçekten tanımıyordum ismini bile bilmiyordum) dumanlaştı. Kütüphaneden kütüphaneye girmiştim yine. Yani o kapıdan geçip nasıl olduysa yine aynı yere girdim. Ama herkes gitmişti. Sadece bir kişi eskiden de eskiye benzer bir kitaba burnunu sokmuş ipucu araştırıyordu. Beni farketmedi. Oysa bütün yabancılar farkeder. Ve mümkün olduğunca uzaklaşırlar. Bunun kılı kıpırdamadı. Yaklaştım. Kendi kendine kikirdiyordu. Bir yaşıma daha girdim. Hiç böyle bir şey görmedim şimdiye kadar burada. Yaklaştım biraz daha. Beni görmemekte inat etti. Kitaba baktım. Içinde bir kağıt var. Bir çizelge, benim çizelgem! Dürttüm kıpırdamadı. Eğilip yüzüne baktım. Şeytan şeytan gülüyor. Bir dakika… Bu benim! Kendimi tekrar kapının önünde buldum. Bordo boyalı bir ahşap kapıydı bu. Kontrolüm dışında kapının koluna uzandı elim. Geri çekmek istiyorum bir şeyler sormak istiyorum yabancı yabancıya ama yapamıyorum. Zorlukla şunu diyebildim: burada bize… uyuşturucu veriyorsunuz. Sanki tekmelediler beni, kapının dışındaydım yine. Arkamı döndüm yeşil boyalı bildiğimiz Cuma kapısı bu. Kütüphanede herkes aynı şekilde duruyor. Herkes bana bakıyor. İştahla merakla şimdi bu sersem kafayla anlatamayacağım ifadelerle sanırım. Kendi yüzümü görmek isterdim. Bu durum; geçişim, dönüşüm burada böyle ayakta durup onlara bakışım hepsi, hepsi komiğime gitti. Kahkahayı koyverdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı notlar almaya karar verdim. Canım sıkıldıkça bunun formatını değiştiriyorum. Bazen canım günlük yazmak istiyor. Bazen mektup. Şimdi o kadar edebiyat yapamam. Bugün Salı ya da Cumartesi olabilir. Çarşambalarla pazarları hep karıştırırım. İkisinin uyandırdığı bezdirici his hep aynıdır. Bu yüzden de Salı ve cumartesileri yaşadığım yarın sıkıntısı birbirine benzer. Kıdemliler bugün bir olağanüstü toplantı yaptılar. Her toplantıya olağanüstü toplantı demek hoşlarına gidiyor. Kendilerini çok sıradan bulduklarını düşündürüyor bu. Ben henüz birinci sınıf barınakçıyım. Neredeyse iki yıl olacak ama bir pirinç boyu ilerleyemedim. Benden sonra kendini burada bulmuş olan onca kişi ikinci hatta üçüncü sınıf oldular ama ben hayır. Mantığını yeterince kavrayamadığım için hala birinci sınıfım. Buradaki aletleri doğru şekilde kullanamıyorum mesela. Odalarda bulunmam gereken zamanlarda bulunamıyorum. Örneğin hayaletli oda. Hayaletli odada bulunma saatleri bir bilgisayarın hesaplayabileceği kusursuzlukla ayarlanmıştır. Herkes günün on dakikasında bu odada bulunur ama kimse orada başkasını görmez. Yani hiç çakışma olmaz. Herkes sorularıyla gider ve cevabını alır. Elbete orası ve oraya götürdükleri sorular hakkında kimseyle konuşmadım ama oda kullanım klavuzunda -kütüphanedeki eğlenceli kitaplardan biri- böyle yazıyor. “odalar şaşılacak derecede mantıklı ve dakiktir.” Tabi sen şaşırmazsan. Yine rahatlıkla söyleyeceğim, bir çok kez saatimi şaşırdım. (şimdi farkettim de şaşırma kelimesini bayağı bir seviyorlar) Girdiğimde başka birisi vardı. Ya da ben oradayken başka biri girdi. Korkuyla ve utançla kaçışmalarını izledim. Böyle durumlarda çok eğleniyorum daima kendi hataları olduğunu zannediyorlar. Bir süre sonra benim nasıl biri olduğumu anlayınca tabii kendilerini suçlamaktan vazgeçtiler. Şimdi kapıya bazı uyarıcılar koymuşlar. Eğer saatim değilse kapıya dokunduğum gibi içimde tuhaf bir soğukluk duyuyorum. Korkunç ve aptalca bir şey. Her defasında daha dikkatli olacağıma söz veriyorum ama hiç işe yaramadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında durum şu. Burası bazen çok sıkıcı ya da eğlenceli olabiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayaletli oda konusunda onyedi tane uyarı aldım.&lt;br /&gt;“rob’un canını sıkmaya çalışmanız hayret verici R. hanım”&lt;br /&gt;rob hayaletli odanın hayaleti. Ve burada adını söyleyen tek kişi. Ondan başka kimse adını açıklamaz. Aslında bir hayalet değil sadece bir danışman. Ona hayalet diyen benim.&lt;br /&gt;“rob’a soru sorarız R. hanım. O da cevap verir. Onu soru sormaya teşvik etmek bunun da ötesinde onu zorlamak şaşırtıcı ölçüde yabani bir hareket”&lt;br /&gt;“rob’a fıkra anlatmak istemeniz çok hoş R. hanım ama o sadece soru dilinde yaşar”.&lt;br /&gt;Gelen uyarılardan bazıları bunlar. Kağıda geçirdiğim bu uyarılara arada bir icazet belgeme bakar gibi bakmak nereden geldiğini bilmediğim bir gururla dolduruyor içimi.&lt;br /&gt;Rob gerçekten de cevap vermekten başka hiçbir şeye kafası çalışmayan bir yabancı. Onu göremezsin. Odaya girdiğin anda karşı duvarda kafanı sokabileceğin büyüklükte kare bir delik görürsen anlarsın ki hayaletli odadasın. Kafanı o deliğe sokarsın ve beyninin içinde rob’la konuşursun. Ondan sadece iki cevap alabildim. Nasılsın rob ve adın ne rob. İkinci sorunun anlamsızlıyla ilgilenmeden efendi efendi sorularımı cevapladı. Sonra ne dediysem, afedersin ne sorduğunu anlamadım bir kez daha farklı şekilde sorar mısın cevabını verdi. Işte rob budur. Muhakkak bir cevap verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası hakkında bilgi sızdırmak tehlikelidir çünkü katlanılmayacak sonuçları var. Ama zaten bu imkansız. Bu da oda tarihçesi kitabında yazıyor. Yani ben bu sonucu çıkardım.&lt;br /&gt;“sayfa 388: içeri, yatay hareketlenmelerle barınmayı getirir. (!) dikey hareketlenmeler yok denecek kadar azdır ve beraberinde devrim olur. Oda mantığında küçük ve kalıcı sapmalar oluşur. (bkz:sayfa 3017)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sayfa 427: Dışarı yönelim iki halde olur: düşme ve itilme. Düşme zamanla bir orantıya sahiptir. Kıdem zincirinin sonudur. Hafıza kaybı vardır. Ama bu bir unutuşu simgeler. Bilinç hatırlayışı dilerse tercih edebilir. İtilme kıdem zinciriyle ilgisizdir. Mekanla bir orantıya ve uyuma sahiptir. Bazı teoriler yerlilik ve yabancılık duruşlarının itilmeye etkisi olduğuna işaret eder. (bkz:sayfa 2251) hafıza kaybı vardır. Kayboluş ve yitme eğilimindedir. Barınakçı “bulunma” anlamını ve anısını yitirir. Odalar hakkında hiçbir şey bilmez ve odaları, odalardaki kendini hatırlamaz”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pazar sabahı oda kapılarında tek sayfalık bir ilan asılıydı. Belki de Çarşamba sabahı. Kıdem bildirisi. Bazı kapılar kağıtları emdi. Dikkat ettim bu kapılar birinci sınıfların kapısıydı. Başarısızlığımın bir başka belgesi. Kapım da benim kadar ilgisiz bir şey. Eşyanın bize öğreteceği şeyler olduğu gibi bizim de eşyaya öğreteceğimiz bir çok şey vardır. Katiyetle inanıyorum. Tırnaklarımı kapının demir aksamına sürttüm. Bundan nefret ediyorum ama kapının da en az benim kadar gıcık olduğunu bilmek yüce bir teselli. Bildirinin altında yeni mavi bir kağıt belirdi. Bildiriyi çektim, mavi kağıtta şöyle yazıyor: suzan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanımdan geçen genç yabancıya seslendim. Bu yeni birinci sınıflardan biri. Geleli henüz onbeşgün oldu. “naber suzan işler nasıl?” koridorda birden bütün sesler kesildi. Adının suzan olduğunu benimle birlikte öğrenen kişi bana yaklaştı. Buz gibi gözlerle konuştu: sorularımızı… biliyorum rob’a sorarız dedim. Kütüphaneye doğru yürüdüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ODA OYUNLARI&lt;br /&gt;PERDE 8&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karakterler:&lt;br /&gt;Kapı&lt;br /&gt;Birinci sınıf barınakçı&lt;br /&gt;Oda&lt;br /&gt;Düşme eğilimli barınakçı (zincirin sonunda)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- genç özdeşler en güzel soruları sormuştur.&lt;br /&gt;- Odalarını da severler.&lt;br /&gt;- Bir odada bulunmanın anlamını çözümleyen bir kompozisyon yazmanı söylemiştim.&lt;br /&gt;- Yazdım.&lt;br /&gt;- Okuyun.&lt;br /&gt;- Doğmak gereksiz bir ayrıntıdır. Doğuma dair her ayrıntı da şaşırtıcı şekilde önemsizdir.&lt;br /&gt;- Şaşırtıcı bir tespit. Devam edin.&lt;br /&gt;- Oda tarihçesine iktibas edilen bir makalenizde yabancılarla ilgili bazı değerlendirmeler buldum.&lt;br /&gt;- Yabancılar? Lütfen devam edin.&lt;br /&gt;- Bu değerlendirmeler üzerine aldığım notlar ve eklediğim yorumlar şunlardır. Odalar doğurgan şablonlardır. Yaşam başındaki ilk eylemimiz olan doğma edilgen eyleminin ardından gerçek kimliğimizi edinmemiz, eylemlere ve kelimelere gerçek anlamlarını sunmamız aslında gerçek şekilde odalar sayesinde oluyor. Aslında onlar ….. mantığıyla varolmuş ya da varedilmiş yaşam alanlarıdır. Bize doğma anlamını kavrattırarak kendi kimliklerini bulurlar. Kuralların çıkış noktalarını keşfe çalışmak, onlarla ilgili ipuçları toplamak bir yokoluş mücadelesidir. Çünkü her barınakçı gerçek vatanını bulmak ister.&lt;br /&gt;(Bu şimdiye kadar duyduğum en açıkyürekli tespit. Zaten genç barınakçı rolündeki yabancı bu son cümleyi söyler söylemez herkesin yüzünde bir kaç kas seyirdi. Bu arada benimle birlikte şahit olunan ve kayda geçirilen bu oyun bozuntusu şey, oda ve barınakçı eğitiminin bir parçası olan eğlence seminerlerinden bir bölüm. Tatsız tuzsuz bir şey, ama içine girmeyi bilirsne çok eğlenebilirsin. Yine de bence bu iki oyuncu bu asi çıkışlarıyla ruhsal terfilerini geciktirdiler)&lt;br /&gt;düşme eğilimli barınakçı -yüzü rol yaptığını bağıraraktan- bir gerginlik emaresi gösterdi. -Yine rol yaptığını bağıraraktan- kuru bir sesle konuştu.&lt;br /&gt;- devam edin.&lt;br /&gt;- Fakat barınakçılar sözün düşünceyi bulandırdığını, yazmanın çok daha faydalı ve kalıcı olduğunu bilirler. Bu nedenle ben de yazmayı uygun gördüm efendim.&lt;br /&gt;Toplulukta herkesin yüzü yumuşadı. Bu yabancılar işlerini biliyor.&lt;br /&gt;- burada gerçek vatana ulaşma metotlarından ya da çıkış sürecini hızlandıran, itiliş ya da düşüten bahsetmeyeceğim. Irdelemek istediğim konu oda mantığında sapmalar ve bu sapmayı oluşturan etkenler. Izninizle.&lt;br /&gt;Cebinden iki anahtar çıkardı. Topluluğun kuru ve sıkı bakışları önünde odanın kapısına gitti. Birinci anahtarı boynuna astı.&lt;br /&gt;- bana yardımcı olabilecek bir arkadaşımı çağırabilir miyim&lt;br /&gt;- elbette.&lt;br /&gt;Bu yabancının gözleri parlıyor. Kendime işte şurada söz veriyorum artık onu ismiyle çağırmayacağım. Yabancı bize döndü gözlerini şöyle bir yarımyamalar gezdirdikten sonra bana baktı. Anahtar elimde duruyordu. Yani anahtar benimmiş aslında.&lt;br /&gt;- şimdi bu kapıyı kilitleyeceğim. Sonra da genç barınakçının anahtarıyla bu kapıyı açmasını isteyeceğim. Bana yardımcı olacak arkadaşın bazı konulardaki başarısızlığını göz önüne alarak ona bir eşyayla uyum testi yapacağımı düşünenleriniz olacağından belirtmeliyim ki böyle bir durum söz konusu değildir.&lt;br /&gt;Kapıya giderek kilitledi. Sıra bana gelmişti. Bu seminerlerde hiç bu kadar eğlenmemiştim. Herkesi bu kadar gergin görmek de keyfime keyif katıyor elbette. Gittim kapıya soktum anahtarı. Açılmıyor. Daha doğrusu açmıyor. Oyuncu anahtarı aldı kilide soktu ve kapı açıldı. Herkesin beni küçümseyerek izlediğinden eminim. Çünkü ne kadar beceriksiz olursanız olsun özel eşyalar sadece sizin dilinizde konuşur. Sizin dediğinizi yapmıyorsa bile hiç olmazsa başkalarının dediğini yapmaz. Benim huysuz anahtarım bana ihanet etti. Işte yabancılara yeni bir mütala konusu.&lt;br /&gt;- bu gibi durumlar bazen görülür. Görülmüştür. Aslında mahremiyet adlı iki ciltlik eserde anlatılan herşeyin temelini oluşturan onyedi numaralı sapmanın hikayesi şöyledir. Eskiden anahtar kullanmazdık. Çok eskiden. Anahtarlara ihtiyacımız olmazdı. Yaşam alanları günümüzdekinden farklıydı. Daha sonra burada yaşamış olan birisi başka bir resmi dil geliştirdi. Bir alt dil. Buna keşif diyebiliriz. Anahtarları ve farklı mesafeleri gündemimize soktu. Ama kısa bir süredir karşı karşıya olduğumuz bir nokta var. anahtarların kafası karıştırılabiliyor. Bu diğer eşyaya da sirayet edebilir herşey mümkün. Şimdilik sadece anahtarla sınırlı. Yine de bu genç barınakçının odasını yalnızca bu anahtar açabilir. Sizin odalarınızın aksine. Sizin odalarınızın böyle bir alışkanlığı yok biliyorsunuz. Yani önümüze yeni bir mütala konusu çıktı: eşyayla kullanıcının arasında bir uyum ve dilin bulunduğu hepimizin malumu. Ama artık az önce de gördüğümüz gibi eşya arası da bir dil oluşabiliyor. Bu da şimdilik kişiye özel bir şey olarak notlarımız arasında yerini alacak. Aramızda bu işi yapan sadece bu anahtarın sahibi kişi.&lt;br /&gt;Herkes bana bakıyor. Başta bunun beni kabullenmek için attıkları bir adım olduğunu sanmıştım. Ama aksine. Hayır hiç de dost canlısı değiller.&lt;br /&gt;- anahtarımı alabilir miyim?&lt;br /&gt;Bu kez onu ismiyle çağırmadım ve gözünde zafer pırıltılarıyla bana baktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;2003'e ait olsa gerektir.. hmm belki 2002 emin değilim.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-1365845506372386508?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/1365845506372386508/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=1365845506372386508' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/1365845506372386508'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/1365845506372386508'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/yabancilar.html' title='YABANCILAR'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-4891163071825096062</id><published>2008-07-03T15:55:00.001-07:00</published><updated>2008-07-03T15:55:22.880-07:00</updated><title type='text'>A-AY</title><content type='html'>"&lt;br /&gt;üzüm şırası. bardağına doldurduğu şey bu. cam kenarına, yalnızca aya açılan saydam duvara gitti. oralara bir yere, artık tarihini kestiremediği bir zamanlarda ilştirdiği tabureyi çekti. aya döndü, şerefe dedi. “salute!”. bir yudum içti. sigaradan aşınmış gırtlağı haykırdı ama bu gereksiz ve önemsiz sayılabilecek acıya şöyle bir bakıp inceden gülümsedi. fazlası değil. tekrar aya döndü. “bu gece dolunay. hakkında bir şey bilmiyorum. ta oralardan kalkıp da bizim işlerimize burnunu sokabilmen gerçekten de hayranlık uyandırıcı. tabii sen, sadece bir yasa uygulayansın, (bardağından çektiği yudumu yutkundu zorlukla) yine de elimden gelmiyor senin bu işlerdeki payını görmezden gelmek. (bardaktaki sıvıyı evirdi çevirdi bir süre. sustu. kaşlarını çattı) her gece aynı şeyleri söylüyorum.&lt;br /&gt;kendinden bıkmış artık. sıkılmış. insanın böyle bir soruna çare bulabileceğine inancını ise çoktan yitirmiş. bu iş nerede başladı bilmiyor. bir gün rüyasında bir şey mi gördü. oryantalist, muhtelif, gerizekalı, deneysel, salsa, anne, reşat nuri güntekin ve diğer bütün o isimlerin kelimelerin içinden bir tercih yapmaya zorlandı da sonunda “ay”da mı karar kıldı? hatırlamıyor. illüzyonseverlerin baştacı mıdır ay? bunu bir milyar kez sordu kendine. elbette geçmişte. çok, çok önceleri.&lt;br /&gt;- sen aysın, ben kimim? ya da daha önce bir sigara içebilir miyim? seninle neden konuşuyorum? bunun bir sonu var mı? ah tabii önce sigara.&lt;br /&gt;cebinden sigara tablasını çıkardı. kibrit çıkardı. çaktı kokuyu dinledi. sigarayı yaktı kokuyu dinledi. herşeyin bir cevabı vardır bence. herşeyin.&lt;br /&gt;ama bu gevezeliklerin bir sonu var mı? bunun da bir cevabı var değil mi?&lt;br /&gt;kapı çaldı.&lt;br /&gt;yerinden sıçraması bir oldu bununla. kimse gelmez. bu saatte değil, bu çirkin yere kimse gelmez. şehirden uzak, köyden uzak, ormandan, denizden, yayladan uzak bu yere kimse gelmez. öyle bir yere dört katlı bir bina dikecek kadar yarım akıllı bir adamı kimse merak bile etmez. böyleyken onun burda oturduğundan haberdar olan da yok elbette. biri kokusunu almadıysa imkânı yok bunun.&lt;br /&gt;- koku mu dedim ben?&lt;br /&gt;ayakta durduğunu farketti. sigaranın sıcaklığı parmaklarını yakabileceği kadar ilerlemiş yukarılara. şaşkınca kapıya doğru bakıyor ve bu kez kendisiyle konuşuyor.&lt;br /&gt;- evet, duydum hatta, koku dedim az önce ben.&lt;br /&gt;“kimdir?” sorusu gereksiz. bir vakit kaybı. çok, çok gereksiz. neden böyle bir soru sorsun ki. yalnızca bir kişi gelebilirse, yalnızca bir kişi akıl edebiliyorsa bunu, kendinin dünyaya gelişi kadar doğal, sıradan, sorgudan sualden beri bir durum bu. düşünmeden kapıyı açması gerektiğini hissediyor. bir yandan da bu soruyu sormanın lüzumsuzluğu hakkında neden bu kadar zaman harcadığını düşünüp aptal aptal gülüyor. bir cevap için soru sormuş olmaması canını hiç sıkmıyor.&lt;br /&gt;kapının önünde durdu. eskilerden hatırladığı bir sorunun önünde duramadı.&lt;br /&gt;- kim o?&lt;br /&gt;- kim olduğumu sanıyorsun.&lt;br /&gt;- bilmem. bir şey sanmıyorum. az önce düşündüm ve bunun üstüne düşünmenin gereksiz olduğuna karar verdim. hatta az kalsın bunun üstüne de düşünmeyecektim.&lt;br /&gt;- seni anlamıyorum.&lt;br /&gt;- ben de üzüm şırası içiyordum.&lt;br /&gt;- neden üzüm şırası içtiğini düşünür müsün peki? yani neden kahve, çay, ıhlamur gibi şeyler içmediğini.&lt;br /&gt;- evet düşünürdüm ama başlarda. çünkü neden içtiğimi biliyordum. cevabı bildiğim için ve o aklımda sakladığım bana güzel şeyler hatırlattığı için sık sık sorardım bunu kendime. şimdi o kadar da ilgimi çekmiyor. hâlâ güzel bir şeyler hatırlatıyor bana ve benim için yeterli. o güne kadar.&lt;br /&gt;- hangi güne?&lt;br /&gt;- işte... o gün canım. sevgilimin bana geleceği gün. bir saniye kimdin sen?&lt;br /&gt;- kim olduğumu sanıyorsun?&lt;br /&gt;- bilmiyorum bir şey sanmıyorum.&lt;br /&gt;- hâlâ mı?&lt;br /&gt;- eh.&lt;br /&gt;- benim kim olduğumu biliyor musun?&lt;br /&gt;- hayır.&lt;br /&gt;- ben kurtadamım.&lt;br /&gt;- tamam da.. kim oluyorsun? yani kurtadam olunca ne olunuyor?&lt;br /&gt;- önce beni içeri al.&lt;br /&gt;- olmaz. birini bekliyorum.&lt;br /&gt;- iyi ya işte. beklediğin benim. zaman kaybettirmesene bize.&lt;br /&gt;- kusura bakma içeri gidiyorum.&lt;br /&gt;kapının önünden geri çekildi bir adım. ses gelmeyince sırtını dönüp cam kenarına ilişti yine. aya bakıp konuştu.&lt;br /&gt;- kitaplar seni anlatıyor ama hiçbiri senin kadar ilginç değil. şıram nerede benim. senin kadar ilginç değil. senin onlara hatırlattıkların bana hatırlattıklarını hatırlatmıyor çünkü. sen başkasın. sevgilimi göndereceksin. kuyuya düşmüşler bile yalnız seni görüyor. kuzey yıldızını değil. en güzel hikâyelerde, inanamamaya mahkûm biçareleri tatsız inkârlara götürmekle de olsa bedeninin bir yarısını yalnızlığına havale etmişsin. yine de bir şeyler bilmek iyi olabilirdi sevgili ay. yaşın, anan, baban.. cinsin. değil mi?&lt;br /&gt;kapı yine vuruldu.&lt;br /&gt;- benim.&lt;br /&gt;- kurtadam?&lt;br /&gt;- evet, elbette.&lt;br /&gt;- ben şıramı içiyordum.&lt;br /&gt;- beni ay gönderdi.&lt;br /&gt;- nasıl? anlamadım.&lt;br /&gt;- beklediğin benim. benim yüzümden konuşuyorsun onunla. beni sana getireceği için konuşuyorsun.&lt;br /&gt;- sen kimsin?&lt;br /&gt;- ben kurtadamım. dolunayda doğarım. kısa bir süre sonra uykuya çekilirim. sana kim olduğunu söyleyecek kişiyim ben.&lt;br /&gt;- bu nasıl olabilir? ne şekilde yani?&lt;br /&gt;- geçen dolunay ve öncekiler boyunca ne yaptığını bilmiyorsun. ben uykuya çekilince hatırlayabildiğin tek şey ay oluyor. al artık içeri beni.&lt;br /&gt;- zamanımı harcıyormuşsun gibi geliyor. öte yandan yine de her sözün oldukça tanıdık. seni içeri almalı mıyım bilmiyorum. öte yandan alırsam seninle ne yapacağımı da bilmiyorum. beklemeyi biliyorum ben sadece. neyse. bana izin ver de artık... gidiyorum.&lt;br /&gt;camın kenarına gidip aya döndü. ağını açıp bir şey söyleyecekti ki kapı vuruldu.&lt;br /&gt;- kim o?&lt;br /&gt;- kim olduğumu sanıyorsun?&lt;br /&gt;- hiçbirşey sanmıyorum. kimsin?&lt;br /&gt;- ben kurtadamım.&lt;br /&gt;- böylelikle?&lt;br /&gt;- beni bulmana izin vereceğim.&lt;br /&gt;- ben-bulmak-bilmem.&lt;br /&gt;- aç artık şu kapıyı. seni yiyeceğim!&lt;br /&gt;- neden?&lt;br /&gt;- doğam bu. sen de beni bekleyecektin. anlaşma böyleydi. ama her seferinde unutuyorsun.&lt;br /&gt;- anlaşma mı? bir söz mü verdim?&lt;br /&gt;- evet. bu kapı eşiğinin iki ayrı tarafınfaydık. dudaklarımdaki kanı sildin ve bir anlaşma önerdin bana.&lt;br /&gt;- devam et.&lt;br /&gt;- ay.&lt;br /&gt;- ay?&lt;br /&gt;- beni içeri alacak mısın? güneş doğmak üzere!&lt;br /&gt;- bir düşüneyim.&lt;br /&gt;elindeki şıraya baktı. evirip çevirdi. cam kenarına giderken kapı vuruldu.&lt;br /&gt;sesinde hafif bir korkuyla sordu:&lt;br /&gt;- kim o?&lt;br /&gt;titreyişlerden anlaşılmaz hale gelen kelimelerle karşılık verdi bir ses.&lt;br /&gt;- kim olduğumu sanıyorsun.&lt;br /&gt;biraz durdu. bir kaç saniye, bir kaç dakika bekledi. kapının arkasında seslerin yavaşladığını duydu. kapıyı açtı. beyaz saçları darmadağın ortayaşlı bir adam buldu. alnı yüzü terlemiş yorgunluktan öleyazan bu yabancıya kuşkuyla baktı.&lt;br /&gt;- kimsiniz?&lt;br /&gt;yabancı aynı soran gözlerle baktı. alnını oğuşturdu.&lt;br /&gt;- hiç kimse. sadece yolunu kaybeden biri.&lt;br /&gt;kız gülümsedi. alaca aydınlık gözlerini kamaştırmıştı.&lt;br /&gt;- üzüm şırası içer misiniz?&lt;br /&gt;"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;o kadar şirin buldum ki burada kendimi dokanmaya yüreğim elvermedi. sen de ikibiniki ben diyeyim bir. duygulandım şu an.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-4891163071825096062?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/4891163071825096062/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=4891163071825096062' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/4891163071825096062'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/4891163071825096062'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/ay.html' title='A-AY'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-2761872496061768596</id><published>2008-07-03T15:53:00.002-07:00</published><updated>2011-10-29T09:36:46.772-07:00</updated><title type='text'>BAKALIM denmiş başlığa e biz de öyle diyelim o halde dostlar</title><content type='html'>gunler sonra yazabilmeye baslamistim. bu benim icin elleri tutmak gibi bir seydi. baska bir seye nasil olsa guc yetirebilecegime inanmiyordum. son okudugum polisiye roman ruyalarima girip tiksindigim hakikatlerle ayni folluga yatiriyordu beni. bu bunaltici etkiden siyrilmanin en pratik yolunun kendimle didismek biraz da kikirdeşmek oldugu tozlu bir raftan goz kirparak seslendi. bu o kadar da kolay olmaz. seratonin serisinden serzon bagisiklik yolunda kosar adim karacigerime ilerliyordu. bu kendini kuran saatin olmayacak saatte otmeye baslamasidir. kendini kuran saatleri severim. icimdeki ilahi hakikatlere her defasinda daha fazla yer acmistir bu. ve bu da o kadar kolay olmamistir hic. damagini yirtan dis, haddini asan tirnak, taslasan kikirdak. kendini her kosula uyum saglamaya kurmus ve fakat yine de istirap yetenegini yitirmemis bunye o kadar kolay teslim olmayacaktir elbet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;buzdolabinin bozuldugu gun dolaptakileri tuketmek icin yemek pisirmeye basladim. kendime geldigimde gece yarisini iki bucuk saat gecmisti. gunun basinda pisirdiklerim nefasetini coktan yitirmeye baslamisti. sicaklar. cekemedigim oyun havalari gibidir sicak. ritmine uymaya zorlar. elde olmadan bir suru figur siralar insan, tiksinerek zorlayarak kendini. ruyamda yine yaylada dolasiyordum. bu mutsuzluk asilayan ruyalardan da nefret ediyordum. olmus anneden cok mideye yumruk oturtan, fena halde ayip ettigimiz kisileri gormeye benzer cunku. karsiligina bir sey koyamayacagim kadar belirsiz ve ruyamsi bu fikirleri ve hisleri anlatmaya calismayacagim. cunku eskilerden beri ter-u taze hatrimda olan bir ustad sozu bazi fikir ya da hislerin kotu kaderleri oldugu yolundadir, hicbir sekilde ifade edilememek gibi. Bu, gururumu ve hirsimi cimdikleyecegi yerde icimdeki hayvani gevis getirmeye yonlendiriyor. "Off" cekerek uyandim. Elimi yeter gibilerinden bir de savurdum. Bu aliskanlik da gecen degil daha onceki yaz, goc patlamasi -iceriye degil hep disariya- yasayan sehrimizde cansiz mankenlerden baska konusacak kimseyi bulamadigim gunlerden kaldi. Adim da dertliye cikti. Herkes olmayacak yerlerde ve zamanlarda oradan ve o andan tamamen kopabilir ve bambaska bir aninin icinde seyir halinde bulabilir kendini. Lakin cogumuz gozunu cikarmiyoruz bu zararsiz ziyaretlerin, gerektiginde lafa kaldigimiz yerden girebiliyoruz. ve cogunlukla durduk yerde "off" deyip burusturmuyoruz yuzumuzu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yemeklerin cogu hala yenebilir durumdaydi. "dolapta 8 saat beklettikten sonra sicak sosu dokup servise sununuz. afiyet olsun" tatlilarindan birini ertesi gune biraktigimdan ufak bir isim var disari cikiyorum a davrandim. antrede hazir bekliyordu. merdivenleri silen kadina kolay gelsin dedim. agir camasir suyu kokusunu hazla soluyarak markete sut almaya gittim. kadinin etegine sikistirdigi radyodan bir marmara turkusu geliyordu : estireyim mi estireyim mi yavrum sana fistan kestireyim mi? bak onu hatirliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yelpaze, yarim kiloluk sut, bir kilo cilek ve kremsantiyi kasiyerin onundeki deveran eden banta koydugumda arkamdan gelecek bir sese tamamen hazirliksiz oldugumu dusunuyordum. en olmayacak ihtimale hazirlikliyken en pasa ihtimale karsi savunmasizlik beni cileden cikardi. parayi odeyip bilgisayarin basinda dogru cumleyi aramaya koyuldum. bilmiyorum kadin merdivenleri silmeyi bitirmis miydi ve radyoda hangi turku caliyordu simdi. Bir “orasını hatırlamıyorum” durumu. Planim bir kac paragraf yazip tatlinin sosunu yapmak, konu komsuya dagitmak boylece annemi ozlemeyi baska bir tarihe ertelemeyi basarabilmekti. gece yaylali ruyada bulmak istemiyordum kendimi. incir agacinin tepesinde ne inebildigim ne incir yiyebildigim ne de birilerine beni indirmeleri icin seslenmeyi becerebildigim bi ruya daha istemiyordum. cocuklugumda da boyle seyler olmustu ve birileri imdada yetismisti ama bu deli ruyalar sicagi unuturmaya vakif ise de ezberlettigi sikintiyi baska kisveler altinda burnuma dayayabiliyordu. ucuncu paragrafta kaybolan cakmaklar ve sehir degistirmek zorunda kalan ikiz ruhlu birileriyle ilgili sozler gordum. bunun da cani ancak gunluk olmaya yetecekti. saate baktim, ikindi olmak uzere. polisiye romani unuttum. aklima marketteki adam geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hangi sutu sececegime karar vermeye calisirken birinin arkamda dikildigini ve hizli hizli soludugunu duymustum. -evet dikildigini de duydum- yan gozle bakmayi kesip urkmus gibi dondum arkami. adamin sag eli havadaydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;reyonda bizden baska kimse yoktu ama bunu biri konusursa susturmak icin yapmadigini biliyordum. sag el havada ve gozleri sola donmus. hani iki tarafi da kontrol mu ediyor?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;span style="font-style:italic;"&gt;yıl ikibin dört imiş. ve ben o zaman da sıcaklardan bayar imişim. nasip.&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-2761872496061768596?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/2761872496061768596/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=2761872496061768596' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/2761872496061768596'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/2761872496061768596'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/bakalim-denmi-bala-e-biz-de-yle-diyelim.html' title='BAKALIM denmiş başlığa e biz de öyle diyelim o halde dostlar'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-4675915054785295020</id><published>2008-07-03T15:53:00.001-07:00</published><updated>2008-07-03T15:53:14.508-07:00</updated><title type='text'>NAZİRE - ADALET AĞAOĞLU</title><content type='html'>“Onlara hiç benzemiyorum. Beni nasıl...”&lt;br /&gt;Susuyor. Duvarlardan gelen cevapların uygunluğunu yokluyor. Başka bir yerde başka şeyleri görür gibi sakince izliyor verilen cevapları.&lt;br /&gt;Kımıldandı. Soğuğun onu öldürebileceğine inanmaya başladım.&lt;br /&gt;“Hiç benzemiyorum onlara. Onlardaki yeteneğin zerresi yok bende. Aralarında yaşamam imkânsız. Yine de bana inanabilmene şaşırıyorum. Aslında şaşıramayacak kadar zayıfım. Bu soğuk beni öldürüyor.”&lt;br /&gt;Üç gün önce buradaydım. Etraf karanlıktı. Pencereden sızan cılız ışığın peşindeydim sadece. O günkü elbiseler var üzerinde. Ciğerlerine dolan havayı böylesine ıstırapla verişi neden?&lt;br /&gt;Isınmak için üzerine bir sürü eşya yığmış. Titreyişleri yığının altından kendini gösteriyor. Kenarına kıvrıldığı pencerenin camları buğu yapmış. Etrafına yaydığı soğuk dalganın tesiri bana ulaşamadan pencerenin camında bir anlığına hayat bulup ölüyor.&lt;br /&gt;Soluğunun ritmi tekrar bozuldu.&lt;br /&gt;Üzerime diktiği gözlerinde başkasını görüyorum, kendimi değil.&lt;br /&gt;Yine de üç gün önceki ölü bakışlardan iyidir. O, bir şey isteyebilmek için bile yalvarabilecek ölü bakışlar. Koridordan kapıya doğru yürüyüp gidecekmiş gibi yapıyorum, nefes seslerini duyabilmek için; hayır, duyulmuyor. Sanki çok uzağa gidersem yaşadığından emin olacağım da, yakınında durdukça ölümüne yardım edeceğim, hiç tanımadığı bir yabancı olarak. Kıkırdıyor. Orda olduğumu bildiğini, benden korktuğunu gösteriyor bu. Odaya döndüm. Geri geldiğime dair hiçbir şey yok. Buraya bir şeyleri değiştirmek için geldiğimi hatırladım. Düşünemiyorum. Sessizce söyleniyor: “Onlar gibi değilim”. Yavaşça diğer elini sıvazlayan eli, yapacak bir şeyim olmadığını, geldiğim yere geri dönmemi telkin ediyor bana.&lt;br /&gt;“Beni kurtarmaya gelenler hüsranla döndüler yuvalarına, malesef.”&lt;br /&gt;Daha önce de mi? O cılız ışığı benden önce gören olmuş muydu?&lt;br /&gt;Mümkün mü bu?&lt;br /&gt;Şimdi soluğuna yetmeyen kudreti, korkularımı ifşa etseydim ölümcülleşirdi aniden. Hem de sadece benim için.&lt;br /&gt;Kemiklerinin her birini acıtarak –yüzünde göremezdiniz bunu- yatağında kıpırdamaya çalışıyor umutsuzca; alnındaki ter damlalarının farkında değil. O plânları yaparken kendimde miydim ben, aklım neredeydi benim? Şaşıp kaldım.&lt;br /&gt;Artık kalbimden gelen bir çağrıya ayak uydurabilirim sadece.&lt;br /&gt;Korku. Kokusunu alabildiğim tek şey.&lt;br /&gt;O cılız ışığın peşinden giderken de ayaklarıma güç veren şey korkuydu.&lt;br /&gt;Zorlanmadan açtığım kapı bile bir yandan çağırıp bir yandan boşvermemi salık veriyordu. Korku, mukavemetle cezbolmayı bitiştirir birbirine.&lt;br /&gt;“Bana sadece üşümeyi ve yürümeyi ilham eden bu ışık size mi ait?”&lt;br /&gt;Bu saçmalıkta bir cümle kurabildiğime inanamamıştım. Yine de kalbim, üzülmememi, sessizliği bozmuş olmamın şimdilik yeteceğini fısıldamıştı bana.&lt;br /&gt;Elleri seyiriyordu.&lt;br /&gt;Emin olduğum bir şey vardı yine de; hissedemediğim bir soğuk. Soğuğu anıştıranın içimdeki korku olduğunu, ceplerimdeki hazinenin bir kısmını burada bırakmam gerektiğini sızlanmadan kabullendim. –Peki hâlâ kabullenemediğim nedir?-&lt;br /&gt;Mum ışığına yürüdüm. Uzaklara –bana- kadar şarkısını uzatmış bu zayıf ışık, soğuğa açılan muhtemel geçitler yaratacaktı.&lt;br /&gt;Daha önce kimbilir kaç kez gördüm bu pencereyi. Kaç kez aklımdan geçirdim bu odanın sahibini. Sadece bakıp geçmişim, üzerine düşünmeden. İşte bu binlerce geçişin sonunda, kendimi bir ışığın peşinden gider, bir soğuktan sakınır buldum. Kör gibi geçişlerim aradığım kişinin hissizliğine tekabül etti. O gece, karanlığı yadırgamadan nasıl atabildiysem kendimi sokağa, öyle önüne düştüm doğru ışığın. Diğerlerinin içinden süzüldü, seçti beni, çağırdı önce, sonra sahibin sözünü dinleyip, nereyi ısıtacak, aydınlatacaksa orada ölümünü beklemeye koyuldu, bir daha beni düşünmeyerek.&lt;br /&gt;“Bu ışık size mi ait?”. Saçmaladığımı düşünüyordum.&lt;br /&gt;Sesimin nereden geldiğini araştırıyordu. Sessizlik... İçimdeki korkunun artık neye benzediğini bile bilmiyordum.&lt;br /&gt;Tavana bakıyor.&lt;br /&gt;Gözlerini sabit tutmaya çalışıyor, seyiren ellerini yatağa bastırıyor, tavana bakıyor, arada bir hafifçe dudaklarını aralıyor, sonra tekrar kayıyor gözleri. Sonunda mücadeleden yorgun, yavaşça bırakıyor başını: “Onlara hiç benzemiyorum.”&lt;br /&gt;“Başkaları da mı geldi?” dedim.&lt;br /&gt;“Tabii.”&lt;br /&gt;Işığa çeviriyor gözlerini zorla.&lt;br /&gt;“Anlamıyorum, neden bu ışık geçmişinizi çağırıyor?”&lt;br /&gt;“Nasıl?” diyebiliyorum.&lt;br /&gt;Sesim ulaşamıyor ona. Dudaklarıma bakarak konuştuğuma hükmediyor. Gülümsüyor. Bana körlüğü aşılayanın tebessümü olduğunu anlıyorum. Binlerce geçişe bin çeşit tebessüm. Pencerenin buğusu, sabah seslerinden başka bir şeye geçit vermiyor. Toplanan çöpleri, dik bakışlı kargaları, servise çıkmış kapıcıları, mahmur bakışlı okulluları hayal etmeye çalıştım.&lt;br /&gt;Şimdi, beni neden duyamadığını, ona bir şeyler hatırlattığımı ama yine de hiçbir şey anlatamadığımı bilmekle birlikte, aynı ihtiyacın karşıt muhtaçları olduğumuzu anlıyorum. Yavaşça ekşiyor yüzüm, nasıl da farkındayım. Acı veren haklı çıkış. Yerinden kıpırdamaya neden gerek duysunki, apaçık herşey.&lt;br /&gt;“Beni kurtarmaya gelenlerden bahsetmiştim, hüsranla dönenler, hatırladın mı?” diye hırıldıyor.&lt;br /&gt;“Bu ışığı kimsenin göreceğini sanmıyorum benden başka.” diyorum.&lt;br /&gt;Hiç beğenmiyorum bu kaygan sesimi. Oysa sesimi duymuyor bile.&lt;br /&gt;Faydasızlığımı kafama vura vura öğretmeye çalışıyor sanki.&lt;br /&gt;Alev bir salınarak savurdu bizi. Aynı anda, sözleşmiş gibi solgun ışığa karşı nefesimizi tuttuk.&lt;br /&gt;Yine dudaklarını aralamaya çalıştı. Soğuğa bir öfke dalgasının karıştığını hissettim; yakmayan, donduran, hissizleştiren, bir türlü duyularımla kavrayamadığım...&lt;br /&gt;“Onlar da geldiler. Getirdiklerinden fazlasıyla ayrıldılar.”&lt;br /&gt;Tavana bakıyor. Değil ne düşündüğünü, yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyorum. Ancak soluk verirken yüzünden geçen acı, hâlâ hayatta olduğunu müjdeliyor bana.&lt;br /&gt;“Tek merak ettikleri ne kadar ileri gidebileceğimdi. Koşuyu ne kadar uzun tutacağım, cesaretimi ne kadar daha yüzlerinde hissedecekleri.”&lt;br /&gt;Dediklerinden hiçbir şey anlayamayışımı, neden burada olduğumu bilmeyişime bağlayarak görmezden gelebilirim ama bu, gerçeğin açık ettiklerinden mahrumiyet anlamına gelmez mi? Ne istediğimi bile bilmiyorum.&lt;br /&gt;“Bana yardım et” dedi hırıltıyla. “Yapabiliyorsan yap şunu.”&lt;br /&gt;Hissedemediğim soğuk usulca yanıma yerleşti. Varlığına inandığım ama duymayı reddettiğim o keskin soğuk, birden bir eşiği aştı ve gözlerime baktı. Önce ne yapacağımı bilemedim. Diğerlerinin kaçış nedenlerini az sonra acıklı bir şekilde öğreneceğimi sezdim. Burnum kanıyor. Üzerimde ince bir kan ırmağı... İrileşmiş gözlerim, farkındayım, ama aksi gelmiyor elimden.&lt;br /&gt;“İnanç silâhtır” diyerek gülümsüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işık tekrar aramıza geçti. Bu bir duvar.&lt;br /&gt;“Bir öncekinin gitmesi epeyi kısa sürmüştü. On dakika. Belki de beş dakika. Bilemiyorum daha da kısa olabilir. Bu pek de önemli değil. Her gelenle soğuğun farkına tekrar varmam, unuttuğun bir günah nasıl azap veriyorsa yıllar sonra bile, öyle deşmesi tekrar ayazın... İşte benim için önemli bir şey varsa budur. Başkasını düşünmeme fırsat kalmıyor. Benim sınavım böyle kısır bir döngüye mahkum: Neden geliyorlar? Neden gidiyorlar? Neden soğuk? Neden üşüyorum? Neden üşümüyorlar? Ne zaman biri gelecek? Ve nihayet, ne zaman gidecek? Bu soruların önceden çalışılmış cevapları var. Yine de çok zamansız... Zamansız geliyorlar. Anlıyor musun?”&lt;br /&gt;Sustu. Hâlâ burnumdan akan koyu kırmızı sıvıya bakıyorum. Bu acayipliğin onun başının altından çıktığını düşünüyordum.&lt;br /&gt;“Neden geldiler buraya?”&lt;br /&gt;“Başka yere gidemezlerdi de ondan. Kendine bak bir. Bir düşün. Sen biliyorsun bunu bence. Herkes bir öncekinden habersiz, hepsinin gözleri ışıldıyor. Sonra bir öncekinin de pişmanlığını ve günahını devralarak buradan kendilerine dahi hissettirmeden kaçıyorlar. Hangimiz diğerimize işkence ediyoruz bilemiyorum, bunca zamandır biriktirdiğim altın kurallara rağmen.”&lt;br /&gt;Ne olursa olsun, çektiğim bu tanımlanamayacak ıstıraba rağmen doğru olanı yapmak istiyorum.&lt;br /&gt;Doğru olanı bulmak için türlü yollar denedim ama, çareye, geçmişimdeki acı hatıralardan daha fazla benzeyen çıkmadı. Belirsiz ve can yakan... o zaman ne yapmıştım diye hatırlamaya çalışıyorum. Bildiğim tek şey öncekilerin yapamadıklarına cesaret etmem gerektiği.&lt;br /&gt;“Ne yapmam gerektiğini bilmeye ihtiyacım var.” dedim.&lt;br /&gt;“Yapılmayanı yapmak istiyorsun ama karşılığında ölesiye üşüyeceğini -ve o kadar ki bir türlü ölemeyeceğini- biliyor musun?&lt;br /&gt;Soru sormuyor.&lt;br /&gt;Yalvarıyor.&lt;br /&gt;“Çok önceleri, ben gafilken, ‘daha fazla hissetmek’ derken, önüme türlü ihtimaller çıkarılmıştı. Hiçbirini umursamadım, sadece daha fazla hissetmek...”&lt;br /&gt;Yanına yaklaşıyorum, sırtımdaki hissedebildiğim her lif geriliyor.&lt;br /&gt;“Burada kalmak istiyorum.”&lt;br /&gt;Işık tekrar titreyip geriye taşıyor beni. En karanlık gecede kendimi sokağa atışımı... Sonra bir anda ensemden çekip cılız ışıklı harabe bir binanın önünde bırakışını hatırlatıyor. Defalarca önünden geçip gittiğim, pencerelerini belli belirsiz bir zevkle seyrettiğim bu evin, bana ilk defa bir anahtar olabileceğini... Korkunun önce sakındıran yüzünü göstermesini... Ve sonra da, kendimi farkettiğim dakikadan beri benimle olduğunu bildiğim cezbeden yüzünü kalbime teşhir edip, yukarı çıkmam gerektiğini fısıldadığını hatırlatıyor. Bir saniyeden kısa bir süre dünyanın öteki tarafına bakıp düşünmüştüm. Bu binadan başka değerli bir şey kalıp kalmadığını, zaman kaybetmeden iyice bir tartmıştım. Ama cılız ışık bir an titredi ve yine oyuna kattı beni.&lt;br /&gt;“Hep burada mı olacaksın?&lt;br /&gt;“Başka bir seçeneğim olduğunda...”. Yarıda bırakıyor.&lt;br /&gt;Işığın aramızda durup sırasını savmasını bekliyorum.&lt;br /&gt;“En başta da seçenekler vardı sözde. Ama... Ben... Gözüm görmüyordu onları. Bir tek şey: Daha fazlası. Hissettiğimden daha fazlasına gücüm yetecek. Böyle düşünüyordum, sahi. İstediğimi de tercih ettiğim sundu bana. Bir daha eskisi gibi olmamak... Tercih.”&lt;br /&gt;“Bu ışık beni sürüklüyordu buraya. Nasıl olabildiğini bilmiyorum ama...”&lt;br /&gt;Duruluyor. “Ya,” diyor, ciddi ciddi. “Sürüklüyor.”&lt;br /&gt;“Sürüklüyor.” Hırıldıyorum. “Gözümün görmediği başka ihtimaller de var, işte.”&lt;br /&gt;“Üşümeye öykünmeme sebep içimdeki korkuydu ve bunu sızlanmadan kabullenmem, ceplerimi boşaltmam gerekiyordu.”&lt;br /&gt;“Biriktirdiğin hazinenin bir kısmı.”&lt;br /&gt;Soluk verişi daha acısızlaşıyor gittikçe.&lt;br /&gt;Üşüyorum.&lt;br /&gt;“Bu hiç kolay olmuyor. Birinin yükünü sırtlanmak, onun acısına ortaklık...Bilmiyordum belki, ama kendime verdiğim ilk ders bu oldu; biri yükümü hafifletebilir. Haketmek... Hakedilmek. Ortaklık.”&lt;br /&gt;Teninin rengi yerine geliyor.&lt;br /&gt;Üşüyorum.&lt;br /&gt;“Şimdi” diyorum. “Doğruyu yaptığımı biliyorum.”&lt;br /&gt;“Sadece kendin için yapıyorsun bunu” diyor.&lt;br /&gt;“Senin için de.”&lt;br /&gt;İtiraza gerek duymuyor, ittiriyor üzerindeki yığını.&lt;br /&gt;Mumun alevi gözlerimizi irileştirecek kadar zayıflıyor, hâlâ ağlatacak kadar temkinli davranışları.&lt;br /&gt;“Hava aydınlanıyor.”&lt;br /&gt;“Evet.”&lt;br /&gt;Belki de gücünü yettirip ayağa kalkabildiği ilk gün bu. Hafifçe esnetiyor kemiklerini.&lt;br /&gt;Burnumdan başlayan uyuşma, ince, keskin bir nefes gibi ayakuçlarıma yürüyor.&lt;br /&gt;Korkuyla ilk yüzyüze gelişim bu, kendi korkumla.&lt;br /&gt;Bir kuş sesi geliyor.&lt;br /&gt;Bakışlarımı sabitlemeyi beceremiyorum artık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işık söndü. Bakıştık. Birbirimize aynı oranda minnet, hayranlık ve kızgınlık yönelttik, çekincesiz. Her şey olacağına varıyordu.&lt;br /&gt;Son günlerde ve gecelerde bütün o gördüklerim, düşündüklerim, yaptığım plânlar, tahminler, komik olmayan, aptalca ama yine de güldüren çocukluk şakalarına benziyordu.&lt;br /&gt;Üşüterek ve uyuşturarak sırrını açan diğer karanlıksa, şimdiye kadar bildiklerimin gerçekliğini yadsımıyor, zamanı geldiğinde asıl hüviyetlerine kavuşacaklarını muştuluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle olduğunu biliyorum. Işığın bir türlü sönmemiş olması bildiriyor bana bunu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-4675915054785295020?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/4675915054785295020/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=4675915054785295020' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/4675915054785295020'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/4675915054785295020'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/nazire-adalet-aaolu_03.html' title='NAZİRE - ADALET AĞAOĞLU'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-6883391100044109403</id><published>2008-07-03T15:50:00.000-07:00</published><updated>2008-07-03T15:51:00.082-07:00</updated><title type='text'>ÜŞÜMEK</title><content type='html'>Ne yapacağımı gerçekten bilmiyorum. Belki bir son büyük vuruş için, gözlerim açık gitmesin diye, bir gün karşı çıkarım. O balyoz gibi elleriyle yüzümü dağıtmasını beklemek, yıllar yılı sinirle sıkılmış yere eğdiğim ifadesiz yüzüme inmesini beklediğim, karnıma –ama en çok çeneme tabii- inmesini beklediğim o sinirli yumrukları havada uçan bir sineği izler gibi izlemek. Dizlerim titriyor. Dizlerim titrerdi. Bir keresinde evde kimse yokken kendi kendime yemek hazırlamaya çalıştım. Hikâyenin detayları oldukça gereksiz. Sekiz yaşındaki ben… Hayır, yedi. Ben, üstüne çıkacak bir şey arıyor ve bula bula ardiyedeki eski tabureyi buluyor. Üstüne çıkıyor ve şrak. Film hızlanıyor orada, detaylar bulanık. Bütün bir raf yere inmiş. Geliyor bana bağırarak. Gözleri kan çanağına dönmüş, dudakları titriyor, damarları şişmiş yumruklarını havada sallayarak tehditler savurmaya başlıyor. Altıma kaçırıyorum. Kaçamıyorum. Eğer kaçarsam o yumrukların peşimden koşacağından korkuyorum. Gidiyor. Dönüyor. Hâlâ orada dikilmiş duruyorum. Tekrar gidiyor. Gürültüyle soluyor. Beynine üşüşen kan, sinirlenmeye yarayan atomlar tekrar vücudundaki dengeli bir dağılımlarına yönelsinler diye odada önce, sonra bütün bir evde volta atıyor. Bir süre sonra, bilmiyorum ne kadar, ayaklarımın üşüdüğünü fark ediyorum. Sidik gölündeki kıpırtısız ayaklarım. Üzerimdeki ıslaklık soğumaya başlıyor. Titriyorum. Tekrar geliyor. Artık korku değil. Ürkü değil. Sadece içten gelen bir eziklik. Ciğerlerim sönmüş bir lâstik top gibi. Bir yerin nefes alıp verdiğini biliyorum ama bu ciğerlerim olamaz. Sönmüş göğüs kafesim, soğuyan sidikten üşümüş ayaklarım dizlerim.. Geliyor. Beni belimden kaldırıyor. Yanağımı okşuyor. Öpüyor. Büyüyünce anlıyorum ki bu kendini affettirmek için. Bir şey anlamıyorum, hissetmiyorum. Ondan korkmuyorum. Keşke korkabilseydim. Belki o öpmeye başladığı gibi arkama bakmadan kaçardım oradan. Onu damgalardım. Onu bir hayvan diye damgalardım. Ama bu ilk değil. En şiddetlisi ama ilk değil. Korkamıyorum. Ama cesaret de gelmiyor. Sessizlik gelene kadar ayakta çişimin içinde beklemeyi öğreniyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve yıllar da geçse başka hiçbir şey öğretemiyor bana. Onun gibi olmamaya kastetmenin dışında tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim kalemimden cinayet hikâyeleri çıkabilirdi. Düşlediğim onca şey arasında birilerinin yakaladığı o şiddet sahneleri bir işlerlik kazanabilirdi. Kendiyle barışmak. Kendiyle yüzleşmek. Ama hangi kendiyle? İçimdeki hayvanın canı sıkıldığında kendime gülecek bir şeyler bulurum. İçimdeki hayvan eğer kaşınıyorsa kendime eziyet ederim. İlk kez on sekizimde karnıma yine raftan devrilen bir şey marifetiyle, kırık bir bardağın parçasıyla adımın baş harfini kazıdım. Bundan duyduğum acıyı önemsemeyişim hoşuma gitti. Kendimi üstün hissettim. Başkalarının bu kadar korktuğu bu acı denen şey ne kadar da önemsizdi. Sonra bir süre devam ettim. Eylemlerimin amaçlarını ne kadar düşünüyorsam bunların beni başkaları gözünde ne yapacağını da o kadar önemsiyorum. Beni arızalı bir tipten fazla bir şey yapmazdı. Belki ilginç.. Arızalı ve ilginç. Nedenlerin ne olduğunu anlamaları gerekmiyordu. Ve benim nedenleri anlayışım da herhangi bir meşruiyet kazandırmıyordu ruhumdaki çatlaklara. Bunu biliyordum. Öyleyse endişeye mahal yok. Devam et, acıt kendini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acı bir bağımlılık mıdır? Anlattıklarım üzerinden varılacak en kolay sonuç bu olmalı. Başkalarının kendine bulaşmayan cevapları sevdiğini önceden beri bilirim zaten. Ama canımı sıkmıyor. Ben, bilmemeyi tercih edebilseydim gafletin kuyusuna atardım kendimi. Bu bir açlıksa bile, doymayınca ölmüyorsam, bütün bir ömür kendimi aymazlığımın kölesi yapabilirdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü bilmeye başlamak beni değiştirmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acımı arttırmadı ya da köreltmedi. Pişmanlık zaten bir gelir pir gelir. Ama bir sonraki adım için asla referans olamaz. Kan akmaya başladıysa bunu durduramazsın. Kan yükselir, damarlarını şişirir, ellerin titrer, alnında ter birikir. Ve aniden bir hayvan oluverirsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun bir süre içimde beslediğim bu canavar bileklerime iç taraftan çentikler attı. İlk öğrendiğim kaçmak değil de kalıkalıvermek olduğundan, buna ses çıkarmayı aklıma bile getirmiyordum. Dayanabildiğim kadar acı, çekebildiğim kadar yük. Elden gelmeyince de koyver gitsin. Kendi elimle cana kasteden çentikler hiç atmadım. Sadece dayanabildiğim kadarına izin verdim. Tanrım! Bu yaşamak istemeyi nereden öğrenmiştim? Hayır hayır. Rahatsız değildim ve değilim. Şaşkınlık sadece. Sadece kaliteli bir tecessüs. Ötesi yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyor musun? Kendimi okyanusta bulabilirdim. Uzun süre kendimi kilitlemiştim oraya. Sanki orada olmalıydım. Sanki su beni çepeçevre kuşatmalıydı. Kuruluktan kaçmıyordum ama bitmişti çöl. Zamanı tükenmişti. Başka bir yerde olmalıyım diyordum. Burası orası olamaz. Eğer orası değilse, okyanus olmalı. Oraya ait olmalıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu sanal aktivite beni hiçbir yere götürmedi. Ne geriye gidebildim, ne de okyanusa. Tıkılıp kalmıştım. Demir bir kafes değil, abartılı ve hileli sözlerden kaçınmışımdır hep. Ama bir oda olduğundan eminim. Korunaklı, nereye düşsem yumuşacık yastık gibi duvarlara çarptığım. Sanki sıkıntıdan ölmem için tasarlanmış. Hiçbir caninin, afetin, kazanın beni bulamayacağı bir yerde alıyordum soluğu. Beni duyduklarını ve gördüklerini, yanı başımda olduklarını bildiğim ama bir türlü görüp duyamadığım kimselere alışkanlıkla konuşuyordum. “Tanrım!” diyordum. “Buradan bir çıkabilsem… Şefkatli cellâdımın elinden, yapay, korunaklı, bu sözümona ikinci rahimden bir kurtulabilsem!” Buna rahim mi diyordum yoksa şimdi mi diyorum… Sanırım evet, yeniden doğmayı bekliyordum… Ve oradan okyanusa bir kapı açılacaktı. Ne talihsizlik böyle düşünmek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tokat atmak keyiflidir. Saç çekmek de öyle. Ve karşındakinin –hasmının değil- burnuna sağlam bir kafa geçirmek. Erkek olsaydım belki de dengeli biri olacaktım. Bu isteklerim belki de bir erkeği dengede tutmaya ancak yeter. Ama beni sarsıyor. Cyclops o gözlük icat edilene kadar kimseye bakamadı. Etraftaki herkesi telef ediyordu. Bu isteğim, kimine göre gücüm, benim kısaca –şirin de bulduğum- hayvan dediğim şey beni sadece sarsıyordu. Zarar veriyor değil. Sarsıyor. Her şeye yeniden başlıyordum. Ben kimim, burası neresi, hangi yıldayız. Ve ben az önce kimin canını yaktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevapsızlık da kendine göre bir sorundur. Bunu biliyorum. Ama bir çaresizlikle ellerini kucağına koyarsın. Başın önünde beklemeye başlarsın. Oysa her soruyu ilk kez görüyormuş gibi titreyerek karşılamak gerçekten yorucudur ve bir süre sonra da ürkütücü. Her seferinde ruhundan bir parça daha kopar. Ve sonra bir tane daha. Çatlaklardan sızan şey seni insandan başka ne olunuyorsa onu yapmaya yeter de artar bile.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acı önemli bir nesne. Ve onu kutsayanlar, lânetleyenler olduğu gibi benimkine benzer kaliteli tecessüslerle inceleyenler de var. Ama elbette sadece dışarıdan. Hâlbuki hissedilen, kendini laboratuarda ele vermez. Olay mahallinde, ok yaydan çıkmışken, çığ büyürken, aklıma gelmeyen o diğer atasözleri deyimler size hangi fotoğrafları gösteriyorsa, orada, o zamanda, kendini anlatmaya başlar. Nefret, korku, pişmanlık, merhamet. Acı öyle güzel babalık yapar ki bunlara, hangisi iyiden yana, hangisi kötüden, kestiremezsin bile. Bir birine arka çıkarsın, bir ötekine. Aynı sevgiyle, ilgiyle beslenmiştir hepsi. Babaları benim öz kardeşimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biliyorum, kurduğum cümleler kırık. Kalitesiz. Bir duygu tarafından hükmediliyorlar çünkü. Daha sakin zamanlarda onu kullanmayı bildiğimden bu acemice sözlerim beni biraz utandırıyor. Şimdi bir savaştan çıktım. Ve elbette yenik.. Yenik ayrıldım. Az önce kupkuru kalmış dilimi ağzımın içinde dört döndürüyordum. Gözlerim acıyordu. Ve pişmanlığın geleceğini biliyordum. Bazen merhametle gelir ve ikiz gibi olurlar. Bu cümleleri kurduğum için utanıyorum. Dünyanın en değersiz şeyi için kurulmuş çok değersiz cümleler. Yine biliyorum ki, kan göstersem buna karşı koyabilecek çok az kişi var. Bir keresinde diye başlarım. Ellerim kıvraklığını kazanır. Soğukkanlılıkla yaklaşırım kendime. Haydi, göster kendini, kullan, pazarla acını derim. İşin garibi böyle zamanlarda kendimden asla nefret etmem. Sonra sahneler birer birer kurulmaya başlar. Uzun saçlı bir kız. Uzun saçlı bir ben. Ellerimi güzelce saçlarına dolarım. Deliliğimi kullandığım an maalesef bu an değildir. Basit, ucuz, efendisine hayran bir köleyimdir. Acı kamçısını şaklattıkça zevkle inlerim. Nefretim kabarır, deliliğim kabarır, başka bir şeye dönüşür. Ve kızın burnundan bir kan deryası boşalır. Doymam. Yanaklarını dişlerim. Dişlediğim yerlerden deri parçacıkları sarkar. Bakarım öylece. Hayır, eserine bakan bir sanatçı gibi değil. Leziz bir yemeğe bakan bir aç gibi. Yemek, yemek, yemek isterim. Isırırım, dişlerimdeki kan tadını alırım. Ve bilemem bu kan kimin kanıdır. Kendi dilimi de arada parçaladığım olmuştur çünkü. Acı varken acı yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu tekrarlamam gerekiyor sanırım. Acı varken acıya yer yoktur. Başka şeyler gelir. Gözlerin önüne ak bir perde örneğin. İçeriden kırbaç sesleri, bağır, parçala, kanırt, deş, al intikamımı ondan. Ama acı? Hayır. Bir acı diğerini her zaman yer. Bazıları öyle sinsidir ki hatta, kendisiyle aynı boyda bir mağaranın girişine kurulur, ağzını açar ve hiçbir şeyin kurtulmasına izin vermez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar basit mi? Elbette. Bu kadar basit. Bu anlattıklarımda yeni hiçbir şey yok. Üstelik hayal gücün biraz kuvvetliyse, benden korunman çok kolay. Ben sana uzun saçlı kızı, o bembeyaz dişlerinin nasıl döküldüğünü, taze cildindeki köpek dişlerimin izini, ellerimdeki saç köklerinin dibindeki pıhtı ve deri parçalarını anlatırken, sen, beni, odamda lilâ duvarların tepesindeki beyaz tavana bakarken, bir bacağımı ötekinin üzerine atmış, elimde sivri bir şeyle karnımı kanırtıp dilimi çiğnerken düşleyebilirsin. Beni bildiğin hikâyelerin malı yapabilirsin. Buna itirazım olmaz, olamaz, nasıl olsun. Ben sana karşı değilim. Ben hissetmenin azgın kölesiyim. Boynumdaki demir parçası etime batalı çok oldu. Yılgınım, ümitsizim belki. Ama ne sana, ne kendime ne de efendime karşıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzerime sidik kokusu sinmedi. O üşümeyi unutmadım ama. Ellerim üşüyor şimdi. Parmaklarımın ucu bir daha asla diyor. Bir daha asla. Ama unutmak mümkün değil. Ve unutamıyorsan noktayı da koyamazsın. Bir takım bilmişler çıkıp bilmenin ve hatırlamanın kontrol anlamına geldiğini söyleyecektir. İtiraf et, sen de bunu düşünüyordun. Aklından intihar kolaycılıktır gibi saçma sapan bir basma kalıp geçiyordu ve hatırlamanın, mücadelenin, karşı durmanın, erdemlice dövüşmenin ne demeye geldiğini, parmağını çenene bir güzel dayayıp anlatmaya hazırlıyordun kendini. Ziyanı yok. Kendi kendine konuşmayı, kendine tapınmayı adet haline getirdiysen senin de er ya da geç varacağın bir gayya bulunur. Her şey senin elinde. Terk et ya da kaderine razı ol.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün bir başkasına anlatabilirdim bunu. Ama anlatmadım. Neden bilmiyorum. Neden? Sen biliyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük prensin hikâyesinin en can alıcı bölümü gezegeninin ufacık olmasıydı. Daha sonra bir sürü şey söylediler onun için. Ama değişen bir şey yok. Eğer daha büyük bir gezegen olsaydı ne kadar azimli olursa olsun, bacakları ne kadar büyük adımlar atarsa atsın, kaderinden kaçabileceği bir mesafesi kalırdı dünyasında. Ama şu halde, hepimizin bildiği gibi kendini daha güzel bir dünyaya salmaktan başka çaresi yoktu. Önce bir adım o kapkara boşluğaİ; ve dikkat, ayaklarda kırmızı pabuçlar yok. Ve sonra kim bilir nerede alınacak yeni bir soluk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sanırım düşüncemin zinciri kopuyor. Sanırım aradaki bağlaçları sadece ben ve tanrı biliyoruz. “Tanrım!” Bunu bağırabilirim şu an. Ama sakinim. Ve beni duyduğunu takdir edebiliyorum. “Tanrım! Daha büyük bir gezegen yaratamaz mıydın? Ya da beni daha küçük? Olmaz mıydı ha?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim sinirli yumruklarım yok. Ve gözlerim kan çanağı olmuyor. Dudaklarım titriyor ama genlerimin o kadarcık müdahalesine itirazım olmaz. Bunun dışında… çok üzgünüm sadece.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üzgünüm. Ve üzgün olmamak da elimden gelmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İtiraf edin, ironik bir şey bu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-6883391100044109403?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/6883391100044109403/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=6883391100044109403' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/6883391100044109403'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/6883391100044109403'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/mek.html' title='ÜŞÜMEK'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-5892778481792952766</id><published>2008-07-01T13:25:00.000-07:00</published><updated>2008-07-01T13:26:09.094-07:00</updated><title type='text'>İSİMSİZ</title><content type='html'>1 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;-    Herkes sıraya girsin. &lt;br /&gt;Sesi duyduğu gibi bir titreme girdi adamın bedenine. &lt;br /&gt;- hiza hiza hiza! &lt;br /&gt;Hani derin bir karanlıktan çıkarsın da.. hani bedenin açlıkla açmanı söyler gözlerini..&lt;br /&gt;Adam ellerini yüzünün önünde kavuşturdu. Elleri çizikler ve yer yer yarıklar içinde.. kan ve çamurun dayanılmaz bileşimi. Kırbaç sahiplerini bir parça şefkatli bir şeye dönüştüren şey bu tat. Hanselligretellicadılara. &lt;br /&gt;-  sen!&lt;br /&gt;adam ellerini çekemedi yüzünden. İşte geliyordu. &lt;br /&gt;Ama onu bulmadı -artık- tiksinti uyandıran ıslık. Artık midesinde hafif bir yanmadan başka bir şey uyandırmayan ıslık. Yanında kıpırtısız duran adamın ayakları dibine bir aynı adam düştü. Durumu bir sağından ve bir solundan daha feci. Ama kimin umurunda. &lt;br /&gt;- hiza hiza hiza! &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;İlk ıslıktan sonrası uzun sürmez. Sürmedi. Peşi sıra dökülen adam ölüleri. Ölü değiller. Ama nasılsa ölecekler. Omzuna isabet eden birisine yataklık etti. Acıyan omzunu aşağı eğdi ki adam kaybolsun bir sağındaki bir aynı adamla arasında. Görmesin kırbaç o aynı adamı. Bir aynı adamdan bulunacak. Islıklar sürecek. Herkes savacak sırasını. &lt;br /&gt;Midede hafif bir yanma.. &lt;br /&gt;Bugün Perşembe. Cennetten gelecekler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;2 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;- Bugün sahiden de farksız..&lt;br /&gt;Yanındaki adamın yapış yapış dudakları arasından çıktı bu söz; hayretler içinde seyretti onu. -slowmotion-.&lt;br /&gt;/cennetten gelecekler/&lt;br /&gt;Aldılar adamları. Kuyuya götürdüler. Soluk tenli biri düştü bir yanına. Öbür yanına emekli bir öğretmen. Bir sürü aynı adam, bir sürü kasık ıslaklığı, rutinleşen kesif koku girdi kuyuya. Adamların ardı kesilmedi. Peygamber teknesinden çekilen ekmeklere benziyorlardı. Giriyorlar kuyuya, iniyorlar, düşüyorlar. Aynı adamlar aynı ifadeleriyle ağlamaya başladılar. &lt;br /&gt;- Kuyudayız efendimiz! Merhamet efendimiz! &lt;br /&gt;Aynı adamları seyretti. Ağlaşan ölüleri. Ölü değillerdi ama nasılsa öleceklerdi. &lt;br /&gt;- Merhamet efendimiz! Merhamet efendimiz! &lt;br /&gt;Aynı felaketi paylaşan aynı adamlar. &lt;br /&gt;Biri fısıldadı sonunda. &lt;br /&gt;- Geliyorlar... &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;3 &lt;br /&gt;&lt;br /&gt; &lt;br /&gt;- Yeni bir soluk olacak bu size. Ama işte ilk ders: asla aldanmamalısınız. Ne iflah olacaksınız ne de bir kurtuluş var sizin için. &lt;br /&gt;Beklediğinizi biliyoruz. Ve ne beklediğinizi de biliyoruz. Merhametli tanrının kulları. Uyuyun ve uyanın! &lt;br /&gt;En azından dürüstler..diyesi gelmedi. Öyleydiler ama demedi. Sızlayan omzundan yük düşürdü. Uyuyamayacağım hayır uyuyamayacağım.&lt;br /&gt;Kokulara gırtlak kokuları da eklendi mide kokuları... bedensel salgılar. &lt;br /&gt;Belki, dedi, kurtuluşum bu olacak. Kanayan bogazına tükürük yuvarladı. Birkaç hıçkırık duydu. Birkaç mırıltı, uykudan sızan. Uyuyamayacağım derken uyudu. Derin bir düşe girdi. &lt;br /&gt;Uyandı. Derin bir düşün içinden çıkar gibi etrafına baktı. Yorulacağız dedi, bir gün gelecek, bitecek bu hikaye. Benim kurtuluşum nedir dedi.  &lt;br /&gt;Etrafında uyumakta olan aynı adamlara baktı. Kendinde bir öncelik aradı bir incelik. Bir zaman kayması. &lt;br /&gt;Ölü değiller dedi. Ama nasılsa ölecekler. &lt;br /&gt;Mahmur gözlü, çizik yüzlü adamlara baktı düş kırıklığıyla. Sustu, sırasını savdığını kabullendi.  &lt;br /&gt;/Benim kurtuluşum nedir/ &lt;br /&gt;O sesi duydu. Midede hafif bir yanma.  &lt;br /&gt;- herkes kalksın!  &lt;br /&gt;Yüzlerini buruşturdu ölü adamlar. Sidik kokularını aldılar üzgünce. Avuçlarına tükürdüler. &lt;br /&gt;- hiza hiza hiza! &lt;br /&gt; &lt;br /&gt;Ardından baktı aynı adamların. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Olan onca şeyin ardından zaman geçti. Eski yaşantısından bir şey düştü dudağına: "aradan zaman geçti... aradan yine zaman geçti." Bu kutsal anı aklından savamadı. Yetişir! diyeceğimiz gün gelecek dedi. Bu hikaye bitecek bir gün. Biz de elbet yorulacağız. &lt;br /&gt;Kendisine baktı. Aynı adamların arasında toprağa eğilmiş gördü kendini. Parmakları seğirdi toprağın üzerinde. Kendini, yumrukları üzerine secdeye kapanmış doğu rahiplerine benzetti. "susacağım... sonum da olsa, en çok bir son için susacağım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adamlar titredi. Aynı ıslak titreyişle. Bu ne ağdalı bir rutin. Toprağı okşadılar aynı. Serildiler üzerine aynı. Aynı ıslak titreyişe girdiler. Aynı yakınma girdi ruhlarından içeri. "susacağım."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onları düşündü: “asla aldanmamalısınız.. uyuyun ve...”... çevresine bakındı. Adamlar uyuyordu. Toprağın üstündeydiler. Kendine baktı. Ne bir aynılık kaldırabilecekti ruhu.. Ne de varolduğuna dair varolmamış bir belge. Toparlandı. Ayağa kalkmaya yeltendi. Dizlerinde kurumuş toprağı gördü. Bacaklarına sıvazlandı. Diklendi göğe.  &lt;br /&gt;Haykırmak için bir neden aradı. İnceliğine bir nişan, başkalığına bir fırsat aradı. "yerden -işte burada- tamamiyle çeviriyorum yüzümü. Artık konuştuğum gök olacak." &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağzını açtı. Gırtlağını yokladı düşüncesiyle. Sesini orada buldu. İçine gizlenmiş bir güç sanmak istedi sesini. Bir başkalık sanmak istedi. Haykırmaya uygun adım, son kez düşündü: sonunda yüzleştim felaketimle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haykırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başucundaki kuru hışırtı sustu. Başka bir yerde olduğunu düşledi o zaman. Vakit geçmişti. &lt;br /&gt;Ellerine baktı. Yüzüne dokundu. Boğazını temizledi. Bir söz söylemenin tam zamanıydı kaderinin işlerliğini sınamak için: öldüm mü?&lt;br /&gt;Sesini duymak, algısının üstüne çektiği ağulu perdeyi sıyırdı. Ellerinin kanını, yüzünün çamurunu, sesinin incelmiş sızısını buldu. Asla kendisine özgü olmayan kadim düşkırıklığı sardı etrafını yine.&lt;br /&gt;Haykırdım dedi. Ne bir felaket içreyim ne bir kurtuluş eşiğinde. Başucundaki aynı adam kuru kuru hışırdadı.&lt;br /&gt;Ne bir eylemin zorakiliği kandıracak beni, ne bir müjdenin sevinci yoracak. Hiç bir adım gittim mi bu hendeğin kenarından. Doğuya ya da batıya. Biz neyle lanetlendik böyle!&lt;br /&gt;İlk ders: asla aldanmamalısınız. Ne bir kurtuluş var sizin için, ne de iflah olacaksınız siz.&lt;br /&gt;Aynı adamlara baktı. Kimisi gözlerini gökyüzüne dikmiş sessizce fısıldıyor. Kimisi önüne düşmüş omuzlarının arasında kaybolmaya meyilli. Kimisi kendisine tahsis edilmiş kuyusunda heveslice gülüyor. Ellerinde hep aynı hal. Yüzlerinde hep aynı çizgiler. &lt;br /&gt;Kendinden sakladığı gizli mührüne döndü. Umuduna. Yerden bir cam parçası alarak kazıdı mührünü. Mühürsüz bedenini alıp ellerine aynı adamların tavrını giydirdi. &lt;br /&gt;Aynı adamlar gibi gökyüzüne kaldırdı yüzünü. Aynı fısıldadı: cevap yok.&lt;br /&gt;Kuru kuru hışırdadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikaye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;30 ocak-17 mayıs&lt;br /&gt;2001&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-5892778481792952766?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/5892778481792952766/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=5892778481792952766' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/5892778481792952766'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/5892778481792952766'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/isimsiz.html' title='İSİMSİZ'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-8539889510071872088</id><published>2008-07-01T13:10:00.000-07:00</published><updated>2008-07-01T13:11:11.530-07:00</updated><title type='text'>ASLA OLMAYACAK KİŞİ</title><content type='html'>Tatlı bir rüzgarla başladı asla olamayacak biri için sebepsiz gereksiz ve manasız bir hırçınlığa bulaşmam. Akşam üstü yağmur getirecek tatlı bir ılıklığa sahip bir rüzgardı. Balkondan caddeyi seyrediyordum. Yüzüm ellerim saçlarım herşeyim herşeyim oradaydı. Oysa kimse saçlarını bu nemli rüzgara teslim etmek istemiyordu. İki çingene, içine ipekler, bardak, fincan takımları, ezan okuyan saatler, bıçak setleri, yine de en çok ipekler sığıştırdıkları bohçalarını kaldırıma koymuş sigara içiyordu. Evlere buyuredilen çingenelerdendi bunlar. Daha çok bohçacı kadın dediklerimizden. İsimleriyle çağırdıklarımızdan. Bohçacı hanife, bohçacı emine gibi. O gün tam olarak neden bu kadar kötü hissettiğimi hatırlamıyorum. Herşeyin bir anda olacağına dair kusursuz bir saplantım vardı hep. Aslında bir daha düşününce o gün kötü hissetmediğimi anlıyorum. Çok hüzünlüydüm. Bazı muhtemel güzel şeyler asla başıma gelmeyecek gibiydi. Adını kim tam olarak koyabilir bilmiyorum. Ama ben değilim bu kesin en azından. Hüzünlü değildim. Üzgündüm sadece. Üzgün.&lt;br /&gt;Hikaye burada kopuyor. Hem de ta en başında. Bu demek oluyor ki anlatılacak bir hikaye yok.&lt;br /&gt;Sadece şu var. Beynime doluşan binlerce ihtimal. İlk anlar. Son anlar. Flaşın patlaması gibi. Önce birinin omzuna koyuyordum başımı. Nasıl anlatılabilir, bir daha asla olmayacakmış gibi. Sonra taze bir mezarın başında diz çökmüş görüyordum kendimi. Nemli toprağı avuçluyordum. Sonra biriyle vedalaşıyordum. Bileğimdeki zincir kazağına takılıyordu. Arkasını dönmeden zinciri çıkarıyor ve çekip gidiyordu. Kafamı beyaz bir duvara çarpıyordum. Karıncalanma... acıdan yanaklarım yanmaya başlıyordu aniden, gözlerim yaşarıyordu. Bu an diğerlerinden daha uzun sürdü nedense. Binlerce görüntü. Metrodan çıkıyordum. Kocaman aynalara bakıyordum. Bir düğünde birileriyle gülüşüyordum -yine yanaklarım al aldı-. Bir sınavda görüyordum kendimi küçük kutuları dolduruyordum, burnum akıyordu. Bilgisayarın başında doğru cümleyi arıyordum. Sigaranın ilk nefesini çekiyordum. Binlerce görüntü.&lt;br /&gt;Ve aniden yine balkondaydım. Bohçacı kadınların mırıltıları geliyordu. Rüzgar aynı rüzgardı. Ve sonra bir yerlerden bu kasvete bir nokta konulması gerektiği, konulacağı inancı geldi. Çaresizlik hissettim. Heryerimde, herşeyimde. Bu noktayı ben koymayacağım. Bütün ihtimaller geldi geçti önümden. Doğru cümleyi bulacak kişi ben olmayacağım.&lt;br /&gt;Asla olmayacak kişi, işte o gün yanıma geldi.&lt;br /&gt;O gün bana söylediklerini hatırlıyorum. Nasıl hatırlamam. Bir daha hiç konuşmadı benimle. Balkondaydık. Rüzgar devam ediyordu. Ilık ve nemli. Ayakta duruyordu. Şeffaftı. Evet evet şeffaftı. Elinde koca bir ısırık alınmış bir ayva vardı. Yanımda ayakta duruyordu. Ona hiç bakmamıştım. Ama orada olduğunu biliyordum. Sadece soluklarını duyuyordum. Ayvadan aldığı koca ısırığı yutmaya çalıştığını düşündüm. Gerçekten de öyleydi. Balkona dayanıp öksürdü boğazından aşağıya kaydırmak için çiğnenmiş ayvasını. Ayva şeffaf değildi. Sapsarı ve kocaman bir şeydi. Sonra koca bir soluk bıraktı. Ve konuştu.&lt;br /&gt;“ Bana bakmak istediğini ve yine bakmayı geciktireceğini tahmin etmiştim, dön de bak bana” dedi.&lt;br /&gt;Bakmadım. Neye benzediğini biliyordum. Saman sarısı saçları, çelimsiz kemikleri, güneşe hassas bir cildi, küçük bir burnu olduğunu, köpek dişlerinin hafifçe diğer dişlerinin üstünden çıktığını ve bu yüzden diş teli taktırması gerektiğini ve onun hakkında bir sürü ayrıntıyı biliyordum. Onu ben düşündüğümden, ben hayal ettiğimden ve dolayısıyla ben varettiğimden değil. Ki durum öyle de değil zaten. Onu ben varetmedim. Onu hiç görmedim onu hiç düşünmemiştim de. Sadece onun gerçek olmadığını biliyordum. Sadece biliyordum. Ve onu tanıyordum.&lt;br /&gt;Rüzgar bir daha kuvvetle esip saçlarımızı savurduğunda dönüp bakmaya karar verdim. Beklemeye başladım. O da cebinden bir tuzluk çıkarıp ayvayı tuzladı ve bir koca ısırık daha aldı. Yutkunması bitince de “hadi dön bak bana” dedi tekrar. “bir daha seninle konuşabileceğimi sanmıyorum. O yüzden bir an önce görmelisin beni.”&lt;br /&gt;Başımı çevirip baktım. Saman sarısı saçları dağılmıştı ve gülümsüyordu.&lt;br /&gt;“Merhaba dedi. Ben asla olmayacak kişiyim. Bu adı sen taktığın için söylüyorum ama aslında pek de uygun sayılmaz. Çünkü gördüğün gibi çoktan oldum bile.” Gırtlağında bir yere takılan ayva ısırığını aşağılara göndemek için öksürdü.&lt;br /&gt;“Benim hakkımda bir sürü şey biliyordun ama yine de bugün bu rüzgarda bu çingeneler sigara içerken geleceğimi bilmiyordun. Öte yandan ben de senin hakkında bir çok şey biliyorum. Anneni çok sevdiğini kardeşinin yemek yerken çıkardığı şapırtılardan nefret ettiğini biliyorum. O ağzını şapırdatırken kendini kocaman bir balyozu onun suratına indirirken hayal ettiğin zaman da gülmekten yerlere yatıyorum. O an yüzünü görsen sen de kendine bayılırdın. Sadece bunlar değil tabi. Birinin bilmesinden çok mutlu olacağın şeyleri de biliyorum. Her gün yürüyüşe çıkıyorsun ve her gün başka bir yoldan gidiyorsun. Başka bir caddeden, başka bir sokaktan. Evlerin pencerelerine bakıp içerdekilere gülümsüyorsun. Mağazaların önünden geçerken cansız mankenkere merhaba nasılsın diyorsun. Köpeklerle konuşmaya bayılıyorsun. Her gün evin bir yerlerine sigara saklıyorsun umutsuz bir anında bulup sevinmek için. Yerlerini unutmaya çalışıyorsun ama asla unutamıyorsun. Geceleri uyumayı sevmiyorsun. Hayal kurmayı çok seviyorsun. Güzel bir filmden çıkınca çok mutsuz oluyorsun. Ve bunun nedenini tam olarak anlayamadın şimdiye kadar. Bunun gibi şeyler işte. Ah bak şimdi de harika bir gülümseme var yüzünde. Şaşkınca biraz. Kendini unuttun ve benim söylediklerimi düşünüyorsun. Köpeklerle konuştuğunu söyleyince birden kayboluverdin, birden o hatıranın içine düştün. Bir yandan da bunları biliyor olmam umduğun şey olduğu halde yine de şaşırtıyor seni.”&lt;br /&gt;Kendime hakim olamadan şaşkınca güldüm yine. Onun orada yanımda olması, bütün bunları bilmesi, içtenlikli konuşması, konuşurken ve bana bakarken söylediklerinden ve yüzünde gördüklerimden başka hiçbirşey düşünmüyor, içinden hesaplar yapmıyor oluşu öyle güzeldi ki neredeyse bir hayal olduğuna inanacaktım. Bir süre güzel güzel güldük birbirimize.&lt;br /&gt;“Ayva ister misin” dedi. “Bu senin de ısırabileceğin bir ayva. Ama biraz sert. İnsanı tıkıyor.”&lt;br /&gt;“Evet isterim” dedim mutlu mutlu ısırdım ayvayı.&lt;br /&gt;“Şuna bak” dedi “bir benim ısırığıma bak bir de seninkilere. Fare gibi kemiriyorsun.”&lt;br /&gt;Güldü yine.&lt;br /&gt;“Herneyse” dedi. O açık renk cildine bakıyordum hala. Birden üzüldü yüzü. Yanakları pembeleşti. “Beni dinliyor musun?” dedi.&lt;br /&gt;“Yüzüne bakıyordum” Dedim.&lt;br /&gt;“Evet sana ilginç geldiğimi biliyorum. Seni tanımama rağmen sen de bana ilginç geliyorsun. Sana bakmak istiyorum. Ama söylemek zorunda olduğum şeyler var. Ve hemen söyleyeceğim. Artık beni düşünmemelisin.”&lt;br /&gt;“Ama” dedim. “Seni düşünmemin nesi yanlış. Şimdiye kadar gerçek olduğunu bile bilmiyordum.”&lt;br /&gt;“Bak bu güzel bir nokta” dedi. “Birbirimizin varolduğunu, birbirimiz hakkındaki onca şeyi bildiğimizi hesaba kaıtnca akla birimizden birinin diğerini varettiği, hayal ettiği geliyor.”&lt;br /&gt;“Bunu hiç düşünmemiştim.” Dedim. “Senin beni hayal etmiş olabileceğin aklımın ucundan bile geçmedi.”&lt;br /&gt;“Evet biliyorum. Aslında dürüstçe söylemem gerekirse burada asla olmayacak kişi sensin. Ben değil. yani ben de seni benim hayalimmişsin gibi hissediyorum.”&lt;br /&gt; Şaşkınca kahkaha attım.&lt;br /&gt;“Yapma! çılgınlık bu. Gerçekten böyle mi hissediyorsun?”&lt;br /&gt;Yüzündeki hayal kırıklığını görünce bu yaptığıma pişman oldum. Hayal ya da değil. O benim başıma gelmiş en harika şeylerden biriydi.&lt;br /&gt;“Afedersin” dedim.&lt;br /&gt;“Sorun değil” dedi.&lt;br /&gt;“Seni seviyorum. Sana duyduğum sevgi ne aşk kadar tutkulu bir şey ne de bir aile sevgisi gibi her zaman olacağını bildiğinden çoğu zaman duyumsamadığın bir sevgi. Seni seviyorum ve seni sevdiğimin her zaman farkındaydım. Hep yanımda oldun. Ve sanırım sen de beni hep yanında buldun. Ama kısa süre önce farkettiğim bir şey var. Ve bunu farkettiğim an ikimiz için de öyle üzüldüm ki kader beni senin yanına getirdi.”&lt;br /&gt;“Kader mi?” dedim.&lt;br /&gt;“Evet” dedi. “Kader. Bu ikimizin de isteklerinin hayallerinin ve inançlarının dışında gelişen bir şey. Düşünsene az önce bahçede incir ağacının gölgesine çekilmiş ayva yiyordum. Ve bir anda pat diye burada buldum kendimi.”&lt;br /&gt;Bir süre ne söyleyeceğini bilmezmiş gibi durdu.&lt;br /&gt;“Olabildiğince uzatmaya çalışıyorum” dedi. “Çünkü söylemem gerekenleri söylediğim gibi gitmem gerekecek.”&lt;br /&gt;“Ama neden” dedim. “Doğrusu şimdiye kadar böyle bir şeyin başıma geleceğini hiç düşünmemiştim. Yani gerçek biri gibi karşıma dikileceğin ve benimle konuşabileceğin aklımın ucundan geçmezdi. Ama hep gerçek olduğunu ve bir gün geleceğini hayal etmiştim. Sadece hayal. Anlıyorsun ya. Asla gerçek olmayacağını bildiğimiz şeyleri düşündüğümüz zamanlardaki gibi.”&lt;br /&gt;“Evet hayalden ne kastettiğini anlıyorum ama bir dakika dinler misin beni” dedi.&lt;br /&gt;Dizlerinin üstüne çöktü. Yere bakıp, “biliyorum yerler çok tozlu ama şimdi bunu dert etme” dedi.&lt;br /&gt;Üzgün yüzünü bana yaklaştırdı. Bana yaklaştıkça içimdeki keder arttı. Gözlerim yaşardı. &lt;br /&gt;“Niye böyle hissediyorum. Neden ağlamak üzereyim” dedim sesim titreyerek.&lt;br /&gt;“Çünkü benim kısa bir süre önce farkettiğim şeyi farkediyorsun” dedi.&lt;br /&gt;“Hayır” dedim. &lt;br /&gt;“Evet” dedi.&lt;br /&gt;Yanağını yanağıma dayadı. Gözyaşlarımız birbirine karıştı. Gerçek gözyaşlarıydı bunlar. Ve birden ortadan kayboldu.&lt;br /&gt;O ılık akşam üstünü asla unutamayacağım. O çingenelerin tam da balkonumuzun altına oturmuş olması, o nemli rüzgar, onun o harika ve dostça gülüşü... şimdi bile hatırladığımda ağlayasım geliyor.&lt;br /&gt;Hala her gün yürüyüşe çıkıyorum. Hala her gün başka bir sokaktan başka bir caddeden gidiyorum. Ama bir gün gözlerimi diktiğim pencerelerden birileri el sallayacak mı bana, gülümseyecek mi benim gibi. Cansız mankenler canlanıp göz kırpacak mı bana. Bilmiyorum. Bunu düşünmek heyecan vermiyor. En kötüsü bu. Uyumadığım bir gece sarı ışıklar yanacak mı benim için? Bir ışık daha yansın diye mutlulukla dilek tutacak mıyım? Bilmem ki. Sanmıyorum.&lt;br /&gt;Kendi üzüntüme dalıp ne farkettiğimi söylemeyi unuttum. O gün neden geldiğini. Bana yüzünü yaklaştırdığında önceden olduğu gibi gerçek olabileceğini düşünmedim. Bür gün onunla karşılaşacağımı ummadım. O vardı. Birbirimizi tanıyorduk ve biliyorduk. Ruhlarımız ikiz gibiydi. Kendimiz tanır gibi tanıyorduk ötekimizi. Ve hep mutsuz ediyorduk birbirimizi. O beni hayal ederken ya da ben onu, böyle bir şeyin hayal edilecek bir şey olmadığını aklımızdan geçirmiyorduk. Asla olmayacağını bildiğimiz bir şeyin olmasını istiyorduk. Ve böylece mutsuz oluyorduk. Kendimize bir dost bir kardeş bir aşk ama en kötüsü kendimize bir ben yaratıyorduk. Aynı kendimiz gibi olmasını istediğimiz, kusursuzca sevebileceğimiz, sevgisinden ve güveninden asla kuşku duymayacağımız biri istiyorduk. Eğer o gelip bunları anlatmasaydı bana, hayatım boyunca onu hayal edecek ve onunla yaşayacaktım. Bu da boşa geçmiş koca bir zaman demek. Ama o var. Dışarıda bir yerlerde. Biliyorum onu tanıyorum. Ve onu hayal ettiğim, onu yanımda hissettiğim her dakika onu yok ediyorum. Onun tatlı hayali herşeyi unutturuyor bana. Pencerelerden birinde onun yüzünü görme ihtimalini mahvediyor. Geçtiğim sokakların birinde ona rastlayacak mıyım. Rastlarsam onu tanıyacak mıyım. O olsa şöyle derdi: “kader”. &lt;br /&gt;Kader, gerçek olmasını istemeye güç yetiremeyeceğim ve bu yüzden olduğunu hayal ettiğim bir şeyin aslında gerçek olduğunu söyledi bana. Ve ancak hayal etmezsem onu bulabileceğimi. Onun bir düş olduğuna inanmazsam verdiği tatlı huzurdan vazgeçmeme karşılık bir gerçeğin ihtimalini bıraktı avcuma. Küçük cılız ve zavallı bir ihtimal. Küçük... cılız... ve zavallı bir... ihtimal.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-8539889510071872088?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/8539889510071872088/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=8539889510071872088' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/8539889510071872088'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/8539889510071872088'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/asla-olmayacak-kii.html' title='ASLA OLMAYACAK KİŞİ'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-129158268962343713</id><published>2008-07-01T12:44:00.000-07:00</published><updated>2008-07-01T13:08:40.189-07:00</updated><title type='text'>ANKARA'DA KALBİM</title><content type='html'>Bu şehirde sensiz gidebileceğim tek bir yer kalmadı artık. Bana bıraktığın bu çaresizlik muhakkak ki başka şeylere bir başlangıç olacak. Yazık.. çok fazla şey beklemişim hayattan. Şimdi anlıyorum bunu.&lt;br /&gt;Sevgilim... edindiğimiz onca şeyden sonra... öğrendiğimiz onca şey... payımıza kalan, yine aşağıladığımız bir tarafımız oluyor. Örneğin ben, bu saatte, şu yerde, elimde bu kitapla, cebimde selpak mendillerimle -kesilmeyen nezlemle-, bir sırrın peşinden gidiyor olmalıydım. Ama ne çare ki aklımda yine sen varsın... balkanlarda savaş devam ediyor. Dünyanın her yerinde put kırıyor insanlar. Belki bilmiyorsun, hız gittikçe artıyor. Kendimize yetişeceğimiz gün için gururlanıyoruz. Ben bu yarışın içinde miyim? Ya sen? Herhalde öyleyiz... şimdi izmirdeyim. Denize bakıyorum... yılbaşını bir hafta geçti... kokulardan arınamamış hala şehir. Koyu bir bilmezliğin içindeyim. Bir saniye sonra ne yapacağımı bilemiyorum... bir dakika sonra... bütün gün neler yapabilirim aklıma bir şey gelmiyor... ne yapabilirim sevgilim?&lt;br /&gt;İnsanların bunu bilmesini isterdim.. bu yaşam parçasını böylelikle üstümden sıyırmış ve birilerinin sırtına eklemiş olurdum belki. Biri daha bilse ne kadar güzel olurdu.. geçenlerde bir hikaye okudum... adamın biri ayna karşısına geçmiş gömleğiyle konuşuyordu.. fona bir arya yerleştirilmişti. Farsça.. dilini bilemedim. Ama anlamını buldum... adam gömleğiyle konuşmaya devam ediyordu... herhalde bir gömlekle konuşulmayacağını söylese birdenbire, çok daha acıklı olacaktı.. yazarın gönlü buna dayanamamış olacak.. halbuki... ben şimdi neyle konuşuyorum sevgilim? Sana söylerken, sana yakınırken aslında ne yapmış oluyorum?&lt;br /&gt;Bir yerden ud sesi geliyor.. araya ney girip uda takat ekliyor.. ney gözyaşıyla bastırmak istemiyor udun ağırbaşlı hüznünü...halbuki öylesine güzel bir güneş var ki şimdi... neden cesaretimi kıran bir şey olur güzel havalar... hep böyle miydim? Herhalde hep böyleydim...yüzümdeki çizgilerin hesabını kimden sorayım?&lt;br /&gt;Sana martıları anlatayım. İstanbulda bir Perşembe günü martıların nasıl başımın üstünde döndüğünü. Tıpkı akbabalar gibi. Genç bir adam suya giriyordu. İskarpinleri ıslanıyordu. Tiksiniyordu bundan. Yüzündeki neşeyi gölgeliyordu bu. Sonra çıkardı iskarpinleri. Yalın ayak yürüdü suda. Tek başınaydı. Öylece suya bakıyordu. Bir avuç deniz alıp ısladı yüzünü. Ölmüş denizanaları kıyıya vuruyordu. Görmedi bunu. Son batan tankerden sonra sevgilim, daha bir kirlendi deniz. Güleceksin buna.. seninle gülüyorum ben de...&lt;br /&gt;Büyük yazarlarımızdan biri.. hani şu âmâ olan.. kendini unutulmuş bir çantaya benzetmişti... pilsiz bir radyoya... bu hissi denizin kokusu kadar iyi duyuyorum şimdi.. asla bitmeyecek sözlerim.. çünkü artık konuşmak değil benimkisi.. manasız ve yersizim.. sadece savruluyorum...&lt;br /&gt;Bu bir mektup.. sana olduğundan emin değilim. Artık kimle konuştuğumu bilmiyorum söylediğim gibi.. bu yalnızlık canıma tak eden bir şey oldu son günlerde.. yazdığım bu mektubu da denize atacağım... yakıştıramıyorsun bana... kaşlarını çatıyorsun.. ben de çatıyorum kaşlarımı seninle birlikte..&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-129158268962343713?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/129158268962343713/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=129158268962343713' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/129158268962343713'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/129158268962343713'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/ankarada-kalbim.html' title='ANKARA&apos;DA KALBİM'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-1626453349649139443</id><published>2008-07-01T10:36:00.000-07:00</published><updated>2008-07-01T10:37:25.331-07:00</updated><title type='text'>BOZKIRKURDU</title><content type='html'>Kimi zaman temkinli kimi zaman keyfinin kölesi kahraman iş başında.&lt;br /&gt;Sabahları yatağından kalkıp ilk sigarasını yaktıktan sonra evin her yanında öksürükleri duyulur. Keşke ingiliz asilzadeleri gibi tükrük hokkalarıyla peşinden koşan yardımcıları da olsa... ciğerinden zehiri sökme gayreti bittiğinde kendi de bitmiştir artık. Gözleri yaşlı, ciğerleri temizdir. Gidip kahvaltısını yapar.&lt;br /&gt;Gününe göre değişebilir bir programı vardır. Bugün yürüyüşe çıkıyorsa yarın, olmadı öteki gün arınmış bir ciğerle, rahat soluklarla uyumanın keyfini çıkarmak üzere yatağına geri döner.&lt;br /&gt;Pek bir çevresi olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz; kişiliği buna elverişli değildir doğrusu. Alelacele, ara vermeden, soluksuzca konuştuğu zamanlarda onun bu sıcak neşesine kendini kaptıran bazı kişiler, çok da uzun bir süre geçmeden hatta bu konuşmaların ortasında, pat diye yabani ötekisinin çıktığını görüp afallamış ve adamakıllı gönülleri kırılmıştır. Ama bu kişiler ötekisini sevip de ötekisinin peşine takılmış diğer kişiler kadar umut kırıcı değil. Bu kişiler, yabani yüzüne, yırtıcı tavrına, suskun ve boş gözlerine bir ara rastgelmişlerdir de, onu bir sağaltıcı, bir çokbilirkişi edasıyla takibe almış, ya da çok daha basit bir şekilde onun bu seyyal gizeminin etkisinde kalmıştır. Ama bu kez de şen ötekisi çıkmıştır karşılarına. Susmalarına, somurtmalarına, gözlerinin önünde bir şeyler dinlerken konuşurken tam da oracıkta kaybolmalarına alışmış olan bu kişiler karşılarında bir şen öteki görmek istemezler. Onun daima ve daima gözlerinin içine baka baka eriyip gitmesi, yitmesi kaybolması bir şey anlatırken anlatmıyormuş gibi olması, bir şey dinlerken dinlemiyormuş gibi olması bu kişiler için O’nu O yapan şeylerdir. Ve bu kişilerin midesini kaldırabilecek şey, şaşırtıcı şekilde, onun şen kahkahası, gözlerinin içine bakarak gönderdiği içten bir tebessümdür.&lt;br /&gt;O, kiminin kalbini kırar kiminin midesini kaldırır. &lt;br /&gt;Onun yalnızlığına sebep bu ikilem, ne onarılacak bir eğitim hatasıdır, ne de geçmişe gidip düzeltilebilmesi olası bir çocukluk kötü-anısı.&lt;br /&gt;İçinde bir bozkırkurdu taşımaz. Ama bir bozkırkurdu olarak içinde bir insan taşıdığını da söyleyemez. Bunlar için kendinin ne olduğuna karar verebilmeli. Ve olduğu insan ne kadar gerçekse olduğu bozkırkurdu da o kadar gerçek. Mukayese edilemeyecek kadar gerçek ikisi de.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-1626453349649139443?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/1626453349649139443/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=1626453349649139443' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/1626453349649139443'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/1626453349649139443'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/bozkirkurdu.html' title='BOZKIRKURDU'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-2357474044096150310</id><published>2008-07-01T09:49:00.001-07:00</published><updated>2008-07-01T09:49:42.184-07:00</updated><title type='text'>GÖREV</title><content type='html'>Diğerlerinden farklıyım. Doğduğumda bile farklıydım. Hayat üzerime binmeden, bu senin görevin anlamındaki bakışlarla başım okşanarak türlü görevler, türlü yüklerle donatılmadan, annemin, daha çok babamın diğerlerinden neden daha eski daha yaşlı göründüğünü anlayamadığım yaşlarda bile farklıydım. Sadece bilmiyordum bunu. Çocukluk herkes için aynıdır. En zengininden en yoksuluna, yetiminden koca bir aile içinde kaybolmuşuna kadar herkes için aynıdır çocuk olmak. Hiç olmazsa bizim yöremizde böyleydi. Küçükken bizden hiçbirşey istemediler. Sadece büyümemize yardım ettiler. Daha güçlü olmamız için ellerinden geleni yaptılar, yalan yok. bunu neden yaptıklarını şimdi anlıyorum. Ama yine de kin duymuyorum onlara. Bu onların göreviydi. Nasıl burada durup az sonra alacağım işi yerine getirirken yorulacağımı, beni umursamayacaklarını, karşıma geçip ben orada öyle perişan olurken ağızlarında ot çiğneyerek rutinleşmiş bir aferinle -bazen o bile olmaz- bakacaklarını bildiğim halde bekliyorsam, bu benim görevimse işte o da onların göreviydi. Aslında onlar, kullanıcılarım, efendilerim, buyuranlar benden çok da iyi durumda değiller. Biliyorum bunu. Onların da buyuranları var. Ve onlara buyuranların da buyuranları. Piramitin tepesine doğru sanırım bu buyurma işi komik bir hal alıyor. Birisi kuyudan su çıkarmayı görev ediniyor sözgelimi. Ona buyuran suyu taşımayı, ona buyuran suyu bardağa koymayı, ona buyuran suyu içmeyi ve hazmetmeyi, sonra da kuyudan su çıkarmak için yeni adamlar bulmayı görev ediniyor. Ona buyuran da suyun içilip içilmediğini yeni adamların alınıp alınmadığını rapor ediyor kendi buyuranına. Çok acımasız gibi görünüyor. Hele benim zavallı zihinciğime. Ama babamdan öğrendiğim bir şey de bizim gibilerin bu işlere pek fazla kafa yormaması gerektiği. Çünkü bu bizim türümüzü ya da sınıfımızı işe yaramaz hale getirebilir. Açıkçası pek fazla zeki değiliz. Ve bu işlere bir kafa yormaya başlarsak işin içinden çıkamıyoruz ve payımıza kin kalıyor sadece. Bizi neden böyle çalıştırdıklarını düşünmeme konforundan yoksun kalarak aynı işleri yapmaya koyuluyoruz. Ve sonra da çok çabuk yaşlanıyoruz. Efendiler de icabımıza bakıyor. Öyle korkunç ki düşünmek bile istemiyorum.&lt;br /&gt;Ben bunları pek düşünmemeye çalışırım. Görevim artık dayanılmaz hale geldiğinde çocukluğumu yaşarım oracıkta. Bizim küçük beyinlere sahip olduğumuzu bilen efendilerimiz kafa gerektiren işler vermezler bize. Bu yüzden günün her saati her yerde işimizi yapabiliriz. Yolu ezberlemiş ayaklar, efendisini tanıyan gözler ve bir işin buyrulduğunu anlayabilecek tona ayarlanmış kulaklar yeterli benim gibi biri için. Bu yüzden günün her dakikası benim için çocukluğumdur. Sıcak yaz günleri dalgın dalgın oraya buraya acımasızca koşturulup dururken bu çocukluğa dönme işini akıl ettiğim için daha bir minnet duyarım kendime. Ve tanrıya. Bu kadar olsun beceri verdiği için bana. O yerden alevlerin yükseldiği günlerde -bizim yöremiz yazın dünyanın en sıcak yerlerinden biridir, her ne kadar buradan dışarıya çıkmadımsa da rivayet böyle- çocukluğumun ılık rüzgarlarına, kaygısızca koştuğum yemyeşil kırlara, şakayla başlayıp bazen kavgayla biten oyunlara atamasaydım kendimi ne olurdu bilemiyorum. Sanırım o talihsiz sınıfdaşlarım gibi ben de o şeyi boylardım. Şey... dilim varmıyor söylemeye. düşüncesi bile korkunç.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi dinleniyorum. Bu söğüdün altında durmamız iyi oldu. Henüz sıcaklar bastırmadığı halde heryerimizden ter boşanıyor. Ama yine de nerede duracağımıza dair hiç bir öneride bulunacak konumda değilim. Efendim bazen ne durumdayım diye bakar. Çok nadir. Ama yine de yapar bunu. Yorgun görünüyorsam durmak ve bana dinlenmem için fırsat vermek için. Bunu asla suistimal etmedim. Güven duyuyoruz birbirimize. Ve şaşırtıcı gelebilir, onu seviyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söğüt gerçekten güzel görünüyor. İçimden onu koklamak, incecik yapraklarını dişlerimin arasına almak geliyor. Ama bunu birazdan yapacağım. Şimdi yaparsam efendim dinlenmiş olduğuma kanaat getirir ve hemen pılıyı pırtıyı toplar ve yola devam eder. Eh tabi ben de arkasından. Onun öylece arkasından yürürken bazen kuvvetli bir istek duyuyorum. Daima iki metre önümden yürür ve arada bir hızlanmam için tuhaf sesler çıkarır. İşte öyle zamanlarda hani derim, şöyle bir iki adım fazladan atsam, onun o alçak kıçını şöyle bir dişleyiversem. Dediğim gibi, onu seviyorum, sevmediğimden değil. ama ne bileyim hiç yapmadım bunu ve şimdi bunları düşünürken bile dişlerim sulanmaya başladı işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim homurdanarak ayağa kalktı. Efendisi yine ayranını ve mısır ekmeğini az koymuş olmalı. Eh bana da yulafın az geldiği oluyor. Ama ne yapalım görevleri bu onların. Herşeyden kısmalılar, iktisat etmeliler ki yeni birimlere bütçe bulunsun. Bugün fazladan iki küçük çuval mısır unu taşıyorum. Ettiğim bunca dırdırın nedeni de bu. yorulduğum zaman dilime vuruyorum böyle. Efendim gözlüğümü düzeltiyor. Yoldan geçerken onun bunun çiçeğine diş daldırmayayım, boynumu onun bunun bahçesine uzatıp da leziz yapraklardan yemeyeyim diye. Evet haddimi bilirim ama ne de olsa ben bir atım. Sabahtan akşama koşulduğum arabayla onu bunu taşırım. En iyisi süt, en kötüsü efendilerin eskiye çıkmış sobaları demir dolapları ve ne işe yaradığını bilmediğim hantal eşyalarıdır. Hiçbirini düşünmeme fırsat yok, ben de son çare çocukluğuma dalarım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-2357474044096150310?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/2357474044096150310/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=2357474044096150310' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/2357474044096150310'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/2357474044096150310'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/grev.html' title='GÖREV'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-2451453520979341726</id><published>2008-07-01T09:45:00.000-07:00</published><updated>2008-07-01T09:46:52.842-07:00</updated><title type='text'>İHANETİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ</title><content type='html'>herkes ondan bir hainmiş gibi söz ediyor. ümit vaat eden bir öğrenciymiş. çok şey ummuşlar ama planlarını alt üst etmişmiş. bu sadece onların yorumu. benimki böyle değil. ressam bugün elinde bir eskizle geldi. bir yüz çalışmış. gözlerden biri doğuya biri kuzeye bakıyormuş. baktım. gerçekten de gözler bir tuhaf. ama teknik olarak hiçbir anormallik yok. kim bu der gibi sustuğumu görünce kulağıma eğildi: "hain"&lt;br /&gt;kimden bahsettiğini anladım elbette. hainle ne türde bir ilişki kurmuş olabileceği hakkında bir fikrim yoktu. ondan bahis açılınca aklıma o eski bildik mazeret geliyor: kız meselesi. ince mesele. bunu onlara bir ihtimal olarak bile kabul ettirmenin bir yolu yok. ressam eskizi dörde katlayıp cebine sokmadan önce bir kez daha bakmama izin verdi. onunla gerçek ya da kurmaca bir iletişimi olduğunun bilinmesinden ürküyordu. bu ince tedirginlik umurumda değildi. ben neyin ne olmadığını bilecek cesarete sahibim. hafifçe çekerek elinden aldım kağıdı. gözler normaldi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;burada konumumu açıklamalıyım. ismini veremeyeceğim bir dernekte gönüllü olarak çalışıyorum. ismini veremem çünkü zaten şu ara üstümüzde kara bulutlar dolaşıyor. bizimki gibi resmi-gayrı resmi onlarca dernek var ve hemen hepsi irili ufaklı devlet emniyet birimlerince göz hapsinde. "hain" gibiler yüzünden. toplumun huzurunu bozacak gizli emellerimiz ve çalışmalarımız olduğu düşünülüyor. derneğe üye olmak için gelen herkese kuşkuyla bakılıyor. çok neşeli, çok suskun, titiz, pejmürde... bütün uçlar kuşkulu. bununla birlikte fazla sıradan tipler de herkesin algısının ucunu açmaktan başka bir işe yaramıyor. zor günler. ben bu zor günlerde sorumluluğuma aldığım on bir kişilik gruba intibak dersleri veriyorum. henüz herhangi bir intisabı olmayan kişiler derneğimizin üyesi gençlerde nedenini anlayamadıkları bir yabancılık hissi uyandırıyor. derneğimizin okullarda, askeri birimlerde, kamu kuruluşlarında -elde ettiğimiz bir ayrıcalık olarak- gizliliği korunan gönüllüleri vardır. bu devletçe de bilinen hatta zamanında desteklenmiş olan bir şeydir. üyelikler daha çok bu yolla yapılır. derneğe üye olmak için bize gelmiş biri üzerinden üç ihtimal yürütülebilir: 1- bu tamamen bir rastlantıdır. 2- gezici müntesiplerden biridir. -ki bu kişiler için halen geçerli bir tez üretilememiştir.- 3- bu kişi kesinlikle nereye geldiğini biliyordur. ilk ihtimal dışındakiler kabul edilemez, kaderimiz de rastlantılara bağlanamazdı. ve ilk asil üye nesli (faktörün resmi bir gerçek olarak kabul edilişinden on iki dönem sonrakiler) bu yola başvurdu. en verimli bölgeler anaokullarıdır. benim gurubumda anaokulundayken mühürlenmiş yedi kişi var. bu da işlerimi kolaylaştırıyor. anaokulunda sonrasında belirtiler göstermiş kişiler en fazla intibak güçlüğü çekenlerdir. belirtiler; farklı dillere gırtlak alışkanlığı, ebeveynde akamet, isteri düzeyinde sorumluluk duygusu, seçiciliği oranla daha az dört madde ve faktörün kendisi: görmezlik. çoğunluğun bilmediği şey bizim sıradan bir vatandaşlık derneği olmadığımız. devlet bunu biliyor elbette. ama şu ara patlak vermiş bazı olaylar ve içerideki bazı gelişmeler yıldırımları en yakın ve kolay hedefe, yani bize yönlendirdi. bunu benim gibi sorumlu öğretmenlerin anlaması mümkün ama üyeler için tam bir kabus bu. her gün açık toplantıda bir sürü hikaye anlatıyorlar. dün, ressam birinin (müntesip olmayan biri olduğunu düşünüyordu) kolundan çekiştirdiğini ve onun bir görmez olduğuna inanmadığını haykırdığını söyledi. ressam en başarılı olduğum öğrenci oldu. ona ressam deyişimizin nedeni konuştuğu kişileri çizmesinden geliyor. ama asıl mesleği farklı. bioritmik etkileşimli taşıma araçları üreten bir firmanın yatırım danışmanlığı bölümünde çalışıyor. lise yıllarında dizayn ettiği bir aygıtla çizer resimlerini. detaya girecek kadar bilgi sahibi değilim ama bu sanırım "nevrotik kavrayış" yoluyla yönlendirebildiği bir şey. &lt;br /&gt;yeri gelmişken biraz da faktörden söz etmek istiyorum. bir beyin paraziti olarak ortaya çıkışı geçen asrın ellili yıllarına dayanıyor. o zamanlar görünüşte faktör benzeri hastalıklar vardı. bunların en meşhur ve yaygın olanı körlük denen bir göz kusuruydu. ve bu tamamen fiziksel bir özürden (doğuştan ya da bir etken sonucu) kaynaklanan bir durumdu. ellili yılların sonunda -üçüncü büyük savaştan yirmi dört yıl sonra- ilk vaka eski kıtaların en eskisinde küçük bir deniz ülkesinde ortaya çıktı. adamın adı kayıtlardan silindi. şimdi bile -eğer hatırlayan birileri kaldıysa tabii- kimse bu uğursuzluk anıtının adını açıklamak istemez. adamın fiziksel hiçbir özrü yoktu. görmek için her şeyi vardı ama göremediğini söylüyordu. bütün psikolojik testlerden geçirilmekle kalmadı, bütün varsayımlar, tezler, deneyler adamın üzerinde denendi. varsayımların en kuvvetlisi bu duruma savaşın neden olduğu, böyle uzun vadeli bir darbenin etkilerinin yirmi dört yıl aradan sonra kendini göstermesinin şaşırtıcı olmadığı, yeni doğanlarda gözlemlenen benzeri tepkisizlik, algısızlık, geri dönüşçülük türünden sembolik rahatsızlıkların bu hastalığın tanım ve tedavisine yardımcı olabileceğiydi. çıkış noktası artık kimsenin yeni bir şey görmek istemediğiydi. yine de bütün bunlara rağmen yapılan onca testten tetkikten sonra psikolojik bir kusurun da bulunmadığı ortaya çıktı. bir yere varılamayınca tamamiyle derleme yöntemiyle bunun savaşın biyolojik ya da psikolojik ya da her ikisinin birden etkileri sonucu olarak ortaya çıkmış ve henüz keşfedilememiş bir beyin parazitinden kaynaklandığı mecburen kabul edilmiş oldu. ileriyi gören bir kaç etkili kişinin uyarıları ve tavsiyeleri üzerine vakanın belgeleri hasır altı edildi ve adam hayata bir laboratuarda gözlerini yumdu. basına sızan bir kaç haber ve bir kaç cılız ses kimsece ciddiye alınmadı. faktör üç yıl sonra ikinci kez kendisini gösterince yine gizli bir şekilde bir birim oluşturuldu. çünkü bu kez sekiz kişide birden kısa aralıklarla ortaya çıkmıştı.&lt;br /&gt;hiçbir yalan sonsuza kadar sürmüyor elbette. bir gün geldi, deneklerden birinin susturulamayan bir akrabası, kimsenin bilmek istemeyeceği o meşum haberi dünyaya duyuruverdi. bir hastalık vardı, tedavisi yoktu çünkü hastalığın olduğu dahi elde olan imkanlarla kanıtlanamıyordu. devletler bu hastalığı gizlemek için en emin yolun hastaların ve akrabalarının uzak bir adadaki bir dört duvarın arasına sürgünü ya da susturulması olduğuna karar vermişti ama o nasıl olduysa (bu kayıtlar da elde yoktur ama akraba kadın bunu uzunca anlatmıştır) onların ellerinden kurtulmuş ve soluğu televizyon binasında almıştı. hayatından endişe ettiğini, hatta endişe etmediğini, öldürüleceğinden emin olduğunu söyledi. bu haber durumun ciddiyetinden habersiz basın tarafından allanıp pullandı, abartıldı, şişirildi. bir propaganda aracı yapılarak uzun süre sofralara sürüldü. ama şimdi bilinen ve bütün çalışmalarımızın temelini oluşturan resmi gerçeklerin açıklanması ancak yetmişli yılların sonlarında olabildi. hastalığın kabulü ve tedavinin imkansızlığıydı bu resmi gerçekler. çalışmaların da sürdüğüydü. toplumun ilk reaksiyonu bu hastalığa kapılmış azımsanmayacak sayıda kişiyi tecrit etmek oldu. ve uzun yıllar böyle sürüp gitti. bakımevleri, kör dayanışma dernekleri, bazı hastane ve okullar bu kişilere tahsis edildi. hastalık bulaşıcı değildi ama yeni doğanlarda gittikçe daha sık teşhis ediliyordu ve kimse bu gerçekle her gün yüzleşmeyi kaldıramıyordu. türümüz bu elli yıl boyunca büyük acılar çekti. aileleri dağıtıldı, sosyal hakları ellerinden alındı. hayatlarını koca bir topluluk olarak laboratuarlarda geçirdiler. ve yüzyılın sonunda nüfusumuzun yarısı faktörle tanışınca bunun bir hastalık olmadığı ilkin bir kaç devletçe sonraları herkesçe kabul edildi. hastalık, parazit ya da körlük denmesi yasaklandı. bilimsel ve siyasi kurumlarca önce "kişisel tercih", sonra "bireysel eğilim" söylemi kabul gördü ama bu daha büyük bir sosyal iç gıcıklanmasına yol açınca hemen vazgeçildi. kimse farkına varsın ya da varmasın böyle bir tercihi ya da eğilimi olduğunu kabul etmedi elbette. yeni adı faktördü. tanımı da görmezlik. bu bir vatandaşlık durumuydu. yasalara yeni maddeler eklendi. yerleşim birimlerinin ayrılması uygulamasından vazgeçildi. topluma intibak için yeni yöntemler bulundu. &lt;br /&gt;günümüzde faktörün adı bile anılmıyor. çünkü artık farklı kimse kalmadı. kimse görmüyor. farklı duyularla çalışan aygıtlar, görmenin onlarca yolu düşünülmüş, tasarlanmış ve uygulamaya geçirilmiş durumda. her geçen gün bir yenisi bile ekleniyor. ama bu tam olarak bir görme sayılamaz elbette. bizim görme dediğimiz şey tat alma kabiliyetini kaybetmiş birinin leziz bir eti yerken algıladıklarıyla anlatılabilir. böyle bir adam o leziz etten sadece samansı bir ıslaklık algılayabilir.&lt;br /&gt;bizim görevimiz zıt duyulara sahip olan kişileri tespit etmek, bir eğitime tabi tutmak ve dolayısıyla onların hayatlarını korumak. görmenin fiziksel değil psikolojik bir arıza, bir sanrı olduğu gerçeğini kabul etmelerine yardımcı olmak. bazıları bizim kullanabildiğimiz diğer görme yöntemlerine tamamen kapalılar. kararlı ve güçlü kişilikler olarak anılırlardı eskiden. ama şimdi asosyalite ve uyumsuzluk olarak kabul ediliyor bu. yaşama isteksizlik ya da. bazıları da renklere duyarlı olduklarını düşünüyor. ressam da bunlardan biri. renkleri görmediğini, bunun nevrotik kavrayışının üstünlüğü olduğunu kabul ettirmek için binyetmişdört seans yaptık. bunu kabul ettiği gün resim yapmaya başladı. kendi garipliğinden korkacak kadar bir sosyal yeteneği vardı. ama grubumdaki herkes onun kadar güçlü olamadı. örneğin tilmiz. (bu ismi kendisi uygun gördü.) onu uzun süredir takip ediyorduk ama asal belirtileri ilk kez beş yıl önce, o onyedi yaşındayken gözlemledik. buna rağmen çok güçlü bir iradesi var. ama bu iradenin onu öldüreceğini anlamıyor ya da bunu kabullenmeye yanaşmıyor. kapalı toplantılardan birinde müzeleri çok sevdiğini söylemişti. bunun beni huzursuz ettiğini anlayınca da bana göz kırptı. bana göz kırptı! elbette buna hiçbir tepki vermedim. gördüğüm kanaatine varmaları hepimizin sonu olur. belki kişisel olarak benim değil. ama bu düşünce onu öldürür. hayır emniyet birimlerinden bahsetmiyorum. bu düşünceyi bünyesi kaldıramaz ve ruhunda kötü bir yara açar. böylelikle tüm görme sanrısına sahip öğrencilerimizin sonunu hazırlar. onların onbeş yaşında çocuklar olduğuna kimse aldırmaz. gördüğünü iddia ederek sokağa fırlayan ilk örnek onsekiz yaşında bir kızdı ve tarih kitaplarında halen bir hain olarak geçiyor. tilmizi seviyorum. onunla fazla ilgili olduğumu düşünenler bu ilginin mahiyeti konusunda şaka yollu imalarda bulundular. buna rağmen elbette tilmizin gerçekleri hakkında bir yorum yapamazdım. müzeler konusunu sorunca bir gün, güldü. bu konuya takılacağımı bildiğini, insanların eskiden mimiklerle konuştuğunu, mimiğin yüz jestleri anlamına geldiğini, bunları müzede öğrendiğini söyledi. müzeleri sevdiğini tekrarladı. kendisiyle odasına kadar gelmemi rica etti. &lt;br /&gt;odasında gördüklerim korkunçtu. tilmiz nereden bulduysa bulmuş onlarca kitap getirmişti odasına. eski model olanlarından. o kitapları nasıl edindiğini sorunca bazı ilginç arkadaşları olduğunu, yeni bir organizasyon içinde olduklarını ve yakında seslerini herkesin duyabileceği kadar güçlü olacaklarını söyledi. onu ağırbaşlılıkla ve tahammülle dinledim. vasati beşyüz seans boşa gitmişti. derken, benim görebildiğimi bildiğini söyledi. onlara katılmalıymışım. görebilen bir öğretmen harika olurmuş. &lt;br /&gt;musanın kor parçasına atıldığı o antik hikayeyi bilirsiniz. musa daha bir bebekken, firavunun sakalını çeker. firavun hiddetlenir ve çocuğun bunu bile isteye yaptığını iddia eder. musanın hayatını korumaya çalışan analığı bir sınava tabi tutulmasını önerir. bir parça yakut bir tarafa, bir tarafa bir kor parçası konur. eğer musa ateşi yakuttan ayıracak kadar büyüdüyse şu sakal çekme hadisesinin bilinçli bir hareket olduğu kanaatine varılacak ve çocuk öldürülecektir. ama eğer kor parçasına uzanırsa, çocuktur, aklı ermiyordur. affedilecektir. musa yakuta uzanır ama büyük melek yardıma gelir ve musayı ateşe sürer. musa kor parçasını alır ağzına atar. bu yüzden dilinin peltek olduğu söylenir peygamber musanın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ona bir öğretmenin verebileceği en esaslı dersi verdim. tilmiz göremediğime inandı. ya da öyle görünmek zorunda kaldı. ama bir hain olmaktan kurtulamadı. şimdi herkes ondan bahsediyor kapı arkalarında. bazıları da bana dönüp göz kırpıyor. ben olduğumu bilmeden, beni gerçekten görmeden. tilmiz gibi olduklarından değil. arızalarını görecek cesarete sahip olmakla birlikte, tilmizin onların yapamadıklarını yapmış olduğunu bilmenin gururuyla onu arada bir anmak istediklerinden. birgün aranıza karışsalar bile arızalarını bir başarıyı hatırlar gibi tatlı bir buruklukla ve içleri ezilerek hatırlayacaklarından.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-2451453520979341726?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/2451453520979341726/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=2451453520979341726' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/2451453520979341726'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/2451453520979341726'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/ihanetin-dayanilmaz-hafiflii.html' title='İHANETİN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-472056799739552152</id><published>2008-07-01T09:44:00.000-07:00</published><updated>2008-07-01T09:45:32.619-07:00</updated><title type='text'>İMKMU*</title><content type='html'>1.&lt;br /&gt;- köprünün altından çok sular aktı efendim. izninizle şimdi ben kısa mesafe bir koşuya çıkacağım. konuşturmayın beni nefese ihtiyacım var benim.&lt;br /&gt;cesaret etme eyleminin gözünü çıkaralı çok oldu onun. kendinden umulanın çok üstünde ve minimum beklentinin çok altında olmak ona hiçbir zaman heyecan vermedi, ama hep oldu. bunun kaderi olduğunu düşündükçe midesine kramplar girdi hatta. arada bir aynanın öte tarafından bakıp şöyle derdi: "şu aşık olduğum ademoğlunu görüyor musun, benim ölümsüz olduğumu sanıyor". ve kötü kötü kahkahalar atardı. &lt;br /&gt;şimdi düşününce kahkaha kelimesinin kendisi biber dilinde kahkahaya benziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2.&lt;br /&gt;televizyondan bir baş uzandı. &lt;br /&gt;- ama prime time'a yeni bir dizifilm koyduk.&lt;br /&gt;- ne hususta?&lt;br /&gt;- konusu mu? dedi baş titrek bir panikle. duyarlı birine benziyorsun. bu diziyi kaçırmak istemezsin. ee konusu zenciler.. zencilerin uğradığı vahşet.&lt;br /&gt;- düşüneyim. hangi dönem? afrikadan ilk sürgünlerse almayayım. zaten oraya gidiyorum ben.&lt;br /&gt;- dur dur küçük hanım. televizyondan uzanan baş, dişlerini göstererek reklam gülüşü yaptı. yeni bir yarışma başlatıyoruz.&lt;br /&gt;- bana bak dişmacunu efendi az önce ilkokul öğretmenimle kavga ettim. şimdi gözlüklerimi çıkarttırma bana.&lt;br /&gt;- ah scorsese'e ait bir replik değil mi. demek seviyorsun. kendisi geçen hafta bir basın toplantısı yapmıştı..&lt;br /&gt;- konuşma gidiyorum ben.&lt;br /&gt;- ama, ama... hey dur gitme lütfen! gençkızın duraksadığını görünce reklam bebekleri gibi dudaklarını büktü adam. bu gençkızın midesini bulandırdı. adamın ısırmasından korkar gibi elini temkinli temkinli düğmeye götürdü.&lt;br /&gt;- ne yapacaksın yani dedi cırlak sesle televizyondan uzanan baş. ah tamam hadi öldür beni tamam.&lt;br /&gt;gençkız düğmeyi çevirdi ve televizyonu kapadı. &lt;br /&gt;- NE YAPTIN SEN!! diye çığlık attı adam cırlak sesiyle. NE YAPTIN BANA NE YAPTIN!. televizyonun düğmesini çevirdiği anda elektriği kesmiş kafayı gövdeden ayırmıştı. şimdi kafa, şaşkınlıktan gözleri kocaman olmuş akıllı bir yoyo gibi halının üstünde zıp zıp zıplıyordu.&lt;br /&gt;kafanın tiz sesi odada yankı buldu.&lt;br /&gt;- bedenim orada kaldı. NE YAPTIN BANA SEN NE YAPTAAANN!.&lt;br /&gt;- ee sen de kafanı olur olmaz benim işlerime şeyapmasaydın.&lt;br /&gt;- ne yaparım ben şimdi. ne yaparım cırlak cırlak ağlıyordu kafa. aaaahh ne yaptın bu halle kim iş verir bana. sadece bir kafanın hangi işi alabileceğini sanıyordun bu haltı ederken söyle bir bana. HADİ BAKAYIM SÖYLE! kuru kuru cırladı. &lt;br /&gt;- kafamı şişiriyorsun. gidiyordum ben.&lt;br /&gt;- beni bu halle ne yaparlar dedi kafa, gençkızı dinlemeden. ben bittim artık. &lt;br /&gt;- bak istersen televizyonu tekrar açarım. şu berbat sesinle canımı sıkmaya devam etmezsen tabi.&lt;br /&gt;- ne yani tekrar açarsan geri dönebilir miyim sanıyorsun APTAL ŞEY! zavallı bedenim şimdi olan bitene bir mazeret bulmak için kimbilir kaç secdeye kapanmıştır.&lt;br /&gt;- bence şu an kendini düşünsen iyi olur.&lt;br /&gt;- ne yaparım ben bu halle ne yaparım aaaahh n'aptın bana sen. ben senin için neler yaptım hiç düşündün mü. ama senin bana yaptığına bak.&lt;br /&gt;- tamam artık kes sesini dedi gençkız başka bir şeyi düşünür gibi. kafayı tuttuğu gibi çantasına attı. benimle geliyorsun. &lt;br /&gt;kafa cırlak sesiyle vrakladı.&lt;br /&gt;- BIRAK BENİ BIRAK BENİ! N'APTIN BANA BIRAK BENİ!&lt;br /&gt; gençkız aldırmadan çantayı kapadı. kapıdan çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yirmi sekiz katlı apartmanın kapısından çıkarken bodrum katta oturan iki kız öğrenciden birine rastladı. öğrenci kızın dudakları boru gibi uzadı önünde. Bir ses çıkardı: ouuuu diye.&lt;br /&gt;gençkız bir an ne yapacağını düşündü ve sonra çantasında hala tepinmekte olan kafayı çıkardı.&lt;br /&gt;kafa çıktığı gibi ufak bir şaşkınlıktan sonra cırlamaya başladı.&lt;br /&gt;- hey sevgililerim canlarım beni tanıyorsunuz değil mi her akşam hava durumlarını sunardım. görüyor musunuz bu kız ne yaptı bana. aaaahh ben ne yaparım şimdi ne yapacağım. siz beni tanırsınız değil mi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kafanın sesine durdu yoldaki bir kaç kişi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- gördünüz değil mi dedi kafa, tiz sesiyle ve ilgi çekmiş olmanın hastalıklı memnuniyetiyle. gördünüz değil mi ne yaptı bana. kötü kız. onu sevmiyorum o kötü kız. ama sizi seviyorum siz bana hiç böyle yapmazdınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;etraftaki herkes hipnotize olmuş gibi gençkızla kafanın etrafında toplanmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- mahfoldum ben aah mahfoldum, bir kafayı kim umursar. KÖTÜ KIZ! öldürdü beni. ben halbuki neler yapmıştım onun için. sizin için. yok siz iyisiniz, o kötü. &lt;br /&gt;gençkız sakin sakin elindeki kafayı seyrediyordu.&lt;br /&gt;etraflarına toplanmış kadınlardan biri usulca elini kaldırdı.&lt;br /&gt;kafa halinden memnun, gösterişli bir nezaketle kadına söz verdi.&lt;br /&gt;- sonunda ne oluyor.&lt;br /&gt;- neyin sonunda sevgili bayan. ne kadar naziksiniz. ilgilisiniz. gerçekten de bazı NANKÖR İNSANLAR GİBİ DEĞİLSİNİZ!!&lt;br /&gt;- bankacı çocuk var ya hani. o kızla evleniyor mu.&lt;br /&gt;- ah anladım siz tatile giren diziden bahsediyorsunuz. yayın saati 18:45. yönetmen...&lt;br /&gt;gençkız kafanın ağzını kapadı eliyle. kalabalık aynı anda bir yerlerine iğne batırılmış gibi sıçradı.&lt;br /&gt;kafa gençkızın elinin altından haykırmaya çalıştı ama kendini çantada buluverdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3.&lt;br /&gt;- sonra kendimi bağdatta buldum.&lt;br /&gt;- neden?&lt;br /&gt;- oranın daha küçük bir yer olduğunu düşünürdüm. annemle de orada tanıştım. ama ben gideceğim şimdi.&lt;br /&gt;- niye gelmiştin?&lt;br /&gt;- özlemiştim seni büyükbaba neden olsun.&lt;br /&gt;- neden?&lt;br /&gt;- çünkü gidiyordum.&lt;br /&gt;- nereye?&lt;br /&gt;- soru sorup duruyorsun.&lt;br /&gt;- gerçekten mi?&lt;br /&gt;- babama de ki büyükbaba, ben gidiyorum. bir gün olay anlatıcımla konuşuyordum. onun sıkıcı biri olduğunu düşünmeye başlamıştım. düşünsene.&lt;br /&gt;- nasıl sıkıcı?&lt;br /&gt;- inan büyükbaba sen bile ondan daha iyi yaparsın bu işi. hiç olmazsa kafana göre yorum yapıp durmuyorsun. sandalyeden kalkıyorum "gençkız korkuyla ayağa kalktı" diyor. pencereden bakıyorum "gençkız özlemle pencereden baktı" diyor. kapıdan çıkıyorum "gençkız düşünceli düşünceli kapıyı açtı" diyor. bir gün sıradan bir karar veriyorum "gençkız cesaretin gözünü çıkardı" diyor. sanki bir şey düşünmeden bir şey hissetmeden hiçbirşey yapamazmışım. ya da onun gözünden hiçbir şey kaçmazmış. ya da onun tek görevi benim lanetolası düşüncelerimi, hislerimi lanetolası bir mübaşir gibi bağırmaktan ibaretmiş. kendini tekrara düştü biraz, anlayacağın. o yüzden beni tiftikleyip durdu. bir olay anlatıcısı haddini bilmeli bence. kendini yenilemeyi de. onu kovmadım tabi. ama benim hakkımda konuşmasını yasakladım bir süre. başkalarını anlatıversin şimdilik.&lt;br /&gt;- beni neden anlatmıyor?&lt;br /&gt;- bilmiyorum, belki de soru sorup durduğundan büyükbaba. &lt;br /&gt;yaşlı adamın alnı buruştu. &lt;br /&gt;- sıkıyor muyum ben onu?&lt;br /&gt;- hayır büyükbaba hiç sanmıyorum.&lt;br /&gt;- çantanda ne var öyle kıpırdayıp duruyor?&lt;br /&gt;- hiç .&lt;br /&gt;- kedi mi buldun yine?&lt;br /&gt;- hayır büyükbaba.&lt;br /&gt;- e peki ne var?&lt;br /&gt;- bir.. şey var büyükbaba. kafa. kafa var.&lt;br /&gt;- kafa mı? ne kafası?&lt;br /&gt;- kafa işte büyükbaba, kafa. Televizyon insanı kafası.&lt;br /&gt;yaşlı adam merakla devam etmesini bekledi. gençkız ses etmeyince uysalca sordu. &lt;br /&gt;- nasıl bir kafa erkek mi?&lt;br /&gt;gençkız bezgince...&lt;br /&gt;- çıkarmayacak mısın? dedi yaşlı adam.&lt;br /&gt;kafa çıktığı gibi derin derin nefes aldı. artık daha az cırlayan sesiyle konuşmaya başladı.&lt;br /&gt;- ah beyefendi dedi karşısındaki ihtiyara. yani bugünlerde nefes almak bile nimetten sayılıyor. ki, tam şekilde şöyle kollu bacaklı dolaşmak nerde kaldı. ama siz farklısınız. şimdiye kadar gördüğüm hiçbir izleyiciye benzemiyorsunuz. ah ne kibar bir beyefendi, bugünlerde böylelerine pek rastlanmıyor. vurguladığı son cümleyi söylerken kaprisli bakışlarla ellerinde durduğu gençkızı işaret etti. &lt;br /&gt;- sen kimsin?&lt;br /&gt;- efendim aslında beni tanıyorsunuz. her sabah köşe yazılarını aktarıyorum. gündemdeki gelişmeler. yeni yayın döneminde daha güçlü daha aktif daha dinamikiz. ilkemiz gerçekleri saptırmadan dürüst, ilkeli ve....&lt;br /&gt;- nerelisin?&lt;br /&gt;- bunu hatırlamıyorum. ama önemli olan geçmişimiz değil. çok önemli işler yaptık ama biz gözümüzü geleceğe çevirdik.&lt;br /&gt;- karın var mı evli misin?&lt;br /&gt;- meraklı bir beyefendi dedi gıcırtı gibi bir kahkahanın ardından. kibar beyefendi meraklı beyefendi. öz be öz türküm ben. gurur da duyuyorum türklüğümle. ne mutlu türküm diyene!&lt;br /&gt;gençkız tekrar çantaya tıktı kafayı.&lt;br /&gt;- nerden buldun bunu? memleketi neresiymiş? laz mı gürcü mü manav mı ne yani?&lt;br /&gt;- babama de ki, şu şeyi de... kafayı da yanımda götürüyorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;4.&lt;br /&gt;- bu hale gelmek kırkdört yılımı aldı düşün ki daha otuzumda bile değilim. ilk zamanlarda kendimde bulduğum bazı tuhaflıkların yaşımla ilgili olduğu düşüncesi beni oyalayabiliyordu. orta çağda da yaşadım bir süre ama onların da beni sevdiğini pek sanmıyorum. çin'e bile gittim. bir sürü şey düşündüm ama hiçbirini yapmadım. anlıyorsun ya. dışarı çıkmak istiyorsun çıkamıyorsun. içeri girmek istiyorsun giremiyorsun. kendine bir tercüman tutmak gibi. renkleri tasvir ediyor. şöyle başlıyor mesela. "o gün hava çok güzeldi." kendini kaptırabilirsin, kimse önüne geçemez. "hava çok güzeldi, kuşlar çok güzeldi, mavi gökyüzü, kızlar, oğlanlar hepsi çok güzeldi. genç kızın aklı karma karışıktı." bunlar insanın tepesinin tasını attırabiliyor. çünkü ancak geçmişin hikayesi yazılabilir. gelecek hakkında yapılan en sıkı tahmin bile bir zaman kaybı benim için. ama ben bunu söylemiyorum. şimdi diyorum. şimdi hakkında kimse bir yorum yapamıyor. bir el kitabı aramıştım. aynaya bakınca gördüm. eşyalarımın arasında tespit edemediğim bir noktada duruyordu. arkamı dönüp bakınca nesne kayboluyordu. şu ünlü matematikçinin ızgara illüzyonu gibi. bunun aynanın içinde benim frekansımı bozmakla meşgul bir şeytanın işi olduğunu anladım ve hemen toparlandım. nesne tekrar belirdi. içimde bir başka ses konuşuyordu. diyordu ki: ruhunu bana sat. ona şöyle demeliydim: sen kimsin. ya da şöyle: ne karşılığında. ya da şöyle: ödünç versem? ya da şöyle mesela: benim ruhum yok. ya da şöyle: benim ruhum nerede. hepsini teker teker düşündüm ama hiçbirini yapmadım. bu şeytanı afallatacak bir şey düşünmem icap ediyordu. sonra vazgeçtim ve dedim ki bir kitabı okuyayım sonra bakarız ruh mu satacağız ne yapacağız. ama aslında ben şeytana talibim. şöyle. şeytanın ruhuna talibim ben. beni yolumdan saptırabilecek değil, yolundan saptırabileceğim de değil. en sıkı tahmin şeytandan geliyor. bu yüzden işte.&lt;br /&gt;kafa sakin sakin bakıyordu. gençkızın ağzına kat kat yapıştırdığı koli bandının altından sadece bir kaç homurtu sızdırabileceğini anlayınca ses çıkarmaktan vazgeçmiş tembel tembel etrafına bakınmaya başlamıştı. kız arada bir çenesine bir yumruk sallıyor kendisini dinlemesine imkân tanıyordu kafanın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- şimdi seninle bir yere gideceğiz. berbat bir dinleyicisin. konuşmaktan başka bir iş bilmiyorsun. konuştuğun da bir şey olsa bari. gittiğimiz yere kafa sakinleştiren bir yer demiyorlar. ama diyecekler. hemen sulanma. senin için değil orası. orada ağzını açacağım ve konuşabileceksin. ve diyeceksin ki burası kafa sakinleştiren bir yer. sana inanırlar. ve üstlerine gaz döküp yakacağız. gözlerin parladı hemen ne biçim bir şeysin sen. kimseyi gaz döküp yakmayacağız sevinme öyle. orada bir nutuk atacaksın işte buna sevinebilirsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5.&lt;br /&gt;- sevgili hortlaklar, can sıkıcılar, ölü yiyiciler, zebaniler, ruhlarını taksitle kiralayanlar bakın bakayım bir bana. sizin gibilerini hiç görmemiştim, gerçekten harikasınız. burası kafa sakinleştiren bir yer. ödleğin teki -kafa gözüne bir yumruk yedi- bir salak -bir yumruk daha yedi- neyse, birisi işte -korka korka gençkıza baktı- aslında o benim dostum değil. onun gibi birini hiç görmemiştim. ama sizin gibi değil. sizler harikasınız sizin gibisini de hiç görmemiştim. o kişi bana buranın kafa sakinleştirici bir yer olmadığını söylemişti. kafası olanlar için değil de kafalar için, anlatabiliyor muyum. öncelikle burası harika bir tatil merkezi bunu size söylemeliyim. hava harika manzara harika. aranızda bir kaç sanatçıyı görebiliyorum. siz menekşe gözlü bayan, yanınızda yeni bir bey görüyorum. acaba nefes alan bütün erkekler var mı listenizde? hani bir kafa olduğuma sevineceğim neredeyse. gittiğiniz dans dersleri de malesef yeterli olamamış hala yürümeyi beceremiyorsunuz. hahahahha -gözüne yumruk yedi- neyse buraya bir şey söylemek için geldim sonra da sizi eğlencenizle başbaşa bırakacağım. bir yarışma başlatıyoruz yeni yayın döneminde seyredebileceksiniz. bu yarışmaya katılmak isteyenler için az sonra kayıtlar başlayacak. ama endişeliyim çünkü biraz beyin gerektiriyor. hahahahha. esprilerimi anlıyor olmanız ne güzel bayanlar baylar. gerçekten harikasınız. uzatmayayım. yarışma için bir ayna gerekiyor. hepinizin yanında olduğundan eminim. ee tabii gülüşler aksamamalı, sırıtışlar yamulmamalı değil mi? dikkatle gün boyu kontrol edilmeli. hahahha. yapacağınız şey şu. aynaya bakacaksınız ve bakacaksınız. bu kadar. kazananı biz açıklayacağız. ilginize teşekkürler. &lt;br /&gt;çoğunlukla insanlar ne işe yarayacaklarını bilmezler. tabi sizin gibiler değil siz harikasınız şimdiye kadarkiler içinde en iyi olanları sizlersiniz. dinlemeyi biliyorsunuz. siz ne işe yarayacaksınız? biliyor musunuz. bilmeyenlere söyleyeceğim. karşılığında şu odaya bir kaç kez girmeniz gerekiyor. içeride ne mi yapacaksınız? ne yaparsanız yapın. zaten girdiğinizde gördükleriniz aklınızı başınızdan alacak. çok beğeneceksiniz çok eğleneceksiniz istediğiniz de bu değil mi zaten? ama yok, bu beni ilgilendirmez. o odaya girin bana yeter. ne işe yaradığını bildiğini düşünenlerse tamamen yanılıyor. allahınız aşkına siz bunu nereden bilebilirsiniz ki. neyseki ben burdayım. zihin ışıtmak meşakkatli iş. cevaplarınızı tek tek alacağım. bu, ilkel metotlarla uzun süreceğinden lütfen cep telefonlarınızı ve leptoplarınızı elinize yakın bir yerde tutun. üşenmeyin efendim az sonra oylama başlayacak. bilenlerle bilmeyenler ayrılacak. ee hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu. bu kutsal kitabımızdan bir sözdü. ben müslüman biriydim. şimdi de müslüman bir kafayım. ben herşeyim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;6.&lt;br /&gt;- beni yanında götüreceksin değil mi. &lt;br /&gt;- evet kısa mesafe bir koşu yapacağız.&lt;br /&gt;- burada olacağımı nereden bildin?&lt;br /&gt;- bilmiyordum. &lt;br /&gt;- burada oluşumu kim tezgahladı?&lt;br /&gt;- bilmiyorum. düşüneceğiz.&lt;br /&gt;- aynam nerede.&lt;br /&gt;- sanırım onu yuttun.&lt;br /&gt;- içimde bir şey kıpraşıyor. bilmeliydim. bayağı komik bir şey.&lt;br /&gt;- kafa?&lt;br /&gt;- ayna.&lt;br /&gt;- seni sevmiyorum.&lt;br /&gt;- ben de seni.&lt;br /&gt;- ee aranıza girmek istemem ama şimdi ne olacak. bu arada ben kafayım. olay anlatan da bunaldı bu işlerden, çekti gitti. beni anlatacak biri de kalmadı. aslında belki de bu işi ben üstlenmeliyim. bir de şu nankör zırt pırt yumruklamasa beni ah gene yedim bir tane. otuz yıl önce bu işler böyle değildi. ben o zaman bir numaraydım. eğer o ara gelseydin zor yapardın bunları bana. bir film mi koyacaksın? mahalle toplanır ışıkları söndürür pıt pıt yer çay içer çıt çıkarmazdı. bir jilet mi satacaksın? şöyle derdin: melanet jiletleri çok güzel traş eder. alınız aldırınız. gider alırlardı. şimdi öyle mi? bir bardak satacaksan nuh tufanından girmen gerekiyor söze. kahrolsun kapitalizm. yaşasın emeğin özgürlüğü!&lt;br /&gt;- bu ne zaman girdi hayatına.&lt;br /&gt;- dedi gençadam. kafayım ben kafa. bu şekilde işler karışıyor şu anlatıcıyı getirsen de ben de kendi işime baksam.&lt;br /&gt;- ben geldiğimden beri burada. annem çocukluğunda tanımış. o zaman farklıymış. ama ben doğduğumda bile buradaydı. onunla büyüdüm. onsuz yapamam. ben de kafasını aldım geldim işte.&lt;br /&gt;- eve gitmeliyiz.&lt;br /&gt;- evet ruhumla ilgili bir kaç ayrıntı var.&lt;br /&gt;- ben evden ayrılırken yanımda bir kutu vardı. onu arayıp durmuştum. bulamıyordum.&lt;br /&gt;- benimkisi el kitabı. &lt;br /&gt;- bağdatta düşürdüm. oysa hep floransada yitireceğimi sanırdım. (edremitliyim de ben.) delirdim. çıldırdım. sonra dünyayı dolaştım. devasa kahramanlar var. aklın almaz. bir sürü adamla tanıştım. film kahramanlarına benziyorlar. önemsiz laflar söylüyorlar ama kadraja hapsedilmişler sanki. hepsi çok özel adamlar baktığın gibi anlıyorsun. tolstoy'la bir kan davasına tutuşanından tut kibritten saraylar yapanına kadar.&lt;br /&gt;- tolstoy mu? bir kezinde onu soy adıyla çağırdığı için azarlanan bir öğrenci görmüştüm. sıkı tahminler yapan bir adamdan geliyordu hikaye.&lt;br /&gt;- ikisi de diğerini dinlemiyor. ikisi de ancak kendi sesini duyuyor. eskiden ne güzeldi. ben konuşurdum herkes susardı. herkes susardı ben konuşurdum. bu ne manyak bir karmaşa.&lt;br /&gt;- eve gitmeliyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7.&lt;br /&gt;- sevgili bayım. size bayım mı diyeceğim, ne diyeceğim bilmiyorum. size şeytan derken hakaret etmişim gibi geliyor. tabi biliyorum, siz şeytan olduğunuza göre bu bir hakaret olamaz. nasıl ben gençadamsam siz de.. her neyse. sizi henüz göremiyorum. çünkü aynamı yuttum. bağdatta yitirdiğimi zannettiğim kutum da meğerse gençkızın midesindeymiş. o kutuyla ne kadar seyahat ettim bilemezsiniz. herşey bir bedenin televizyondan odanın ortasına düşmesiyle başladı. beden diyorum çünkü kafası yoktu. aptal aptal odanın ortasında bir kaç kez döndü durdu, yalpaladı. kabul ediyorum, bu biraz saçma bir aşk hikayesi oluyor, ama en rasyonel tespitler sizden gelmiştir. buna şaşırmayacağınızı düşünüyorum o nedenle. bedene bir şeyler sordum. el kol sallamaktan başka bir şey yapamadı. dans etti. kafasız bir adamın böyle figürler yapacağına inanamazsınız. o arada benim aklım sizinle ve kutuyla meşguldü. aynaya bakıyordum bir kutu görüyordum dönüp baktığımdaysa ortadan yokoluyordu. herkes hikayeye aşina olduğuna göre bu kısmı uzatmayacağım. ve sizinle bir anlaşma yaptık. şartları koymadan. şimdi şartları koymak üzere buradayım. benden ruhumu istediniz. aşık olduğum havvakızından da. bir araya geldik ve düşündük. kafayla bedeni bir araya getirmenin en iyi fikir olacağına karar verdik. biraz şaşkın ikisi de. kafa durmadan bedene bir şeyler anlatmaya çalışıyor. kendi bedeni olduğunun farkında değil hala, onu bir izleyici sanıyor galiba. ama yakında düzelirler. bu birleşme bize bir çok şey anlattı. ve anladık ki genç kızla genç adam bir araya gelirse ömürlerinin sonuna kadar mutlu yaşayamazlar. önce birbirlerinin intikamlarını almalılar birbirlerinden. bu nedenle sevgilim adına size son sözümü söylüyorum. yusuf kadar güzel olan bir şey varsa o da aynadaki aksidir. kendime baktıkça sevgilim çoğalacak. ayna içinde ayna, akis içinde akis. ve sevgilim saniyelere anlara bölünmüş olacak. böylelikle hatırlayacak kendini. şimdi bunca karmaşanın arasında yusufun ne işi var diyeceksiniz. hayır bütün bunlar rating için değil ama ne yapalım ki bizim ruhumuzun lisanı böyle.  planlarımızın tamamı sizden ve kendimizden alacağımız intikamın bir parçasını oluşturuyor. büyük bir parça. el kitabını da buraya bırakıyorum. işine pek yaramamış çünkü okumayı bilmiyor. yalnızca bakmayı, görmeyi ve izlemeyi biliyor. varlığınızı yadsıyamayacağımızı zaten biliyorduk. ama aksimizi sizden almadığımızı da öğrenmiş bulunuyoruz. o kadar da salim bir ayna sayılmazmışsınız. şimdi midemizdekileri kusup kısa mesafe bir koşuya çıkacağız. tabi siz de bizimle artık.&lt;br /&gt;gençadam kolunu televiyonun içinden uzattı. düğmeyi çevirdi. televizyon kapandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*: icra ve bestesinin kime ait olduğunu bilmediğim bir flüt gitar düeti.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-472056799739552152?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/472056799739552152/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=472056799739552152' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/472056799739552152'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/472056799739552152'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/imkmu.html' title='İMKMU*'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-6972961015557971286</id><published>2008-07-01T09:43:00.001-07:00</published><updated>2008-07-01T09:48:45.253-07:00</updated><title type='text'>KARŞILAŞMA</title><content type='html'>“ Ey acım sakin ol ve artık rahat dur&lt;br /&gt;    Akşam olsun diyordun bak oldu işte. ”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kaçışın bir sonu olmadığına inanmaya başladım. Merhamet edeceğin kişiyi seçme şansın olamıyor her zaman. Eğer kaçan bensem, durup burada bekleyen kim? Hayır bunu düşünmeyeceğim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geri dönüş için ufak bir karşılama hazırlamış olacağım yine de. Hayat üzerine bir an düşündürebilecek kısa ve özlü bir karşılama. Elimden hiç daha fazlası gelmedi.. ben henüz elimden ne gelir onu bile bilmiyorum... saçmaladım öyleyse. Kabul ettim ve yerime oturuyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzak bir tarihte bir yabancı gelip saati sordu bana. Verdiğimiz milyonlarca ufak karardan birini verip gülümsemişim cevaplarken. O zamanlar bilmiyordum ama iflah olmam artık... canım acıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun kendi içimde seslendiğim bir adı var mı? Düşünüyorum... hayır yok. Öyleyse bulmalı. Biraz daha kendimle cebelleşip uyumayı planlıyorum. Yarın yepyeni bir gün olmayacak. Bu ülkedeki pek çok insan gibi ben de biliyorum bunu ve yorgun dalıyorum uykuya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyandığımda yanımda bir not buluyorum. Saat 11:50. Bir düğün fotoğrafının arkasına yazılmış. Fotoğraftayım. Düğündeyim ve sekiz yaşındayım. Üstümde beyaz puantiyeli pembe bir elbise var... “kuru temizleyiciye babanın ceketini bıraktım almayı unutma. Kemal aradı.. arayacakmışsın.” Bu dolaylı emir beni aniden normal bir başlangıca itiyor. Dün verdiğim kararların hepsini unutmuşum.. İçimde zerre zehir taşımıyorum. Gidip kahve için su ısıtıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat 14:30. Odamdayım. Odamın karışık hali pek manasız gelen bir huzursuzluk yarattı bende. Görünüşü kurtaracak kadar toparladım. Huzursuzluğum geçmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ek: on dakika sonra. Huzursuzluğum saatin zilini beklemeye benziyor. Saati sekize kurarsınız.. uyandığınızda yedi buçuktur. Uykunuza dönersiniz ama aklınız saattedir. İçinizi kemiren şey uyuyamamanız değil saatin bir türlü çalmamış olmasıdır. Huzursuzca uyanmayı bekliyorsunuzdur ama aslında bir daha hiç uyumamışsınızdır. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odamdayım. 17:57. &lt;br /&gt;Kemal aradı. Notlarım ondaymış ve bugün çıkarsam kendisinden alabilirmişim. Bekliyormuş. İstanbuldan kuzeni gelmiş. Benimle tanıştırmak için can atıyormuş. Telefonu ona versin miymiş. Huysuzca reddediyorum. Bütün gece uyumadığımı, ayrıca telefonun şarjının bitmek üzere olduğunu, notları alması için kardeşimi göndereceğimi söylüyorum. Kuzenini çağırıyorum sonra telefona. Bir kaç çarpık kelime sarfediyorum.. hatırlayamadığım şeyler.. bitkince kapatıyorum telefonu. Caddedeki sesler hazırlıkların habercisi. Akşama havai fişek gösterisi var. Çılgınca bir fikir getirmiyor aklıma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Odamdayım. Akşam olmak üzere. Saat 19:27. Elimde kartvizitler duruyor. Hep cüzdanımda taşıdığım kartvizitler. Çoğunun adı bir ışık yakmıyor zihnimde. Bir kaçını buruşturup ya da yırtıp atıyorum. Ercan inşaat. Taahhüt-müşavirlik mühendislik mimarlık san ve tic. Ltd. Şti. Tel. Çağrı. Cep. E-mail. İcq. Arkadaşım olmalı... blue art centre.. bir açıklama yazmıyor.. sadece telefonlar telefonlar...gül gelinlik.. gelinlik abiye... vesaire vesaire. Hürmüz çiçekçisi. Bir çiçekçiden kartvizit almış olabilir miyim.. nasıl elime geçmiş olabilir. Çiçekçilerin kartvizitleri olmamalı. Yine de atmıyorum. Cüzdanımdaki yerine sabitliyorum karviziti. Araya karışmış bir tren saatleri tarifesi. Bunu da önemli evrak bölümüne yerleştiriyorum cüzdanımın. &lt;br /&gt;Saat 19:40. Akşam olmak bilmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Radyo. Televizyondan naklen 21:00 haberleri. Meclisteki yeni oluşum yine ortalığı karıştırdı sayın seyirciler. Bu adamlar ne yaptıklarını bilmiyor sayın seyirciler. Sayın seyirciler uyumayın, bi daha da bunlara oy falan vermeyin. Borsa yine düştü sayın seyirciler, hep bunların yüzünden. Dolar da vurdu tepeye. Evet beğendiniz mi yaptığınızı. Neyse efendim sayın seyirciler, başka kanala geçmeyelim, az sonra spor haberleri. &lt;br /&gt;Dışarıdan havai fişek sesleri geliyor. Bu gece sivrisinekler için ilaçlama yapılmayacak. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;22:30. O gün saati hiç sormamasını dilerdim. Çekmecemi açıyorum. Yeşil ve pırıltılı bir şey sesleniyor karanlıkta bana çekmecemden. Elime alıp serinliğini duymak istiyorum cam şişenin. Kıpırdayamıyorum oysa... odamın bir yerinden bir şarkı geliyor. Gözümüzün ucuyla bir şeyler gördüğümüz ama dönüp baktığımızda hiçbir şey bulamadığımız anlardan... adam detone sesiyle country seslenişiyle yapışıyor duvarlara... gözlerimi kapıyorum. Soluk soluğa, “geçmiş günler güzeldi” diyor.. “geçmiş günler güzeldiiiiii geçmiş günler güzeldiii ve biz seninle sevgilim ve biz seninle sevgilim hani yürürdük yollarda ve biz seninle sevgilim hani yaşardık aşkııı ooooo geçmiş günler güzeldiiii....” avuçlarım terliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gardırobun arkasından, çekmecelerin diplerinden, yatağın altından, kitaplığın elimi uzatamadığım yerlerinden kötü kötü kokular geliyor. Anılar bunlar. Sabit fikirli belgeler. Bu odada duramam artık... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Koridora geçiyorum. Detone şarkıcının sesi takip ediyor beni: “ooo biz seninle sevgilim dolaşırdık kırlardaaa ooo sevgilim seninle biiiz kıskandırdık aşıklarııı ooo biz seninle sevgiliiim baharı yakalardık ooo geçmiş günler güzeldiii....geçmiş günler güzeldiii...” arkamı döndüğümde hiçbirşey bulamıyorum. Nemli duvarlarım biz bir şey yapmadık der gibi duruyorlar orada. Çekmecem yarı açık.. ve şarkı... şarkı filan yok burada.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;01:02. Kapı çaldı. Açıyorum. Karanlıkta seçemiyorum yüzünü. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;01:-- Sokak. Yüzümüz caddeye dönük. Yerde el ilanları var. Gözlerimi kaparsam sonbaharı hatırlayacağım.. bu düşüncemi anlayıp hafifçe dirseğimden dürtüyor beni. Saat kaç diyorum. Geceyarısını geçti herhalde diyor. Yürüyoruz. Sokak bitmek bilmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- o berbat şarkıları dinlemeye devam ediyorsun.&lt;br /&gt;- Şarkı çalmıyordu. (telaşla)&lt;br /&gt;Gülümsüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden durup kendime döndürüyorum onu. Hala göremiyorum yüzünü.. &lt;br /&gt;- şarkı gerçekten çalmıyordu.  &lt;br /&gt;- (Duraklıyor) Caddeye bak.&lt;br /&gt;Halay çeken bir grup. Kahkahalar atan, ter içinde kalmış, hoyrat bacak savuruşlarıyla delikanlılar. &lt;br /&gt;- saat kaç? (diretiyorum)&lt;br /&gt;Başını eğiyor. Yüzünü göremiyorum.&lt;br /&gt;Keder çıkıyor boğazından.&lt;br /&gt;- bilmiyorum.&lt;br /&gt;- Beni almaya geldin.&lt;br /&gt;- Geri dönüşü yok.&lt;br /&gt;- Dikkatle bak bana. (gülümsüyorum)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;--:--. odamdayım.&lt;br /&gt;Elimdeki yeşil eczayı çekmeceye koyuyorum. Yüzümdeki paramparça ifade hep orada kalacak. Artık bakmadan görebiliyorum bunu... göz ucuyla gördüğüm, dönüp baktığımda göremediğim kendim.&lt;br /&gt;Saatin zili çalıyor.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-6972961015557971286?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/6972961015557971286/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=6972961015557971286' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/6972961015557971286'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/6972961015557971286'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/ey-acm-sakin-ol-ve-artk-rahat-dur-akam.html' title='KARŞILAŞMA'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-2025291532047952002</id><published>2008-07-01T09:41:00.000-07:00</published><updated>2008-07-01T09:42:23.376-07:00</updated><title type='text'>KAĞIT</title><content type='html'>bulduğum onyedinci notta diğerlerinden farklı bir şey vardı. bu kez bir tek kelime yazmıyordu o buruşuk kağıtta. şimdi ilk kurduğum cümlede belki kendime belki ona haksızlık ettiğimi düşünüyorum. bulduklarımın not olduğunu da nerden çıkardım. not filan değiller. sadece bir kelime yazıyor. sonra bilmiyorum napıyor. buruşturuyor tabi ama öncesinde ne var? bilmiyorum. buruşturuyor. atıyor. yolda yapıyor hepsini. belki benim yolum. belki onun yolu. ben işe gidiyorum ve o gittiğim saatin her zaman çok erken bir saat olduğunu düşündüm. öyle ki arada bir simitçiye rastlarım hepsi bu. gece vardiyasındakiler çoktan evlerine dönmüş oluyor. öğrenciler ve memurların uyanmasına da saatler oluyor. bu berbat işe niye girdim ki sanki. aklım karıştı şimdi ne diyordum ben. notlarından bahsediyordum. hayır not değil onlar. bir kelime yazılmış sonra buruşturulmuş kağıt parçaları. aralıklarla yapıyor bunu. daha doğrusu yapıyordu. ilk bulduğum kağıdın ardından ikinciyi bulmam için üç gün ve bazı tesadüfler gerekti. doğrusu bunun bir eylem olduğunu düşünmemiştim ilk gün ve sonraki üç gün. sadece bir rastlantıydı. belki ilk gençliğinin mutsuzlukları gözünde büyüyen bir lise öğrencisi bir kağıda alelacele eğri büğrü harflerle çiziktirmişti o kelimeyi. sonra da buruşturup atmıştı. bu kanaate varacak kadar bile düşünmemiştim. altı üstü bir kelime bir buruşuk kağıt üzerinde. hepsi bu kadar. etraf her zamanki gibi o kadar sessizdi ki yerden bir kağıt parçası alırken görüleceğim ya da bundan utanç gibi bir şeyler duyabileceğim aklımın ucundan bile geçmedi. şimdi bile değersiz ihtimaller bunlar. eğildim. boynuma çapraz astığım çanta eğilince önüme düştü. onu geriye attım. yerden kağıt parçasını aldım. okudum. bir süre baktım kelimeye. sonra dörde katlayıp cebime koydum. bunu neden yaptım bilmiyorum. işyerime gidip masama yerleştim. dünkü gazeteleri okudum. o satlerde işyerimde bile kimse olmuyor. boş ve loş odada bir kaç tur attım her sabahki gibi. çay suyu koydum. bilgisayarın başına geçtim. önceki günden kalan işleri açtım. her zamanki gibi. sonra internete girdim. gazetelere ve haber sitelerine göz attım. midemde kıpırdanan bir şey vardı. ne olduğunu anlayamamıştım. sonra elim cebime gitti. yine gözlerim kelimenin üstünde kaydı dolaştı durdu. telefon çaldı. açtım. konuşurken kağıtla oynadım durdum. görüşme bitince de çöp sepetine yolladım kağıdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üç gün sonra aynı kağıt parçasından bulunca, ilk kez, yıllar boyunca ilk kez sabahları beni şaşırtan hatta mutlu eden bir şey olmuş oldu. kağıtta aynı kelime yazılıydı. sadece bir tek kelime. yine eğri büğrü harfler. yazarı hakkında tek bir fikir vermeyen bir kağıt, bir yazı. bu kez kağıda o kadar uzun süre bakmadım. ama onu atmaya hiç niyetli değildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;üçüncü not (not değil onlar. not değil.) dört gün sonra geldi. geldi diyorum buldum demiyorum. bunun kağıtları ısrarla bir not olarak algılamamla ilgisi var tabi. kasvetli sabahlara sahibim. buna bağlıyorum. kağıt buruşmuştu eğri büğrüydü harfler. ve yine bir tek kelime vardı. bu kez ciddi olarak bir merak sardı içimi. birinin bu kağıdı aldığını, kurşun kalemin küt ucuna parmağını bastırdığını, belki de bir kitap üstüne kağıdı koyup o eğri büğrü harfleri yerleştirdiğini ilk kez o gün gözümde canlandırdım. düşüncenin yolunu açmıştım. acaba işe mi gidiyordu o da benim gibi? ya da okula gidiyordu belki. belki de buralarda bir yerde oturuyordu. geceleri uyumuyordu mesela. cam kenarında bir sürü şey yaparken arada bir kağıda bir şeyler yazıp camdan dışarı atıyordu. hem de çöpçülere yakalanmadan. ama belki de bu sadece bir rastlantı değildi. belki de biri bu kağıtları yalnızca benim için yolumun üzerine koyuyordu, atıyordu, iliştiriyodu, saklıyordu belki. bir saniye. neden inatla onun bir evi olduğuna hükmediyordum? belki de bir evsizdi. köprüaltındakilerdendi belki. belki sahildeki sandalzadelerden. belki de işi olmayan kimsenin geçmediği, adının yazdığı tabelaya kimsenin bakmadığı, o şöhretsiz ara sokaklardan birinde yaşıyordu. sokakta. bir gece lambasının altında. bu son ihtimalin üzerinde durmadım. göze hoş görünüyordu ve sırf bu nedenle ciddiye alınmayı beklemeliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o gün işe gitmedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ertesi gün de gitmedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ve daha ertesi gün de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kimseyi ne aradım ne de kimseye bir not bıraktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;içim içimi kemirdiği halde o kağıtlardan bir tane daha var mı diye bakmak için o aynı saatte o aynı yürüyüşü yapmadım. bütün bunlara neden neydi bilmiyorum. film koptu denir ya. onun gibi bir şey. altı yıl sektirmeden, aynı saatte kalk, aynı zayıf aydınlığı yetersiz bulup florasanı yak, aynı lavabo aynasında yüzüne su vur, dişlerini fırçala, aynı gergin uykuya doyamamışlıkla geceden sandalyenin üzerine koyduğun elbiselerine bak, aynı alışkanlıkla giy, aynı baygın bakışla caddeye çık, aynı sessiz üç saniyeyi geçir kapı önünde, aynı boş sokağı yürü ve yürü ve yürü. ve buna gıkın çıkmasın. buradan anlaşılıyor ki geçmişte kurduğum onca hayale, idealistçe attığım naralara, boşkafalı ve salak biri gibi hayatımın tam da benim istediğim gibi olacağına olan inancıma rağmen, "ve olaylar gelişti". bir işkolik oldum. zihninde, bir ayyaş olup bütün gün kaygısızca sokağın ortasında yatabilme ihtimalini beslerken, üzümleri zararlı haşerattan koruma departmanı başkan yardımcısı olmak gibi bir şey. hayalini gerçekleştirdiğine dair beslediğin şapşalca inanç. bunları neden altı yıldır düşünmediğimi bilmiyorsam şimdi neden düşündüğümü de bilmiyorum. aslında bilinçli karar noktalarını kaybettim. bütün bunları bilmediğim gibi neden bunları seçtiğimi hatırlamıyorum da. &lt;br /&gt;bütün bu önemli meseleler bir yana en azından gün ortasına doğru bir telefon edip işyerine ben hastayım, gelemeyeceğim diye bir bahane uydurabilirdim. hayat dediğimiz bütünü oluşturan bu minik incelikler değil midir? ve ailemize aşklarımıza projelerimize gösterdiğimiz sadakatten fazlasını bu inceliklere göstermez miyiz? en istikrarlı olduğumuz konular bu tür hesaplar değil midir? bilmiyorum. yapsaydım belki de iyi olurdu. ama yapmadım. yapmadım çünkü... çünkü... yapmadım. bu kadar basit. bunun o kağıtla da yazılanla da bir ilgisi yok. belki var. ama.. hayır yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;dördüncü gün işyerime giderken yolda o kağıtlardan iki tane buldum. aynı kelime yazılıydı tıpatıp birbirine benzeyen harflerle. farklı yerlerdeydi. biri daha nemliydi. demek ki farklı zamanlarda bırakılmıştı, ya da fırlatılmıştı, ya da koyulmuştu ya da iliştirilmişti. bilmiyordum. üzerine düşünmeye değerdi. ama sadece bunlar değil. kağıt avuç içi kadar. yuvarlakımsı yırtılıyor. kareli bir defterden. belki bir okul defteri. belki bir ajanda. koyu renkli bir kurşun kalemle yazılıyor. hepsi bu kadar. ha bir de kağıtların bazılarında bir kurşun kalem lekesi oluyor. karakalem çalışan bir ressamın heryere bıraktığı şu yarımyamalak parmak izleri gibi bir şey. sadece bir kaçında var bu izlerden. başkaca hiçbirşey yok. ve o kelime.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yedinci kağıttan sonra aralıklar bir düzene girdi. önce gün aşırı sonra hergün bulmaya başladım. alay ediliyor olabilir miyim? dünyada en kolay şeyin benim aklımı karıştırmak olduğunu bilen bir tanıdık bu işi yapıyor olabilir mi? elbette olabilir. dünya üzerinde sayısız ihtimal var. yine de böyle değil. beni tanıyan (gerçekten tanıyan) hiçkimse uykusuna bu zahmetli aralığı verip kargalar bile kalkmamışken üstünü başını giyinip bir de geçtiğim yola benden bir kaç dakika önce ilişip o kağıtlardan birini bırakmaz. beni gerçekten tanıyan herkes bilir ki böyle bir şeye değer vermem ben. ama elbetteki yanılır. tecrübeme dayanarak söylüyorum, hakkımızdaki en doğru kanaate uykusuz ve bezgin bir yabancı varabilir. bir yabancı için ihtimaller yoktur, sadece kesin yargılar vardır. öte yandan ben de bu tanıdıklarım hakkındaki ihtimaller konusunda yanılıyor olaiblirim. her neyse. dönüyorum yabancısı olduğuma. onyedinci kağıdı da bulmuş vaziyetteyim. ve aslında kendimin bile bilmediği şekilde elbette onun hakkında bir fikre, hayır, bilgiye sahibim. ilk günden edindim hem de bu bilgiyi. ama yine de bunu kendimle paylaşamayacak kadar isteksizim. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o karanlık akıl. şimdi nerede olursa olsun, uyuyor da olsa uyanık da olsa, aç ya da tok, sıkkın ya da ümitli. işliyor. aklı. fırıl fırıl işliyor. beni izliyor. kağıtları ilkin gizliyordu. ne bileyim. mesela ilk gün bir mazgaldan düştü düşecekken bulmuştum. sonrakinde büyük çöp biodanlarından birinin tekerleğine sıkışmıştı. ama sonraları artık merakımı uyandırmasına gerek kalmadığı için neredeyse gözüme soktu o kağıtları. sanki ilham olunmuş gibi elimle koymuşçasına buluyordum. onun sahici bir aklı var. ve o kelime. boşa seçilmiş değil elbette o kelime. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;onyedinin bir anlamı vardı geçmişte. hatta benim için çok anlamlıydı. bu da mı rastlantı. belki ilk kez evet. onyedinci kağıdı çantamda buldum. ve sadece bir tek kelime yazmıyordu. bu da mı rastlantı. eh. belki evet belki hayır. kağıtta iki kelime yazıyordu. parmaklarımı o kağıttan uzak tutamıyorum. kağıtta iki kelime yazıyordu. ve eğri büğrüydü harfler. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;işi bırakacağım.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-2025291532047952002?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/2025291532047952002/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=2025291532047952002' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/2025291532047952002'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/2025291532047952002'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/kait.html' title='KAĞIT'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-3681812299887785576</id><published>2008-07-01T09:36:00.001-07:00</published><updated>2008-07-01T09:36:21.870-07:00</updated><title type='text'>KAYIP</title><content type='html'>aklına beş yıl öncesinin kederli kızı geliyor. şimdi daha iyicesin. aklın daha iyi alıyor bir şeyleri. daha az acı geliyorsun kendine, daha müsamahalısın. kendini acımasızca eleştirsen de diğerlerine gösterdiğin merhametin hiç olmazsa birazcığını artık kendine de gösterebiliyorsun. yine de o beş yıl önceki kızı özlüyorsun. kibirli, hırçın, patavatsız kendini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;saatler geçiyor uyuyorsun. saatler geçiyor uyanıyorsun. umrunda değil artık hiçbir şey. tutunamamışlığın. işe yaramazlığın. tutukluğun. daha fazla canını yakıyor şimdi ama yine de daha az umursuyorsun. öğrendiğin bir şey var, sıkça söylüyorsun bunu kendine: "umut, aklımızın öngördüğü şeyleri önemsemeyişimiz, onlara inanmak istemeyişimizdir". zamanında kadere inanmayı beceremediğin için şimdi kader dediğin bir şeye inanıyorsun. bir boşvermişliğe. bir yapayalnız kalmışlığa. gerçekten yapayalnız. böylelikle yaşayabiliyorsun. böylelikle bazı dizilerin saatlerini ezberleyebiliyor, bir futbol maçının coşkusuna ayak uydurabiliyor, televizyonun karşısında bir kaç saat kendini unutabiliyorsun. böylelikle ailenle bir akşam yemeğine için çok sızlamadan, çokça daralmadan oturabiliyor, onların şakalarına gülebiliyorsun. hepsi yeni edindiğini yeteneklerin sayesinde. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;önceleri bir şey olmuştu. hayatının akışını değiştirebilecek bir şey. elinden tutup seni istediği yere savurmasına izin vereceğin bir sevgili. kibirliydin, bilmiyordun. hırçındın, bilmiyordun. patavatsızdın, bilmiyordun. sonra bunu anlatan biri de çıkmıştı karşına. sana bitmez huzursuzluğunu, yalnızlığını, kimsesizliğini, dilsizliğini farkettiren biri. doğru şekilde nasıl yaşanabilir, nasıl hor görmeden kendini ve onları, öylece bu yoldan geçilip gidilebilir, öğretebilecek biri. sevgiliyi terkettin. ona teslim oldun. şimdi buna şaşıyorsun. şimdi sana mantıklı gelen şeyler nasıl o zaman birer macera gibi görünmüşlerdi, afallayıp kalıyorsun. aklın almıyor. "yaşamak denen bu maceraya atılacağım. insanoğlunun teker teker taş döşediği bu yoldan ben de geçeceğim. nasıl yaşıyormuşsunuz bakalım ey insanlar. göreceğiz hakikatli bu çıban nasıl patlatılıyormuş. nasılmış enine boyuna düşünmek bir şeyi, doğum günü partileri, anneler, babalar, sevgililer günleri, nasılmış bir iş edinmek, sigorta poliçeleri, kasko ödenekleri, günü geçmemesi gereken senetler, o önemsiz şeyleri ölesiye önemsemek, hayatını çok katlı bir binada tüketmek nasılmış, nasılmış yaşamak dediğiniz bu sıkıcı tören, akıllı olmak, mantıklı olmak, hesapçı olmak, sizden biri olmak nasılmış, göreceğiz bakalım!" bu meydan okuyan sözler senin sözlerin. bunları dilin yanmadan söyleyebildiğine, tanrısal azamete tek kullanımlık bir kibri tercih ettiğine, nasıl olup da böyle bir yola girdiğine inanamıyorsun. şimdi biliyorsun ki bu yoldan geri dönmeyi istediğinde çok geç oluyor. daha az insaflı olsan kendine, bu yoldan geri dönmeyi istemediğini söyleyeceksin. tükenmişliğini bir şamar gibi vuracaksın yüzüne. onlar gibi olmanın her zaman tatlı bir yanı var çünkü. onlar gibi olmak, üzerine düşüneceğin kurgu dışı başka yolların olmaması demek. labirenti takip edip sondaki peyniri afiyetle yemek demek. labirentine aşık olmak demek. duvarlara, illüzyonlara bir bağlılık, bir bağımlılık demek. ne yaparsan yap, ne düşünürsen düşün, önünde birden fazla yol olmadığı için ben en doğruyu yaptım diyebilmek demek. işte buna tutuldun, işte buna tutundun. işte bununla savaşmadın. şimdi beş yıl önceki kız uykularını kaçırıyor usuldan. yine de edindiğin yeni yetenekler, tüm huzursuzluklarını labirentin bir parçası gibi göstermek için yetiyor sana. böylelikle aynı yalanlar, uykuna sızan kötü ruhları kovabiliyor.&lt;br /&gt;sana bir şeyler oluyor. bunu biliyorsun. hangi damarından bilinmez, bir güç zerkediliyor ruhuna. yaptığım yanlıştı demeye korktun yıllarca. şimdi asıl korkun, bu yanlışlara rağmen yaşamayı seçebilme ihtimalin. işte beş yıl önceki kız böyle süzüldü içine. bu şekilde tam da huzurlu bir uykuya dalacakken birden karşına bir gorgon gibi çıkıp haince göz kırpıyor, acımasızca kahkahalar atıyor. etrafına bakınıyorsun, yatağında doğruluyorsun, gözlerini kapayıp içinden beşe, ona, yirmiye, yüze  kadar sayıyorsun. gitmiyor. labirent diyorsun. labirentler diyorsun. uykuyu kafasına vura vura çekip alıyorsun. ama yine de biliyorsun. kız her geçen gün daha da yaklaşıyor. sesi gittikçe acımasızlaşıyor. sana bir sevgiliyi hatırlatıyor. bu labirentten kurtulmanın tek yolunun duvarlarda kendini parçalayarak yok etmenin olduğunu sen farkına bile varmadan kabul ettiriyor. buna dayanabilir misin? "burada bir kendini yokediş, başka bir yerde taze bir ben olmaktır." aklına soktuğu bu tatlı düşünceden daha fazla sakınabilir misin kendini? bilmiyorsun. umut denen bu huzur katilini, bu düzen katilini ne yapacağını bilmiyorsun. tamamiyle başka bir el tarafından, tamamiyle başka bir istencin nüfuzuna teslim edileceğin fikrine kolayca alışamıyorsun. korkuyorsun. uzattığın elin boşta kalmasından, beş yıl önceki kızın, kendini inandırdığın gibi labirentin bir parçası olmasından, eğer geri dönersen o eski sevgiliyi bu kez gerçekten öldürmekten korkuyorsun. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"bu kudret bana fazla. eğer elini tutarsam anlamadan unufak ederim parmaklarını. ben başka bir gezegende doğmuşum. başka bir yerçekimine ayarlı reflekslerim. ayaklarım külçe gibi. bastığı yerde hayatı yok ediyor. bütün çiçeklere yetim, tüm rüzgarlara sıkıcı bir engelim. senin hayaline adım bile atamam ben." bu sözleri hatırlıyor musun? kaç kez rüyalarında tekrarladın bu sözleri, hatırlıyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;duvarlara kuşkuyla bakmaktan vazgeçmeye hazırsın artık. hepsi senin, hepsi sana ait, hepsi sensin! biliyorsun bunu. kimseyi -önce kendini- işkillendirmemek için yolu takip edip peyniri yiyeceksin. sonra bir kapı açılacak yatak odana. uyku saati yaklaşırken pusuya yatacaksın. hem labirentin, hem kendinin icabına bakacaksın.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-3681812299887785576?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/3681812299887785576/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=3681812299887785576' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/3681812299887785576'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/3681812299887785576'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/kayip.html' title='KAYIP'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-3024242618207504599</id><published>2008-07-01T09:34:00.000-07:00</published><updated>2012-01-13T03:40:49.437-08:00</updated><title type='text'>KOKU</title><content type='html'>KOKU&lt;br /&gt;Şehir tramvay sesinden inliyor. Kız, türbenin dış duvarındaki parmaklıklı pencerelere yapışmış, dizlerinin üstünde dua eden bir çiftin yanından geçti. İleride kıraathane .. Gidecek ve oturacak. Geçmişin sakin kokusunu duyacak.&lt;br /&gt;Olmuyor .. Kıraathaneye sinmiş bu koku ... Bir başka... Ne yapsa kadın kahkahaları peşi sıra geliyor. Kadınlar gülüyor ona. O bir kız çünkü. Kıraathanede anlatılan bir hikaye... Kulak kesildi:&lt;br /&gt;Bir kız varmış köyün bütün delikanlıları kızın peşinde. Kadınlarsa kötü gözle bakıyorlar kıza. Diyorlar ki, bu kız pisliğin teki. Yollu bu! Kız kimseye aldırmıyor. Gömleğinden çözüyor iki düğme. Ve, geziyor, ‘sürtüyor’ köyün sokaklarında. Aç, kindar, hırslı, gururu kırılmış, özlemli, kıskanç bakışlar. Bakışlar kızın üstünde.&lt;br /&gt;      Kız en sonunda bir delikanlıya sunuyor kendini. Sensin, diyor. Seni seçtim. Genç bir demir işçisi bu. Kıza bakmıyor bile. Kız çözemiyor, kuruyor, hırslanıyor. Ama nasıl, diyor... Ve .. Ondan sonra orası yaşanmayacak bir yer haline gelmiş. Erkekler, kızın evi önünde altınlar verip mutlu geceler alıyorlar. Kadınlar solgun renksiz .. Beyaza çalıyor dudakları.  Öldürülecek bu kız diyorlar.&lt;br /&gt;Demir işçisi, geçmişinin utancını sırtlamış bir on yıl .. Ve sırtlamaya da devam ediyor. Bir günah işlemiş geçmişte hatırlayamadım şimdi. Meğer o yüzden hiç yaklaşmamış kıza.&lt;br /&gt;Hikayeyi anlatan kadın, bir erkeklere, bir kadınlara, bir de kıza dönüyor. &lt;br /&gt;Valla hatırlamıyorum gerisini. Ama delikanlı gidiyor galiba. Kız da hep orada .. Hiçbir şey değişmemiş ...&lt;br /&gt;(Bitmedi bu hikaye...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kız önündeki kahve fincanına gömülmüş. Bağıracak sonunda. Divanelerin büyülü ülkelerine gidecek ve dönüşü olmayacak. Korkuyor mu bundan, yoksa ferahlıyor mu bununla, kendisi de kestiremiyor bazen. Benim gibiler, diyor. ‘Sınıra geldiklerini düşünürler. Hep panik, hep hezeyan. Ama biliyorum. Olmayacak bir şey. O hikayedeki gibi .. Nereye gitsem, nerede dursam, hangi göğe baksam, o çılgın kahkahalar bırakmayacak peşimi. Yine de bir şey olmayacak.’&lt;br /&gt;Garson yanında tepsiyi düşürüyor. Kırılan bardakların sesi ... ‘Git buradan’ diyor herkes ona. (Sen buraya ait değilsin, olamazsın. Biz burada çok mutluyuz. Herkes çok mutlu. Sen yersizsin, yurtsuzsun. Uğursuzluğunu da getirdin bizim memleketimize. Kaşların hep çatık. Kırklık bir bakire gibi soğuksun) Hepsini duyuyor. Kadınların dumandan bulanmış gözleri, alkolden pembeleşmiş yanakları, önce kokulara bulanmış, sonra da artan rehavet ve gecenin yükselen dozuyla dağılmış saçları .. Hepsini bunlar söylüyor işte. Konuşurken dilleri sürçüyor. Nereye gitse bu yarım yamalak sözleri ve ta midelerden yükselen kahkahaları duyuyor.&lt;br /&gt;(Kaçacağım! Nereye olursa oraya! Ahır kokuyor burası. Pislik kokuyor)&lt;br /&gt;Kalkıyor ağır ağır. Soğukkanlı olmaya çalışarak. Titreyen elleri, hızla çarpan kalbi onu ele vermesin. Her şeyi bildiğini, içlerinden geçirdiklerini duyduğunu kimseler öğrenmesin.&lt;br /&gt;/Ayakkabılarını özenle seçti o gün. Tezgahtar ona bir sürü model gösterdi. Ama onun da gözünde gördü kız. ‘Biliyorum’ diyordu. ‘Senin gibilerden bir sürü geçti elimden.  Hepsi ayakkabı almaya geliyorlar buraya.’&lt;br /&gt;Topuklu-topuksuz, bağcıklı, ‘cırt-cırt’lı, kahverengi-siyah, demir ökçeli, plastik tabanlı, kauçuk, rugan, deri, ‘hakiki deri’ yüzlerce ayakkabı. Sonunda tezgahtarın gözlerine baktı ve anladı kız. İşte onun için yapılmış ayakkabıyı gösterme sırası gelmiş. Tezgahtar öyle baktı kıza. (Yeter artık, seninle oynadığım yetişir. Yine de sen kolay bir lokmasın. Uğraştırmıyorsun bile beni. ) Sonra kıza onun için yapılmış ayakkabıyı verdi. Hiç ses çıkarmayan, kimsenin varlığını hissetmesine izin vermeyecek bir çift ayakkabı. Gelmiş gitmiş kimse fark etmeyecek .../&lt;br /&gt;Kıraathaneye baktı. Kimse bakmıyor ona. Sanki o alay dolu bakışlar tahkir eden gülüşler ona değilmiş. ‘Kız sen bizi yanlış anladın, sana değildi. Biz aramızda gülüp eğleniriz öyle’ demeye getiriyorlar. ‘Kendiliğinden uydurmuşsun, kuruntu yapmışsın’ demeye. Anlıyor ...&lt;br /&gt;Dişlerinin arasından ‘hepsini anlıyorum’ diyor. İşte sonunda zaferini tutmaktan vazgeçti. (Anladım ha ha! Anladım. Duyuyorsunuz beni. Hep beni izliyorsunuz. Duydunuz dediğimi de. Ha ha! Lanet olasıcalar!)&lt;br /&gt;Kapıyı sakince kapayıp ayrılıyor oradan. Dudaklarındaki zafer gülümsemesi, kapının camında titrek bir iz bırakıyor. Sadece garson fark ediyor gülümsemesini. Yanındakine:&lt;br /&gt;Farklı bir kız, diyor. Diğerlerine nasıl baktığını gördün mü?&lt;br /&gt;Evet, acayip değil mi? Bayılıyorum ona.&lt;br /&gt;Alay etme, diyor yanındaki. İşine bak.&lt;br /&gt;Etmiyorum. Biliyor musun?&lt;br /&gt;Neyi?&lt;br /&gt;Kimse onun geldiğini bile fark etmiyor, ama içeri girdiği andan itibaren onu izliyorum. Bence o, buraya göre biri değil. Gitmeli buralardan.&lt;br /&gt;Haklısın, diyor yarım ağız. Demek sen de tanıyorsun onu ...&lt;br /&gt;Hıhım ..&lt;br /&gt;Peki öyleyse ... Kızı unutmuş, kırılan bardakların hesabına takılıyor gene aklı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-3024242618207504599?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/3024242618207504599/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=3024242618207504599' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/3024242618207504599'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/3024242618207504599'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/koku.html' title='KOKU'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-2027893980765714087</id><published>2008-07-01T09:33:00.000-07:00</published><updated>2008-07-01T09:34:33.669-07:00</updated><title type='text'>KOKUCU</title><content type='html'>Ellerimi ellerinin içine aldı. Bekledim ki gözleri buğulansın ilkin, sonra ellerime diksin bakışlarını. Boğazından ufak bir gürültü çıkarsın. Sonra komik bi şekilde üzülsün yüzü. &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Bir şey diyemiyorum&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; bakışıyla baksın. &lt;span style="font-style:italic;"&gt;Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt; desin sonra (diyemesin). Sonra başını avuçladığı ellerimin üstüne koyuversin.&lt;br /&gt;Hepsini yaptı. &lt;br /&gt;Ertesi sabah her defasında olduğu gibi yepyeni bir insan olarak kalktım. Aynanın karşısında durdum önce. Sonra bir avuç suyu yüzüme vurup saçlarımı arkaya doğru ellerimle taradım. (Saçlarım böyle berbat görünür ama daima iyi hissederim böyle yapınca.) Eldivenlerimin parmaklarını kestim. İlmeğin kaçacak gibi olduğu yerlere bir kaç düğüm attım. Dikiş iğnelerinin bulunduğu yere koymayı aklımda tuttum iğneyi. (Her defasında iğneleri nereye koyduğumu unutuyorum. Ve normal bir insan ömründe ayrılması pek gereksiz olan bir dikiş iğnesi bütçesi ayırmak zorunda bırakıyor beni bu.) Geceliğimi ve boynumdaki pırlanta taşlı zinciri çıkardım. (hayır bu benim yas ritüelimin dışında bir şey.) Koyu yeşilden bir takım ürettim giysilerimin içinden. Ve yürüyerek işe gitmeye koyuldum. Bu benim işyerimde ilk günüm oluyor. 3 ayda bir iş bırakıp yeni bir iş aramak zorundayım ben. Aslına bakarsanız genellikle 3 ay sürmüyor bile. Yine de beni en zorlayan kısmı bu değil.&lt;br /&gt;Her gün dışarı çıkıp insanların yüzüne bakmadan yollarda yürürüm. Baktığım yüzlerin bazılarında o işaretlerden birini görmemek için. Birine kazayla baktıysam gözlerimi kaşlarının arasından, göz altlarından, dudaklarının kıvrımlarından, avuçlarından (özellikle avuçlarından, parmak eklemlerinin iç kısmından) alamıyorum. Bu beni yoruyor. Baktığım herkesin ölüme bir zaafı oluyor. Yıllar boyunca bu tezi çürütecek tek bir kişiyle karşılaştım. O da bunun farkında değildi. Sanırım... genetikti.&lt;br /&gt;Her ezberlediğim yüz beni büyük bir acıya boğuyor. Şu filmdeki gibi. &lt;br /&gt;Çok yer gezdim yeteneğimi keşfettiğimden beri. Bu yeteneğimin beni mutlu edeceğini düşünmedim hiç. Sanırım kimse düşünemezdi bunu.&lt;br /&gt;Bir şeyin kokusunu alma yeteneği elbette insanın hayatında bir yerde işine yarar. Ne olursa olsun. Ama ben henüz işlevimin ne olduğunu tam olarak çıkarabilmiş değilim. Her neyse.&lt;br /&gt;İşyerinde en sevdiğim gün ilk günümdür. Asla ilk günde olmadı. İlk günler daima güvenlidir.&lt;br /&gt;Göreceğim bir yüzün hayatımı değiştirebileceğini sanmıyorum. Yıllardan sonra ümidim kalmadı buna. Camiler gezdim. Hocalara danıştım. İlim sahibi muhterem kişilere. Bazıları gerçekten de yüzünde bu izleri taşıdığını bilerek yaşıyordu. (Korkuyorlardı ama yine de kabullenmişlerdi bunu.)Ve sonra tabi.. ölüyordu. Onlara büyük saygı duydum. Aksini becermek mümkün değildi zaten benim için. Yine de hiçbiri benim ne olduğumu söyleyemediler. Hayattaki işlevimi. Yeteneğimle ne yapacağımı ya da onu nasıl defedebileceğimi. Bazıları isteyerek girmişti bu yola. Uyumayanlar yemek yemeyenler. Hepsini görebilirim.... &lt;br /&gt;Dinleyiciler var aralarında. Kiliseleri gezdim. Muhteşem tapınakları içindeki dinleyiciler. Göz kenarları... korkunçtu. Rüzgarın gücünü kullanıyorlar ve dinliyorlardı. Ama onların yanında anlattıklarım gücünü yitirdi. Sözlerim sündü. Anlatamadım. Temiz ve muhteşem şık kıyafetlerine bakmaya çalıştım. Herkes bir şeyler söyler. Herhangi bir şekilde. Onları dinlemek imkansızdı oysa. Ve onlara bakmamak. İmkansız. Beni beslediler. Beni daha çok, daha çok görme isteğiyle doldurdular. Belki de bu da çözüme gitmenin başka bir yolu. Ama karşılığında daha büyük acılar ve ömrümün yarısını istiyordu. Riske giremedim.&lt;br /&gt;Artık çözüm aramıyorum.&lt;br /&gt;Gittiğim her yerde izler görmekten yoruldum. İnançsızlıktan yoruldum. Bana boş boş ve gafletle bakmalarından yoruldum. Psikiyatrlardan, hocalardan, hahamlardan, temizlikçi kadınlardan yoruldum. (bakışlarımın, yorgunluğumun, eşyalarımın, takıntılarımın anlattıkları umurlarında değildi, ama yine de başkasının işlerine burnunu bu kadar sokmak isteyen başka kim vardır) İş değiştirmekten, ev değiştirmekten, dernek değiştirmekten, durak değiştirmekten, metroda yer değiştirmekten yoruldum. En çok ümit etmekten yoruldum. Bu sonuncu olsun demekten yoruldum. Bu kadar yıldan sonra bile biri bana tanıdığım birinin ölümünü haber vermek üzere ellerime dokunduğunda içimde kıyamet kopuyor. Artık neden demiyorsam da, ne olur bu son olsun diyorum hala. &lt;br /&gt;Ölümü yanımda mı taşıyorum. Onu bulaştırıyor muyum. Lanetliyor muyum birilerini. Yoksa sadece yüzlerinde ellerinde saçlarında ölümü mü okuyorum. Bilmiyorum. Ama ortada bir lanet varsa o da bana ait. Görme yeteneğimle lanetlendim ben.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;********&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu tanıdığımda.. dur bakayım.... 7 yıl önceydi. Bugüne göre daha neşeliydi ama yine de daha somurtkandı. Yani bundan daha somurtkan olunabilir mi bilmiyorum. Ama sanırım daha.. neyse. Tutuk bir hali vardır. Onu tanıdığımdan beri değişmeyen şey bu. konuşurken yüzüme bakmıyordu. İnsanlarla bu şekilde konuşamam. Yüzüme bakması için direttim. Bana baktığında görmeyi umduğum çekingen, utangaç bakışı göremedim. Gergindi sadece. Bir şeyden korkar gibi baktı yüzüme. İş görüşmesi için gelmişti. Beraber çalıştığım insanlarda aynı şeyleri aramam. Örneğin bir kimsede konuşkanlık iyidir. Ama aynı işe yarayacak başka birinin çenesini tutması daha iyi olabilir. Bizim işimizde göz gereklidir. Göz. Yüzlere dikkatle bakabilmelisin. Detayları kaçırmamalısın. Hafıza değil sadece elbette. Ama hafıza da önemli. Mesela filan kişi 2 sene önce ne yapmıştı nasıldı filan dediğimde sadece bu işi hatırlamayacak. Duyduğu heyecanı hatırlayacak ve çok iyiydi diyecek. Gözlerinden bahsedecek. Ya da berbattı diyecek ve tiksindiğinden emin olacağım. Sadece görüntüleri arşivlememeli benimle çalışan kişi. Görüntüler seslerini ve kokularını zamanla yitirebilir. Tepkilerini de arşivlemeli. En ufağına, en önemsizine kadar. Her neyse. Ne diyordum. Bence o... hoş biridir. Somurtkan bulur tabii onu çoğu. Ama bence çok sevimli. Konsantrasyonu şahane. Ama birine onu anımsatacak olsanız bundan bahsetmememiz en iyisi. Birine onu anımsatmak istiyorsanız takıntılarından çıtlatmanız yeterlidir.&lt;br /&gt;Tuhaf biri. Sürekli ölümü düşünür. Bunu çok az dillendirir. Ama onda çözemediğim şeyi birinin ölümünden bahsederken -ki bundan da çok az bahseder- birden farkedivermiştim. Ölümle.. nasıl diyeyim. Çok ilgilidir. Her sabah kahvesini gazetesini eline aldığında baktığı ilk sayfa ölüm ilanları olurdu. Bu anlattıklarımdan sakat ruhlu biri olduğu çıkarılabilir. Ama bu yanlış. Çok mantıkısızca geliyor ama o hasta ruhlu biri değil. Sadece ilgi alanı bu. Bazen kendini kaptırıp birilerinin yüzüne bakar incelemeye başlardı. Ve gözleri dolu dolu koşaradım çıkardı odadan. Bir kaç kez beni de uyarmıştı onu bu durumlardan kurtarmam için. Sanırım bana güveniyordu. Neden bilmem. Ama onun bu bakışlarını yadırgamayan, yok bu çok iyimser oldu, onun bakışlarından ürkmeyen çok az insandan biriyim sanırım. Bana açıkça hiçbir şey anlatmadı. Ama ölümü gördüğünü düşünüyordu. Hatta kendisinde bir uğursuzluk mu ne varmış. Ölümü bulaştırmak gibi bir şeylerden bahsetti. Birinin yüzüne dikkatle bakarsa, kendini o derece kaptırırsa o kişinin öleceğine dair saçma bir inancı vardı. Bizden ayrılması da bu nedenle oldu zaten. Böyle kendini kaptırıp yüzüne ellerine baktığı bir kaç kişiden biri o hafta içerisinde öldü. Adamın kalbi varmış. Neden böyle düşünüyorsun dedim ona bir kere. Bak benim yüzüme de, bak, benim de ellerimi incele. Ben neden ölmüyorum. O da şöyle dedi. Sana bakma isteği duymuyorum. Bunu biraz şaşkınca söylediğine yemin edebilirim. Sanırım buna gerçekten inanıyordu. Eğer birine bakma isteği duyuyorsa onu inceleme isteği duyuyorsa bu, o kişinin yakında öleceğine işaretmiş. Böyle birini hissedermiş. Yanından geçtiğinde tuhaf oluyormuş. Arada bir birilerini çarpardı hakikaten. Kapılara tutunca çarpılırdı. Bazen tokalaşırken. Evinde elektrikli alet kullanmıyormuş pek fazla. Banyosunda koca bir kazan vardı düşünebiliyor musunuz?&lt;br /&gt;Uzun bir süre insan içine çıkamamıştır heralde. Düşünsenize böyle düşünen biri bir işe giriyor ve daha bir ay dolmadan kendinde olduğunu iddia ettiği yeteneği çalışmaya başlıyor. Çok kötü. Benimle bir daha görüşmek istemedi. Evinden de taşındı. Bir çok evden taşındı. Ben yine de görmeye giderim onu. Beni görmezden gelir. Bu da bana yeter. Bazen, tuhaf şekilde onu merak ederim. İyi olduğundan emin olmak isterim ve arar bulurum onu. Yalnızlığı çekiyor beni sanırım. Onu sevmiştim. Hep söylerim bence eğlenceli ve... iyi biriydi. Müşterimizin ölüm haberini ona nasıl vereceğimi bilememiştim. Öyle kırılgandır ki. Bu dediklerimi duyan da çok duyarlı biri olduğumu düşünecek. Ama sanırım herkeste biraz kalp oluyor. Ellerini aldım. Ne diyeceğimi bilemedim. Adamdan çok onun için üzülmüştüm. Gözlerim bile doldu. Sonra sustum. Kendimi tutamayıp ellerine yasladım başımı. Anlamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;*********&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beraber gittik. Annemle. Onu ne çok özlediğimi bilse bir kez daha ölürdü herhalde.&lt;br /&gt;Uzun yıllardan sonra zamanında birbirlerini çok seven, ama artık birbirleri için eski anlamını çoktan yitirmiş liseden arkadaşlar gibi gezmeye başladık onunla. Birbirimizin hatırı için bir şeyler yaptık. Sinemanın önünden geçerken çok sevdiğini bildiğim o nostaljik filmlerden birini gördüm. Bu filmi ne zamandır seyretmek istiyordum acaba girip izleyebilir miydik?  Israr ettim. Hatrım için dedim. O da kendi için değilde benim hatrım için girdi salona. Onu mutlu edebildiğime şaşıyorum.&lt;br /&gt;Yıllar boyunca bir kadına düşman muamelesi yapıyorsun. Bir gün ayrılıp uzaklara gitmeyi bu başbelasından kurtulmayı filan istiyorsun. Gidiyorsun uzaklara. Dilini, alışkanlıklarını, genetik-tarihi kinlerini, acılarını bilmediğin, paylaşmadığın insanların arasına giriyorsun. Onların yemeklerine alışıyorsun. Onların sigaralarından içiyorsun. Onların sokaklarında yürümeyi sever oluyorsun. Ve bir gün uyandığında anneni görmek istiyorsun. Ağlayarak telefona sarılıyorsun ama yine gırtlağından kupkuru resmi bir ses çıkıyor. Geliyorum diyorsun. Size de uğrayacağım. Plan yapmayın bu hafta sonu. Gezeriz biraz.&lt;br /&gt;O aptal filmden çıktığımda ağlıyordum. Aynı sorular üşüştü zihnime. Neden ordaydım bunca yıl. Neden kaçtım o kadar.  Neden artık bağırırken annemle aynı tondan bağıramayacağımdan korkuyorum. Neden üzüyor bu beni.&lt;br /&gt;Geri dönüşü yok. &lt;br /&gt;Filmden sonra bir şeyler yemek için bir kafeye girdik. Pırıl pırıl gözleriyle bir hamburger istedi. Hatrım için. Bu tür yiyeceklerden nefret eder. Ama jest sırası ondaydı. Krem rengi eteğinin üstüne bir peçete istedi. Alıştığı gibi. Tabiiki yoktu. Bir parça kağıt havluyu dizlerinin üstüne örtüp göz kırptı bana.&lt;br /&gt;Geri döndüm. Şimdi bu kafede şehrin kendisiyle ünlü olduğu kahvesini içiyorum ve ölmüş annem onunla anlamlı olan, ama şimdi o yokken bir sürü zırvalık gibi görünen koca bir yaşamla birlikte geride kaldı. Hepsini saçma bir trafik kazası hallediverdi işte. Aptal, gereksiz, kimsenin bir işine yaramayan, önemsiz mi önemsiz bir zavallının bir an dikkati dağılıyor ve o hayat dolu, güçlü, harika kadın gidiveriyor.&lt;br /&gt;İçimi sızlatmıyor. Yanında olamayışım. Böyle yapacağımı biliyordum. İki hafta önce oraya giderken onu özleyeceğimi bu yüzden artık onunla kalacağımı, ömrümün sonuna kadar beraber kahvaltı etmeyi filan isteyeceğimi düşünmüştüm. Ama o zaman da içimde bir yerlerin böylesi gösteriş budalalıklarına geçit vermeyeceğini biliyordum.&lt;br /&gt;Ondan bana kalan son anı o üzgün yüzü oldu. Kafedeki garsona bakışlarını unutamayacağım sanırım. Biraz mankafa bir kızdı garson. Anneme öyle bir baktı ki onu kolundan çekip diğer müşterilerle ilgilenmesi için götürmeleri gerekti. Kız annemin yüzüne ellerine bakıp durdu öylece. Annem çekindi ilkin. Eteğini kollarını filan çekiştirdi. Ama o mankafa annemin yüzüne bakmaya devam etti. Kız baktıkça iyiden iyiye tedirgin oldu. Boynundaki inci kolyeyi çekiştirdi çekiştirdi. Beni kızdıran bir şey varsa neden o mankafaya çekil git demektense öyle... neredeyse dehşete kapılması... Titremeye filan başlaması. Belki de tanıyordu bilmiyorum. Aralarında benim bilmediğim bir hesap vardı. Ama şimdi o kızın yüzünü tırnaklarımla parçalamak istiyorum.&lt;br /&gt;Biraz su içmeliyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;****&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun bunalma dönemleri de geçirdim. Dindarların tevekkül dedikleri teslimiyeti ve boyun eğişi de yaşadım. Hiçbirşey bu anı idafe etmeye yetmiyor. Ne psikiyatri ne dinler ne de şu yaşamın özü, ikinci yaşam saçmalıkları. Uzun bir ömür yaşadım. Ve şimdi neden yaşamlandırıldığımı anlamış sayıyorum kendimi. Ama ne yazık ben de anlatamam bunu.&lt;br /&gt;Kötü haberi aldığımın ertesi aylardaki gözü kara cesaret yerini gerçek bir kontrole bıraktı. Beni neyin beklediğini biliyorum. Ve artık nelerden korkulmayacağını. Yaşam kapıma uğramış geçiyor. Ağacın altında dinlenmiş sayıyorum kendimi. Herşeyin gerçek cevabının son ana saklanmış olması büyük sürpriz. Kötü bir sürpriz. Hayatın boyunca içindeki anlam veremediğin ruhlarla savaşıyorsun. Bir birine kulak veriyorsun bir diğerine. Hepsi doğru şekilde hissedebilmek için. Üzüldüğünde bir ruh kulağından ısırıyor, üzülme, sevin, şöyle yap böyle yap diye. Sevindiğinde bir ruh kolundan çekiştiriyor, sevinmemelisin, şunları şunları yapmalısın diyor. Hayatını bu manasız mücadelelerle geçiriyorsun. Ne zaman haklıydım, neden şimdi böyleyim, ne oldu demekle geçiriyorsun. Hangisinin vakar, hangisinin doğru, hangisinin güzel, hangisinin kıskançlık, hangisinin iyi olduğunu düşünüp duruyorsun. Kendini arıyorsun. Kendini bu ruhlardan oluşturmaya çalışıyorsun. Hangisi benim? Ne zaman anlamlı bir bütün ortaya çıkacak diye bekliyorsun. Çıkmıyor.&lt;br /&gt;Sonra bir gün birileri ellerinde heyet raporuyla geliyor. Sana artık bazı şeyleri yapmaman gerektiğini, bazı şeylerde dikkatli olmanı ve bazı şeyleri muhakkak yapmanı, yine de bütün bunların hiçbirşey değiştirmeyeceğini, birazdan öleceğini söylüyor. Çok az sonra. Birazdan. Bu kısa sürede bu fikre alışman için çekip gitmiyorlar yine de. İşte ölüyorum. Ve bu beni değiştiriyor. Beni daha iyi biri yapıyor. Yaptığım kötü şeylere pişman değilim. Bütün bunları kabulleniyorum ve bu beni iyi ediyor. Gerçeğe yaklaştırıyor beni. Hayatı anlamlandırıyor. Bütün yediğim kazıkların aslında olması gerektiğini söylüyor. Ve bütün o üzülmelerin çok güzel şeyler olduğunu. Çok güzel bir şeyin parçası oldum yıllar boyunca. Çok da kötü şeyleri işleten makinanın bir parçası. Hepsi az önce gördüğüm düş gibi geliyor. Alnımda tatlı bir serinlik gibi. Küçükken annemizin bir bardak ılık sütle kapımızda belirivereceğini bildiğimiz gibi bekliyorum.&lt;br /&gt;O kurye kızı bir kez daha görmek isterdim. Zavallıcağın elleri öyle titriyordu ki. Gözlerini yüzümden ayıramıyordu. Ellerimden ayıramıyordu. Tutuldu kaldı öyle. Bana bakıp kaldı. Üzgün kız. Bir kez daha görüp ona sarılmak isterdim. Hiç çocuğum olmadı. Olmasını ne zaman istediysem güçlü bir el kalbimi kavradı ve itti bu yaramaz ruhu derinlere. Şimdi o kıza sarılmak isteyen kim? Kesinlikle benim. Tamamiyle ben. O kıza sarılmak saçlarını ellerimle arkaya taramak ve üzülme bu kadar demek istiyorum. Ne için üzülüyorsan o kadar, gördüğün yüzlere bakıp ne için korku duyuyorsan, endişelendiğin her neyse üzülme, korkma. Ne olabilir ki senin gibi küçük bir kızı böyle solduracak. Ne olabilir? İşini mi kaybedeceksin eğer o vazoyu düşürürsen? Sosyal fobiler mi edindin de bakamıyorsun yüzlerimize ve tutuklaşıyorsun? Hiçbirine gerek yok hepsi önemsiz ve çok güzel. Bunları fısıldamak isterdim kulağına. Eğer beni bekleyen şeyi nasıl bir serinlikle beklediğimi bilseydi ve hepimizin bu kadar güzelleşeceğini bilseydi ölüm kapımıza geldiğinde... belki bir şeyler değişebilirdi onun için.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-2027893980765714087?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/2027893980765714087/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=2027893980765714087' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/2027893980765714087'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/2027893980765714087'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/kokucu.html' title='KOKUCU'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-4656389140860777306</id><published>2008-07-01T09:32:00.000-07:00</published><updated>2008-07-01T09:33:14.043-07:00</updated><title type='text'>ÖLÜ KUTUSU-1</title><content type='html'>Gün geçtikçe yüzüm batıya dönüyor. Hatıralarım o denli derinlere iniyor ki içimde, kaybettiklerimin arasında kaybolacağım neredeyse... Zararsızım sonuçta. Evet zararsız biriyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Defterini kapayarak yere koydu yatağının altına itti. Defterinin yatağın altındaki konumunu ve üzerine düşen ışığı hesapladı. Yanında uyumakta olan adama baktı. Gözleri yavaşça yukarı kaydı ve kendi de uykuya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Işığı yine açık bırakmışsın dün gece.&lt;br /&gt;Lokmasını yutmaya çalışarak ekledi:&lt;br /&gt;- ne zaman başladı bu.&lt;br /&gt;- Unuttum. Işığı.&lt;br /&gt;Adam donuk donuk baktı kadına.&lt;br /&gt;- yine günlük tutuyorsun değil mi.&lt;br /&gt;- Sabahları böyle konuşmaları çekemiyorum biliyorsun.&lt;br /&gt;- O defteri bulacağım.&lt;br /&gt;- Bir halt edemeyeceksin.&lt;br /&gt;Adam bir şey söylemeden kadını kahvaltı masasında bırakarak çıktı.&lt;br /&gt;Kadın tabağından bir yeşil zeytin daha taktı çatalına daha sonra tekrar yerine bıraktı çatalı.&lt;br /&gt;Çenesini ellerine dayayarak karşısındaki sarı boyalı duvara baktı.&lt;br /&gt;- iflah olmayacaksın sen!&lt;br /&gt;Kadın başını kaldırdı ve kahvaltı masasında olduğunu ve uyuya kaldığını ve son konuşmanı ardından saatler geçtiğini gördü.&lt;br /&gt;- şimdi hazırlarım yemeğini dedi kadın. &lt;br /&gt;- Gerekmez dedi adam.&lt;br /&gt;- Taze fasulye pilav var dedi kadın.&lt;br /&gt;- Göle gideceğiz dedi adam. &lt;br /&gt;- Kimlerle dedi kadın.&lt;br /&gt;- Bir...birkaç arkadaşla.&lt;br /&gt;Kadın adama birkaç saniye dikkatle baktı ve sonra yine ilgisi dağılmış unutkan gözlerle masayı toplamaya devam etti.&lt;br /&gt;- evlenecek misiniz?&lt;br /&gt;- Beynin sulandı iyice dedi adam, kravatını alışkanlıkla çıkarırken.&lt;br /&gt;- İşten mi şu...şu...kadın.&lt;br /&gt;- Kahverengi ütülü mü dedi adam.&lt;br /&gt;- Bilmem.&lt;br /&gt;    Adam bıkkınlıkla tekrarladı:&lt;br /&gt;- Kahverengi pantolonum.&lt;br /&gt;- Spor bir şeyler giy.&lt;br /&gt;- Allah belasını versin dedi adam. Bir şeylere çarparak ve koridorda bir şeyleri devirerek odasına gitti.&lt;br /&gt;Adam geri döndüğünde -ki elinde buruşuk bir gömlek vardı- kadını mutfakta bulamadı. İçerden televizyonun sesi geliyordu. Gerisin geri döndü ve koridordan televizyonun olduğu odaya geçti. Işık kapalıydı ve televizyonun ışığı kadının yüzünü aydınlatıyordu.&lt;br /&gt;- çıkıyorum ben dedi adam.&lt;br /&gt;- Fethi Naci kimdir dedi kadın.&lt;br /&gt;Bakıştılar.&lt;br /&gt;Televizyonun sesi aralarına girdi.&lt;br /&gt;- son sorumuz geliyor kategorimiz edebiyat: 1938 de Nobel edebiyat ödülünü alan romancının ismidir. En bilinen yapıtı ANA...&lt;br /&gt;- maksim gorki dedi adam.&lt;br /&gt;- pearl buck dedi kadın. &lt;br /&gt;Mekanik bir hareketle adama çevirdi başını.&lt;br /&gt;- Doğru cevabımız pearl buck olacaktı dedi televizyon.&lt;br /&gt;Kadın yine mekanik bir hareketle televizyona döndü.&lt;br /&gt;Adam elindeki gömleğe baktı ve kenara bir yere bıraktı. Üstündeki ceketi düzeltti.&lt;br /&gt;Kapıdan çıkarken geriye döndü. Kadın hala televizyona bakıyordu boş gözlerle. &lt;br /&gt;Adam, televizyonun mavi ışığı altındaki yüzünün ne kadar güzel olduğunu düşündü.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-4656389140860777306?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/4656389140860777306/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=4656389140860777306' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/4656389140860777306'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/4656389140860777306'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/l-kutusu-1.html' title='ÖLÜ KUTUSU-1'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-653869347069721004</id><published>2008-07-01T09:20:00.000-07:00</published><updated>2008-07-01T09:21:38.672-07:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>Kapının sesini duydu. Yerinden kalkarak kapıya yöneldi gelenler iki kişiydi. Otuz yaşlarında, saçları erkence dökülmüş bir adam -neredeyse kel diyebilirdik- ve yanında on bes yaşlarında bir oğlan çocuğu. Adam başıyla selam verdi çekingence gülümseyerek. Kadın sadece baktı.&lt;br /&gt;Boğazını temizledi adam:&lt;br /&gt;- eczaneyi arıyorduk.&lt;br /&gt;- Bu yolun sonunda dedi kadın.&lt;br /&gt;Adam durdu. Havanın kokusunu almaya çalışan bir hayvan gibi dikildi bakışları.&lt;br /&gt;- Sinatra! Dedi. Çok severim.&lt;br /&gt;Kadın kuşkuyla baktı adama.&lt;br /&gt;- radyo dedi. Ne çalacakları belli olmuyor.&lt;br /&gt;- Yani sevmez misiniz Sinatra’yı.&lt;br /&gt;- O başka bir şey dedi kadın.&lt;br /&gt;Adam şaşkınca baktı kadına.&lt;br /&gt;- doğru ya dedi. &lt;br /&gt;Kadın dersini anlamış bir öğrenciye öğretmenin aferinli baş sallamasi gibi salladı başını adama.&lt;br /&gt;Adam gülümsedi.&lt;br /&gt;- yolum bu tarafa pek düşmez de dedi. Aslında burada yeniyim ben. Öğretmenim. Çok küçük bir kasaba burası. İlgilenecek bir şey..&lt;br /&gt;- hayır pek yok dedi kadın.&lt;br /&gt;- Siz ne yapıyorsunuz burada. Yani...&lt;br /&gt;- İkinci el dedi kadın. Kitaplar elbiseler bir sürü şey. Ama çoğu zaman komsuların birbirlerine ödünç bir şey vermesine benziyor. Satanlar alanlar hepsi birbirlerini tanıyor ve......kendine gelerek adama baktı. Toparlandı.&lt;br /&gt;- İkinci el dedi kekeleyerek. Ben bakıyorum.&lt;br /&gt;Bu kez adam başını salladı ama gülümseyerek. Kadın da kendini zorlayarak bu gülümsemeye karşılık vermek istedi ama başarılı olamadı. Bu zoraki gülüş adamın kendisiyle alay edildiğini düşünmesine sebep oldu.&lt;br /&gt;- her neyse dedi adam. Teşekkür ederim. &lt;br /&gt;- Neden dedi kadın.&lt;br /&gt;Adam kadına baktı.&lt;br /&gt;- eczane...ee... Yardımınız için.&lt;br /&gt;Kadın sadece bir kez sertçe başını salladı.&lt;br /&gt;- evet her neyse. Dedi adam. Durakladı. Bir kez daha baktı kadına. İyi günler.&lt;br /&gt;Kadın gözlerini adamın yüzünden ayırmadı.&lt;br /&gt;Adam arkasını döndü ve yanındakı oğlanı sırtından hafifçe iterek kapıya yöneldi. Çıktı.&lt;br /&gt;Kadın bir süre yüzü caddeye dönük öylece durdu ayakta. Sonra aceleyle kapıya koştu.&lt;br /&gt;Adamı gördü. Sokakta birisiyle konuşuyordu. Sürekli gülümsüyor arada bir de başını havaya kaldırıp küçük kahkahalar atıyordu. Yanındaki oğlan da sıkılmışa benzemiyor yetişkinleri izliyordu ilgiyle. Sonra kasabanın terzisi geldi yanlarına sonra arka mahallenin muhtarı. Yeni gelenlerle el sıkışıyor ve tanışıyordu adam.&lt;br /&gt;Kadın ağzını açtı sonra vazgeçerek kapadı. Araladığı kapıdan görünmemek için daha da geriledi dükkanın içine.&lt;br /&gt;Adamin bir an dükkanına dogru baktığını gördü. Korkuyla kapıyı tamamen kapadı. Kapı aralığından hafif bir kadın gibi sokağı izlediğinin görünmesini istemezdi elbette. Bir kez daha baktı kapıyı azıcık aralayıp. Adam ona bakmıyordu. Konuşuyor ve gülümsüyordu.&lt;br /&gt;Kadın yerine geçti. sandalyesine oturdu. &lt;br /&gt;- Sinatra’yı ben de severim dedi neşeli bir sesle.&lt;br /&gt;Boğazını temizledi.&lt;br /&gt;- Sinatra’yı severim evet. Dedi&lt;br /&gt; Bu kez daha mesafeli bir ses çıkmıştı boğazından.&lt;br /&gt;Sustu. Teybi kapadı. Kararlı bir bakış oturttu yüzüne. Gözünden iki damla yaş süzüldü.&lt;br /&gt;- ikinci el dedi. Kitaplar elbiseler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight:bold;"&gt;Off çok eski bunlar. ve de kötü haliyle. ama dursun, dursun. çöpçüyüz çöpçü kalalım.&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-653869347069721004?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/653869347069721004/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=653869347069721004' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/653869347069721004'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/653869347069721004'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/kapnn-sesini-duydu.html' title=''/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-7691223344151181593</id><published>2008-07-01T09:18:00.002-07:00</published><updated>2008-07-01T09:19:40.649-07:00</updated><title type='text'>ONSEKİZİNCİ DOĞUM GÜNÜ</title><content type='html'>sabah uyandığı gibi aynanın karşısına geçti. kendi'sine gülümsemek istiyordu o gün. dışarıdan gelen sesleri mutlulukla içine sindirdi. belki de bir kaza olmuştu. caddeden gelen sert fren sesi belki de bunu haber vermişti. ama biliyordu, bu gün kaza filan olmazdı. olamazdı.&lt;br /&gt;aynada uzun bir süre kendine baktı. boynuna, gözlerine, kulaklarına (en çok kulaklarına), ağzını açıp diline, dişlerine, sonra boynuna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;saçlarım ne güzel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;odasını toparlamadı. hergün yapardı ama bugün yapmadı. perdeleri açmadı. hergün yapardı ama bunu da yapmadı. aşağıda birileri kahvaltı bekliyor muydu? olabilirdi. gitmedi. akşamdan kalma dağınıklık toparlanmalı mıydı? elbette! elbette toparlanmalıydı. boşverdi. misafir gelecek miydi, hazırlık yapılmalı mıydı? olabilirdi. umrunda değildi. masa lambasını yere koydu. bağdaş kurup karşısına geçti. sonra kararını değiştirip kafası ışığın altına gelecek şekilde yere uzandı. lambanın düğmesine dokundu ve keskin sarılığa bakmaya koyuldu. muhakkak kızacaklardı. geceleri lüzumu dışında ışık yakılması yasaklanmışken bir de bu işi gündüz yapıyordu. cezayı haketmiş olurdu başka bir gün olsa. ama bugün. hayır. etmiyordu. cezayı. haketmiyordu. keskin sarılık gözlerini yaşartmaya çoktan başlamıştı bile. mutlulukla kollarını açtı, sonra kafasının altında kavuşturdu kollarını. bir yandan da iç geçirerek söylendi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;keşke şimdi annem de olsaydı burda. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ama hayır. bugün ne kadar özel olursa olsun annesini geri getirecek kadar değildi. bunu zaten biliyordu. canını sıkmadı. mutluydu. beklentisizdi. herşey olacağına varıyordu. bu kadar ümitsizlik yeterdi. keskin sarılık gözlerinden içeri girmeye başlıyordu yavaş yavaş. ortalık kararmaya başlıyordu. &lt;br /&gt;bir kaç saat daha devam ederse tamamdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;son son o şiiri okumak istedi. zaten ezbere biliyordu ama yine de son bir kez okumayı isterdi. keskin sarılık beyninin daha bir ücrasına girer ve bütün sarıları, beyazları, morları ve yeşilleri yavaş yavaş kurşuniden siyaha döndürürken ne alçak ne yüksek bir sesle kendi'sine okudu şiiri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ne çok severdim seni, ey gece! olmasaydı bak,&lt;br /&gt;ışığı bildik dili konuşan şu yıldızların!&lt;br /&gt;çünki bütün aradığım boşluk, kara ve çıplak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gülümsedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ama, yıldızlar gibidir yoğun karanlıklar da,&lt;br /&gt;tanıdık bakışlardan uzaklaşmış varlıkların&lt;br /&gt;binlercesi, fışkırıp gözlerimden yaşar orda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gülümsemesine devam etti. bu gerçekten de, gerçekten de iyi bir şiirdi.&lt;br /&gt;belki bir kaç saat daha yeterdi. belki de sadece bir kaç saat.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2002&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-7691223344151181593?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/7691223344151181593/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=7691223344151181593' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/7691223344151181593'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/7691223344151181593'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/onsekizinci-doum-gn.html' title='ONSEKİZİNCİ DOĞUM GÜNÜ'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-8445970975348222983</id><published>2008-07-01T09:18:00.001-07:00</published><updated>2008-07-01T09:18:32.806-07:00</updated><title type='text'>RÜYAN</title><content type='html'>Hayatının daima bir geçiş süreci olduğunu düşünüp bu konu üzerinde durmayabilirsin. Durup ciddiye de almayabilirsin. Sakin ol. Bir geçiş evresindesin. Buna inanmak gönlünü de alçaltsa, bir teselliye sarılır gibi inanmadığını bilecek kadar dürüstsün. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gece uyandığında dilinde ayetler vardı. Artık yatak duası yapmıyordun ve buluşma anlarını kaçırır olmuştun. Heyecanın da bu vakitlerle birlikte görünmez olmuştu. Titriyordun, çeneni sıkmıştın. Bu tür durumların sana daima eğlenceli geldiğini biliyorum. Uykudan uyanmaya bayılırsın sen. Kötü rüyalar senin için bir müjdedir. Uyanışlar bu yüzden derindir ve anlamlıdır senin için. Birkaç korku duası bilirsin. Çeneni sıkıp uyanmaya çalıştığında bu duaları tekrarlarsın içinden. Ama o gece böyle değildi. Hepimiz şahidiz. Kendine güvendiğin kadar bize de güvenebilirsin ki artık yalnız değilsin. Kontrol sende değildi. Artık eskimiş kaderine dönmek için çırpındığın aşikar. İşte bu kaçırılmaz bir fırsattı, bir dönüm noktasıydı. Bunu düşünemeyecek kadar yorgundun yine de. Titriyordun, titriyordun. Sonunda yepyeni bir dua buldun içinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle diyordun ne dediğini bilmeden:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Uyanışların vaktine) andolsun...&lt;br /&gt;(gecenin susan anına) andolsun.&lt;br /&gt;(Terkedilmedin ve yüz çevirilmedi sana)&lt;br /&gt;“elbette senin sonun ilkinden iyidir”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun yeni bir dua değil de geçmişteki bir anı olduğunu anlaman için terinden sırılsıklam olmuş uyanıklığına dönmen gerekti. İçin burkulmadan uykuya daldın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra sana ne olduğunu söyleyeyim. Bu kutsal anlar kadar gerçek ve vurucu olmasalar da hepsi kurtuluşuna işaret ediyor. Buna inanmakta zorlanacağını biliyorum ama yine de dinle beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yorucu bir sabaha uyandın. Bir vaveylânın içine daldın. Bedenin bütün acılarını unutturdu sana. Bir bardak su için ara verdin kenara oturdun. Ve çenenin ağrısı gecenin anısını uyandırdı. Çenene dokundun. Sızı orada duruyordu. Sonra ayetleri kurulmuş bir oyuncak gibi tekrarladın içinden. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dök gözyaşlarını.... Şimdi aynı karanlığa gireceksin çünkü. &lt;br /&gt;Aynı acılı aydınlığın haberini beklemesen de bileceksin geleceğini. &lt;br /&gt;Ama bildiğini bilmeyeceksin. &lt;br /&gt;Umutsuz ve mutsuz kalacaksın yeniden... Dua sihrini yitirmeyecek. Sadece kurulmuş bir oyuncak senin zihnin. Böyle bir sihirden nasibini alman için gecenin daha da koyulaşması gerekiyor....&lt;br /&gt;Bunu da bilecek kadar dürüts olmalısın. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir fecr-i kâzip... Ardından hakikati gelecek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13:22:27&lt;br /&gt;22 May. 01&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-8445970975348222983?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/8445970975348222983/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=8445970975348222983' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/8445970975348222983'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/8445970975348222983'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/ryan.html' title='RÜYAN'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-5609224438967641465</id><published>2008-07-01T09:06:00.000-07:00</published><updated>2008-07-01T09:17:04.493-07:00</updated><title type='text'>SAAT BİRİ YİRMİBEŞ GEÇİYOR</title><content type='html'>Saat biri yirmibeş geçiyor. Saçlarım kirli. Bir gece daha geçti. Kesinlikle benzerleri de geçecek. Arkadaşlar geliyor gidiyor. Klavyemi hızlandırıyorum. atilla ilhanı açtım şimdi. Okuyor, sen yine istanbulsan, diyor, senin ıslıklarınsa bu ıslıklar... Tükürüklerini duyuyorum. Ulağn diyor. Ulan demek için sese ne gerek.&lt;br /&gt;Ulaağn diyor taptık ulaağn sana taptık.&lt;br /&gt;Aynam kırıldı kırılalı oda kendine gelemedi. Mavi sakal atıştırmaları yapmak istiyorum şu an. Ne zaman o fahişeleri boğazlaması gelse aklıma akabinde ismail düşer buralara bir yerlere. Hah geldi işte. Dur ismail çek anını önümden yazı yazıyorum klavyemi hızlandırıyorum. Başkaca bir manası yok bunların. Hayat gibi yani. Alıştırma yapmaya geliyoruz şuraya. Isınıp gidiyoruz başka zaman yok. ismail ne zaman bir ortama girse ee anlat bakalım denecek tiplerdendir. Ee anlat bakalım ismail baban nasıl yapmıştı o filmde. İsmailin babası figüranmış zamanında. Ayhan ışıkla bile oynamış. İsmail anlatsana o mafyatik tiplere nasıl yapmıştı baban. İsmail anlatıyor şimdi babam dayanmış arabaya mafya adamları gelmiş, ee sonra ismail? Sonra babam bir dalı yontuyormuş çakısıyla adamlar hömkürüyolar babam da şöyle yan yan bakıp uzak durrun daa kıymık girrmesin gözünüze hadi bakıyım diyor. İsmail anlatıyor. Teyzesi italyadan dönmüş. İsmail anlatıyor boluya giderken yolda kalmışlar. Mavi sakal nasıl yapıyodu ismail? ismail açıyor koca koca gözlerini hırrr diye sanal bir boğazın yumuşak ve kirli tenine bastırıyor parmaklarını. İptidai ismail. Boşluğu boğazladıkça kokuşmuş kokuşmuş gülüyoruz. İsmail nası geçti hafta sonu. Haa diyor bi anlattırmıyorsunki gülüm, gülüm deme bana ismail istemiyorum anlatma bişey. Ama diyor otostop çektik kimler aldı bizi arabasına bil bakayım. Of ismail cümle kurma bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Havaya tükürdüm yolladım ismaili. Saat buçuk olmuş. Sabah nasıl olur arkadaşlar fikri olan var mı? Okey çevirelim renkli yapalım. Dizildiler odanın ortasına, masa yok canlarım yerde oynayalım, hadi şimdi biri de arıza yapsın, ben gideyim diyor füsun, oynamak istemiyorum, uyumak istiyorum. Öff cümle kurma bize füsun. Git sen git.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Perdeyi açtım pencereyi açtım yetmedi sarktım belimden dışarı. Kar yağdı saçlarıma. İçeri sokak ışığı doldu. Kahve yaptım. Selülit delisi melahat neredeyse varır buraya, aa canım hiç oluyor mu böyle içiyoorsun soğuk soğuk kahvenii sonra onlar selüülit olucaklaar. Annen nasıl melahat gitmek istiyor mu memlekete, hani senin yazdığın bir arkadaş vardı ya hani hani, o dedi ki melahat kaneviçe öğrensin biraz daha dedi, aa yazmıyordum ki ben onaa hem yazmak da ne oluyor yaahuu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Adam bağırmaya başladı bugün durup dururken. Tabi biz durup dururken olduğunu düşündük. “Keseceksin bunların kellelerini ayıracaksın bedenlerinden. Böyle zulüm yapılır mı insana.” Gözlerinde kızgınlık vardı, kırgınlık vardı. Kanlı kanlıydı gözleri. “Ben bulamıyorum başka çözüm” dedi. “Benim bu ülkede başka şekilde bir sonuca varacağıma inancım kalmadı” dedi. Haberler kudurtmuş meğersem onu. Televizyona bağırıyordu. Sonra sinirlendikçe sinirlendi. Kaptırdı kendini. Bu adamı, dedi, alacam kafasını kopartacam sonra ibret olsun diye çağıracam televiyonları diyecem ki ben yaptım! Göğsüne vuruyordu elini. “Ben yaptım bunun yerine kim geçerse aynısını ona da yapacam ben yapmassam başkası yapacak.” Kahvedeki herkes korkuyla baktı adama. Gözleri kocaman kocaman olmuş bir kaçı yanındakini eğilerek bir şeyler fısıldadı. Kolay mı öyle dedi adam, bize bir bakış attı, “kan dökmeden olmaz. Kan dökmeden olmaz. Herşeyin yolunu bulur bunlar, sen anlaşalım diyalog kurarım dersin, demokrasi dersin onlar gizli gizli iliğini emerler. Demokrasiyle bi yere varılmaz bu ülkede. Keseceksin kanlarını akıtacaksın yollara. Kanlarını akıtacaksın” bağırdıkça bağırdı televizyondaki adamın yüzüne yaklaştı “sizin mi ulan bu memleket sizin mi!” işte ulan demeyi bilen bir adam. Tükürükleri yapıştı televizyonun camına. Nefes nefese kalmıştı. Oturdu sandalyesine. Tamam abi sakin ol filan dediler etraftan. “Nasıl sakin olurum” dedi. “Nasıl olunur sakin. Burada sakin olmak ihanettir. Kalkacaksın bağıracaksın dökeceksin bi kaç kişnin kanını. İcabında senin de kanın akacak. Başka türlü olmaz bu. içim yanıyor içim.” Yanındaki çocuk pür dikkat onu izliyordu. Çocuk alışmış heralde adam her bağırdığında biz yerimizden sıçrıyoruz ona bir şey olmuyor. Öylece izliyor. Sonra yaklaştı adama, baba su tabancama su koyabilir miyim dedi. Adam da gayet sakin bir halde ama yüzünde az önceki galeyanın izleri durarak olmaz oğlum dedi. Olmaz oğlum derken alnı buruş kırıştı. Canı acıyor gibiydi. Olmaz oğlum, dedi, “annen kızıyo üstünü ıslatıyosun oynarken. Eve gidince fırça yemeyelim şimdi.” Bize bakıp gülümsedi. Gülümsedi ama yine de canı acıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi edith piaf çıktı başıma. Gırtlağını seveyim edith bir portre de bakayım. Bizim hüseyin hastasıydı bu kadının. Herşeyine hastaydı. Üzgün bir kadınmış edith. Üzgün üzgün söylermiş. Üzgün de ölmüş zaten. Hüseyin bak ben de üzgünüm. Bak herkes üzgün. O kafayı yemiş adam da üzgün bak. Gözleri kanıyor adamın. Eli ağzı yüzü heryeri kan kokuyor. Kan deyince aklına kızgın terli vücutlar gelmesin hüseyin. Aklına tozlu sokaklar gelsin. Toprağa akmış ılıklık gelsin. Rüzgar estikçe toz örtmüş kanın üstünü. Dolgun koyuluk gelsin aklına. Çelik gelmesin. Kelleyi gövdeden ayırır o ayrı. Ama önce söz ayırır o kelleyi gövdeden. Nasıldı o söz? Sözün yarası geçmez miydi neydi. Hah işte. İflah olmaz o adam iflah olmaz. Yazık o adama. Edith mi diyorsun hala hüseyin. Al senin olsun edith.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat ikinin buçuğuna gider. Uyku vakti ne zaman gelir ne zaman. Esridim bittim yok oldum uykusuzluktan. Gece gece kar yağar mı en güzeli bu mudur. En güzeli sabah uyanıp aa kar yağmış demek midir. Ancak ateşi olanlara sürprizdir kar. Ateşi olmayan alır karın kokusunu. Randevuları vardır soğukla. Bilir geleceği zamanı karın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitti kardeş. Bittik hep beraber.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-5609224438967641465?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/5609224438967641465/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=5609224438967641465' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/5609224438967641465'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/5609224438967641465'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/saat-biri-yirmibe-geiyor.html' title='SAAT BİRİ YİRMİBEŞ GEÇİYOR'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-6791740409602213891</id><published>2008-07-01T09:05:00.000-07:00</published><updated>2008-07-01T09:06:25.065-07:00</updated><title type='text'>SABAH</title><content type='html'>sabahın erken saatlerinde daha önce geçmediği bir sokaktan o gün geçmeye karar veren münir adlı orta yaşlı bir memur, sıvası tamamiyle dökülmüş bir evin önünden geçerken ne düşündüğünü bilmeye çalışıyordu. neden o sabah o kadar erken kalktığını, sabahın neden o kadar ıslak olduğunu, bu ıslak sabahın ona tam olarak neleri hatırlattığını, botlarındaki çamuru, evinden gözleri yaşlı bir mücrim gibi ayrıldığını düşünüyordu ama bunu bilmiyordu. bu düşünceler öylesine birbiri içine geçmişti ve kalbinde kalmış bir alacakaranlık şarkısı öyle güçlü çalıyordu ki kafasının içinde hangi seslerin konuştuğunu bilmesi imkansız oluyordu.&lt;br /&gt;böylece ayıltıcı bir sarhoşlukla o bilmediği sokakta yürüyordu ki bir evin önünden geçerken kalbindeki seslere bir yenisi eklendi. bir çalarsaatin zili -belki- açık unutulmuş bir pencereden nemli rüzgarla hafifçe salınan perdenin salınmalarına uyumlu, soluksuzca çınlamaya başladı. Evin karşısında durdu. daha doğru bir deyişle çakıldı kaldı. kıpırdatamadı ayaklarını.&lt;br /&gt;bu bitmeyecekmiş gibi çınlayan müziği elleri cebinde saatlerce duymayı ve o loş sabahın hiç bitmemesini istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;o anda, pencerenin kenarında uyuyakalmış, uyanmış, sonra yine uyuyakalmış ve bunu bütün gece tekrarlamış olan gülcan adlı yaşlı kız, üstüne rahatsızca kıvrıldığı çekyatta ayaklarını uzattı. çekyatın ucundaki elişini gözlerini açmadan sehpanın üstüne koydu. sonra onu uyandıran şeyin şu durmadan zırlayan eski model çalar saat olduğunu anlayınca gözlerini açıp çalarsaati buldu elleriyle. saatin arkasındaki minik ebonit dişe dokunup sesini kesti. gözleri ve yüzü şimşişti. uyanmak üzeri, uyandığında ve uyandıktan biraz sonra dudakları onu mutsuz bir palyaçoya benzetecek şekilde aşağıya sarkmış olurdu.&lt;br /&gt;şimdi kendini aynada böyle görse bir kat daha artardı mutsuzluğu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alt katta oturan ailede dokuz yaşında olmakla görevli ibrahim adlı çocuk -yine çalar saatin sesine uyandığından habersiz- uyandı. ortasına çöken yatağında bir kaç kez döndü. sonra kalkıp tuvalete gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;tuvalet kapısının çarptığını duyan nezaket adlı anne -ibrahimin annesi- fırından sıcak ekmek almak için dışarı çıkma zamanının geldiğine hükmetti. portmantodan başörtüsünü ve pardesüsünü aldı. terliklerini içeride bırakıp kapıyı kapadı. sokak kapısının önünde gözlerini yukarı katın penceresine dikmiş orta yaşlı bir adam gören nezaket, adamın yüzüne bile bakmadan yanından geçti. ve kimbilir neler düşündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aydınlık bastırıyordu.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-6791740409602213891?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/6791740409602213891/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=6791740409602213891' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/6791740409602213891'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/6791740409602213891'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/sabah.html' title='SABAH'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-6247639135743071159</id><published>2008-07-01T08:59:00.000-07:00</published><updated>2008-07-01T09:00:02.469-07:00</updated><title type='text'>SOKAK KEDİSİ</title><content type='html'>Geri dön. Başladığın yere git. Kokunu toparla..  yastıklarını şişir.. annene not yaz. Burada O. Seni bekliyor.&lt;br /&gt;Eskimiş duyarlılığın kadınlığın kadar değerli bana. İkisine de talibim yalan yok. istediklerim için burdayım, yine yalan bulamazsın sözlerimde. Şarkıyı dinliyorum sus biraz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elime bir kağıt tutuşturdular. Daha hiçbir değerli evraka bulaşmamışım, küçüğüm o kadar. Aklına gelen ilk şeyi yaz dediler. Yazdım. “annemi sevmiyorum”. Şimdiye kadar yapmış olduğum herşey o an annemin yüzünde gördüğüm şey içindi. Ve değerdi buna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kadar altın değerinde sözler söyledim ki daha düşünebilemezken, annem anneliğini unuttu. Bana da kendiliğimi unutmak düştü. Kendimi bir sır perdesinin arkasına attım. Emniyetliydi. Gene de hala orada beni gördüğünden şüphe ediyorum. Hatta öylesine saygılı davrandı ki, burnunun altında sümüğü duran bu çocuğun o sır perdesinin arkasında durmaktan başka çaresi olamayacağını kavradım, kavrattı. Şimdi söylemeliyim kendime bu gerçeği. Beni kaybeden, efsunlayan, o görünmezlik iksirini saçlarımdan aşağıya boca eden annemdir. Ve bunu sinsice vakurca o iksirin tadına bakmışça yaptı. Öyle yaptı ki annemin ne anneliğini görebiliyorum ne bir kadın oluşunu ne de hasta yüzünü. Sadece kuru sıska parmaklarını hatırlıyorum. Son bir kez hışırdayarak yanağıma dokunuşunu.&lt;br /&gt;Elimde gerçeklikten kalmış tek izdir bu. hışırdayışı annemin. Ve benim kızgın terli sırtıma buz parçası düşmüş gibi irkilmem. Bu annemdir. Ne tatlıdır ne acıdır. Gerçektir. Sadece gerçek. Onu anlamam için hala yeterince körelebilmiş değilim. Çalışıyorum.&lt;br /&gt;İşte geri dönüşün anlamı bu. hala yanımda duran, idrak edemediğim bu gerçekliğe yıllar öncesinin kuru hışıdayışını tercih ediyorum. Pahalı sigaraları, ağır koltuk örtüleri, bilgisayarının başında eli arada bir kahveye giden sessiz tıkırdamalı silüetiyle hala yanımdadır. Günü paylaştığım geceyi paylaştığım bir... bir... insandır o.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elimdeki kağıdı aldı. Baktı gülümsedi. Güneşin doğduğuna nasıl şaşırmıyorsa öyle irkildi. Beklenen iç daralmalarını sever annem. Pazarlıkları sevmez, süprizleri sevmez. Her durum için hazırlıklıdır. Hesaplı ve hesapçıdır. Kağıda baktı gülümsedi. Yanındakilere gösterdi. Sevmiyor beni, dedi yine gülümseyerek. Kararsızım. Ben onun bu güçlü ve buruk gülümsemesi için mi varoldum, yoksa o benim arkasına kızgınlığımı gizlediğim soğuk dudak büküşüm için mi anneliği seçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonraları elimi hızlandırdım. Daha çok konuştum daha sever oldum. hayat hazırladı beni karmaşık iletişim şekillerine, anlam içinde anlam, anlam içinde anlam sözlere, hile içinde hile gülümsemelere. Bir annemsizliğe alıştırmadı. Bu kez imdada annem yetişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kimsenin kendisinden bahsetmesi biraz annesinden bahsetmesidir. Fakat annesinden bahsetmesi tamamiyle kendisini anlatmasıdır. bu gerçeği bilmek kelimeleri boğazıma sıralamıyor. Büyüyerek hile yeteneğimi ellerimle yok ettim. Yapacak bir şey yok. Geriye daha gizli daha derin daha unutulası bir şeyler kaldı. Bana unutturmayan şey bu çabam. Geriye dönmek ve bir daha o değersiz evraka yine o aynı şeyleri yazmayı istemek. Daha ne kadar ısıtabilirim içimi. İşler daima geriye doğru gitmiyor mu? Zaman, geçtikçe içimizdeki safiyeti, kederi, şehveti, utancı, duyarlılığı, duyarsızlığı küçültmüyor mu? Kimde ne varsa hepsi azalıyor. yine de ben, bir onbeş yıl da geçse istanbulda bir Pazar sabahı annemin bana armağan ettiği hışırdamalı o gerçek-anı sayesinde hayatın değerini biliyor olacağım. Çünkü hayat, şimdi değil belki, ama, hatırlayabildiğim güzel günlerde, tadına bakmayı istemediğim yine de gücünü ve lezzetini takdir ettiğim tatlı bir suydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni anlattı onlara. Onları uyardı bana karşı. Hepsi ikircikli bakışlarını üstüme diktiler. İstediğimin bu olmadığını bildiği halde kurumlu kurumlu güldü bana. Oyunu başlattı. Sorular gelecekti. Teklifler. Elma şekerleri. Onların arasında değersiz bir rekabet başlayacaktı. Hangimiz daha çok sevebileceğiz bu çocuğu bakalım. Bakalım hangimizden daha az nefret edebilecek. Hangimize gerçek ve güzel yüzünü gösterecek ve hangimiz annesine kazandırabileceğiz onu. Yanıma yaklaştı. Kuru incecik parmaklarıyla yanağıma dokundu. Yüzüne bakmadım. Sadece parmaklarıyla hışırdayışını duydum. Bu nadide veda anına gereken saygıyı gösterdim son bir kez, istediğim gibi, göğsümü daraltmadan. Ve sonra ilk atışı yapıverdim: Ona sıkıca sarıldım. Ne göreceğimi bildiğim yüzüne baktım sonra. Sarsıldı, bin yıl yaşlandı. Belki bir kendini suçlayış... Ama o dakikadan sonra hiçbirşeye üzülemezdim. Kararı veren annem perdenin arkasına itiverdi beni. İçimde sevdiği şey her neyse onu yitirmemek için tuzağa kendi ayağını armağan etti. Tatlı sudan içmek üzereyken elimdeki ecza şişesini yerle bir etti.&lt;br /&gt;Hiçbir şey hatırlanası değil artık.&lt;br /&gt;Öncesinde değil. ancak sonrasında.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-6247639135743071159?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/6247639135743071159/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=6247639135743071159' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/6247639135743071159'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/6247639135743071159'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/sokak-kedisi.html' title='SOKAK KEDİSİ'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-1330327389886904323</id><published>2008-07-01T08:58:00.002-07:00</published><updated>2008-07-01T08:59:25.310-07:00</updated><title type='text'>TUHAF</title><content type='html'>yine o şarkı çalıyor. yine o şarkı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;duyma sen. sen arkanı dön. topu at. ılık süt iç. aynı masallara geri dön. yapılacak bir şey yok nasılsa. ben nasıl senin gibi olamıyorsam sen de benim gibi olamıyorsun işte. hayatın kanunu bu... yoo sana kızmıyorum, wallahi de billahi. öyle olsa önce kendi gırtlağıma sarılırım. yok hayır. hayat bu işte. öfff...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yine de mozartı tercih ederdim. der hölle rache kocht in meinem herzen diyor mozart. hahahah. böyle işte. niye bu adamın ismini motzart diye okuyorlar. ben bir keresinde iyice bakmıştım. dikkatle incelemiştim. adamın ismi basbayağı mozart işte. canım sıkılıyor. bu şarkı beynimin içine ediyor. bu adam çok güzel söylüyor bu şarkıyı. bu adamın ismi necmettin. nec-met-tin. kimseye diyor... etmem şikayet. "hayır". evet, "hayır kesinlikle hayır". bir soprano yetişsin imdadıma.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;zamanında bana dediler ki, sen ümit vaadediyorsun. peki ben ne dedim? çekilin önümden ben kimseye bir şey vadetmedim. ümit vadediyormuşum. bu insanlar kendilerini ne sanıyor? sen de onlardansın, bilmelisin. sen de ılık süt içip topu atıyorsun. milli marşımızda ayağa kalkıyorsun. ne yani yalan mı? bunlar tehlikeli sözler. bir gün yılan bakışlı bir adam, bilmiyorum belki de kadın, usulca yanaşacak, koluma dokunacak, ona döneceğim, sıkmadan ama sağlamca kenetlenecek koluma, sizinle bir şeyler konuşmamız lazım diyecek. -bu son sigara- noluyoruz bile diyemeyeceğim. çünkü bileceğim başıma gelecek olanı. benim güzel ülkemde ümit vaadetmek kaç paraya ciro ediliyor tescilleyeceğiz hep beraber. bak şimdi kapıdan bir adam girdi. upuzun sakalları var, cem karacaya benziyor. yanaklar çökmüş, gözlerde eski moda bir gözlük, ama ziyanı yok, nasıl olsa yeniden moda olur, adamın içi rahat bu yüzden, çuval gibi bir kadife pantolonu var. bu adam fena sigara içiyor. belli. varsayalım ki ben onu görmüştüm. birileriyle konuşuyordu. bak biraz daha uğraşırsam ne dediğini hatırlayacağım varsayalım. aslında şöyle demişti adam... hayır hatırlayamıyorum. bence elma çayı isteyecek sence? sakın ılık süt deme. şaka canım şaka. adam demli çay aldı. ve bir sigara yaktı. hah ben demedim mi? biraz daha kuvvetle çekerse o hızla elinden fırlayıp direk midesine iner bu sigara. ne diyordum. -şarkı sen sus şimdi- ee ne diyordum. -kimseye etmem şikayet- ama bak şimdi nec-met-tin yapılacak hareket değil bu. birşey anlatmaya çalışıyorum. eee anlat o zaman. tamam. ilk işimde çalışıyordum. en uzun süren işimdi o benim. altı ay. ne istikrar ama. sekreterlik yapıyordum. patronum pintinin tekiydi. ama millete hava atmak için en ekonomik yolları bulacak kadar zekiydi. ısrarla telefonlara çıkmamı, bir saniye efendim şimdi bağlıyorum deyip, ahizeyi elimle kapamamı, ve paralelden açmasını işaret etmemi bekliyordu. böyle bir tuhaf adamdı. işte orada çalışırken bir gün bir dilenci geldi. hayatımdaki en büyük azarı o dilenci karıdan yedim. para vermedim diye bir surat yaptı ki çocukluğuma döndüm aniden. güüüm diye kapıyı çarpıp gitti. o sırada dolar çıldırmak üzereydi ama yine de zaman vardı. kendime bir bilgisayar almak istiyordum. yan tarafta da bir medyum vardı. hayır atmıyorum. adamın bürosu vardı işte. gelen giden abuk subuk tipleri seyretsen bütün gün, bir ömürlük malzeme çıkarırdın. ama hiçbiri o medyum herif ve oğlu kadar deli değildi. biraz safa yattım bir ara. onlara bir rüya uydurdum. dedim ki çok korkuyorum cinlendim mi ben? filanca abiye (konuştuğum medyumun oğluydu, yani filanca abinin) gitmem lazım mı benim? çocuk ne dedi biliyor musun? gerçekten öğrenmek ister misin? -titrerim mücrim gi..- çocuk pis pis güldü önce. sonra da, seni yatılıda fena benzetmişler dedi.&lt;br /&gt;!!!&lt;br /&gt;nasıl yani dedim. suratımı görmek istemiyordum. Allah belasını versin, o çocuğun da görmesini istemiyordum. görünmez olmayı, yok yoook, moleküllere ayrılmayı istiyordum. ne? anlamadım? dedim. gülmeye çalıştım ama hastalıklı pırıltım kesinlikle bağırıyordu suratımda. sana inanmamışlar dedi. ne konuda inanmadıklarını da söyleyeyim mi? konuşsam o rezalet anlardan biri olacaktı biliyorum. hani heyecanlanırsın, tam bir şey söyleyecekken kelimenin ortasında kurumuş gırtlağın kendisini ıslatmanı emreder ve aniden, istemeden yutkunursun. gırtlağından "kha" diye bir ses çıkar, kelime yarım kalır. heyecanın utancın dayanılmaz olur. konuşmadım tabi. bir şey demedim. sadece baktım. allah biliyor o bakışımı da bin yıl geçse yine görmek istemem. sigarasından bir duman üfledi. inanmalıydılar dedi. doğru söylüyordun. ama senin bir yalancı, daha kötüsü bir aptal olduğunu düşündüler. hayal mahsulu hikayeler anlatmaktan hoşlanan salak tiplerden biri olduğunu. başım dönmeye başladı, gözlerim doldu. birazdan bir şeyler yapmazsam ağlayacağımı anladım. yine de bir şey yapamadım. bu allahın cezası çocuk... neyse. sonra da bombayı patlattı. işe yaramaz birisin. bu kadar zeki ve iyi kalpli birinin bu hallere düşmesi gerçekten üzücü. kalktı kapıya gitti. haa dedi. fiyatları biliyorsun. ne zaman istersen gel, randevunu öne alırım. bana bir bakış baktı ki... neyse sahiden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çıkmasını beklemedim. ama neyseki çıktı. başladım ağlamaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ertesi gün unuttum tabi bunları. necmettin! sus artık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sen napıyorsun? o dergiyi bitiremedin mi hala. bana bak pembe rujlu hanımefendi, bu işi ben alacağım. tamam havalısın. güzel bi kızsın. ama benim kadar yetenekli değilsin. yoksa burada işin ne. allah birine hem güzellik hem yetenek verdiyse azıcık da talihi vardır muhakkak. o yüzden çekil git şimdi. benim müstakbel patronumun aklını karıştırma. zaten özgeçmişim yeterince karıştıracak aklını. bir kamyon şoförlüğü yapmadım bu işi alamazsam onu da düşüneceğim. hah, çay teklif ediyorlar. iç de o sarı sarı dişlerle gülüşün, güzelliğin kaç para edecek görelim. alsana. alsana!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- teşekkür ederim alırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;demek almıyorsun. sarı dişler istemiyorsun. ben alıyorum. sarı düşlerin önemi yok şimdi. ay dilim sürçtü. sarı düşmüş. ümit vadetmek gibi bir şey heralde bu sarı düş mevzuu. beğendin mi medyum hikayemi? ohoo bende daha neler var. bir tek yatılıyı -perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime- öhöm... yatılıyı sormamanı rica ederim. inanmadılarsa inanmadılar ne yapalım yani. dünyada tek karanlık çocuk ben değilim ya. beterböceği hatırla. lidya. onun kadar şirin değildim tamam. herneyse. bak mesela bir de şey hikayesi var. enkaz altında iki gün kaldığımı söylemiş miydim? hahah lanetli filan değildim. güzel anlardı sahiden. ordan dünya daha da komik görünüyordu. ha içeride ha dışarıda benim için bir şey değişmiyor. evet, biraz bakış açısını değiştiriyor insanın, ama sanıldığı kadar değil. ordayken yatılıda anlattığım şey oldu yine. aa yatılı mevzuuna girmeyecektik değil mi. neyse. teğet geçeyim madem. enkazdan çıkardılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;aah hiç unutmuyorum. akşam üstüne doğru çıkmıştım, midem gurulduyor açlıktan. dilim damağım yapışmış birbirine, heryerimde kalbimin atışlarını duyuyorum. birsürü insan var. ilk önce venüsü gördüm. bulunduğum deliğin tavanına minik bir pencere açmışlardı ilkin. hava alayım diye. havaya ihtiyacım yoktu. sade venüs yeterdi bana. ve servinin en tepesinde oynaşan yapraklar. tamam necmettin buyur artık, tamam! uğraşamayacağım seninle!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;necmettin söylüyor:&lt;br /&gt;kimseye etmem şikayet ağlarım ben halime&lt;br /&gt;titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime&lt;br /&gt;perde-i zulmet çekilmiş korkarım ikbalime&lt;br /&gt;titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime.&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;teşekkür ederim, şimdi biraz susacak mısın? iş görüşmesi için sıra beklerken hiç olmuyor böyle şarkıları çınlatmak insanın kulağında. ee kusura bakma, darılmaca kırılmaca yok, böyle bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;hey pembe rujlu dinliyor musun, devam ediyorum. hah. ilgini çekmedi deminki hikaye gibi değil mi. neyse. o delikten ilk venüsü ve servinin yapraklarını gördüm. servinin diğer adlarını biliyor musun pembe ruj? nereden bileceksin. bak mesela bir adı çubukağacıymış. bir adı meryempelesengi. böyle olduğundan emin değilim. ama bu zavallı sözlükte böyle yazıyor. hmm.. evet böyle yazıyor. sözlük okumayı severim. kozmetik kataloglarına bakmaktan iyidir. yooo asssla, seni kınamıyorum. ben de sen olsaydım ben de o kataloglara bakmayı yeğlerdim biliyorum. neyse. dışarıda içerdekinden çok toz olmalıydı. bana o minik pencereyi açan çocuk -bizim mahallede oturduğunu sanıyorum- kafasına havlu bağlamıştı, yüzünü göremedim. bir sürü insan. bıdı bıdı ediyorlar. ağlayan, dua eden, beni çıkaran çocuğun kolundan çekip bir de şuraya bakalım diyen.. neyse, detaylar var ama bunları biraz es geçeceğim.. çok üzülen oldu biliyorsun. ben de üzüldüm. sen de üzülmüşsündür muhakkak. televizyon üzülün dedi ya, sen de üzülmüşsündür işte. şaka ediyorum canım, sen de insansın kalp taşıyorsun tabi. hah! sen gel onu benim külahıma anlat. barlara geceyarısı yasağı getirildi diye nazik lisanında küfür bile etmişsindir. amaan neler diyorum ben.. uzadıkça uzuyor sadede gelemiyorum. çıkardılar beni. sonra dediklerini işittim, o kolonun altından çıkmasına imkan yok, üstelik hava da yetersizmiş nasıl yaşayabildi orda. sonra gelip bana sordular. onlara gerçeği söyledim mi sence? papaz her zaman pilav yemez. eğer söyleseydim, tamam, yatılıdaki gibi karanlığa terketmezlerdi beni, ama inanmazlardı işte. inanamazlardı demiyorum. inanmazlardı. kabiliyet meselesi, iktidar meselesi inanmak. ya sayıklıyor derlerdi, ya da bir iki aklı havada, inceden erdiğime hükmederdi. belki de ermişimdir kim bilir? şaka şaka. naptım biliyor musun... bir saniye. sıra benim. şimdi görüşmeye ben gireceğim neler oluyor niye pembe ruj giriyor odaya. neyse, napalım. bir yandan görüşmeni yapar, bir yandan bana kulak verirsin. bu sekreter kız niye bana böyle bakıyor. insana bakılır mı böyle. allah allah. neyse. ben cevap olarak onlara bir şey söylemedim. venüse bakmaya devam ettim. işte o malum şarkının sözlerini mırıldandım. anlamadılar tabi. geçirdiğim şoka verdiler. anlamalarına ihtiyacım yok. aslında anlamak da nedir. bir şeyi anlamıyorsan o senin için yoktur. yani var değildir. eh var olmayan bir şeye de ihtiyaç yoktur zaten. herkesin keyfi yerinde yani. sen benim kibirli bir ucube olduğumu düşündün tabi bunca konuşmadan sonra. ama hayır ben de milyonlarca şeyden haberim olmadığını biliyorum. yoksa bu yokluk niye?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yeter bu kadar. sen de dinlemiyorsun zaten beni. iş görüşmesi herşeyden önemli. aslında benim işe ihtiyacım yok. sadece o işe girmeye ihtiyacım var anlıyor musun. hayır anlayamazsın. ama yine de anlatacağım. ben işsizim. bu önemsiz. ve ortada bir iş var. bu daha da önemsiz. ama aralarında doğal bir bağıntı var. ortada bir iş varsa işin yapılması için en geçerli gerekçe işin yapılması gerektiğidir. yani varlığı aynı zamanda gerekçesi ya da daha doğrusu mazereti oluyor. eğer her sebebin ya da sonucun bir anlamı olduğuna, bir ilerlemeye, bir değişime götürdüğüne inanırsak sonumuz ne olur sence? çalışmaktan perişan oluruz. yine de tabi bir yere varamayız. yani ben o işi yaparak bir yere varacağıma elbette inanmıyorum. ama eğer bir iş varsa ben de işsizsem ortada bir taş ve bir gedik var demektir. ikisi de birbirine ihtiyaç duyar. yani ee varoluşları itibariyle. bilmiyorum, sanırım ben buyum. hem ayrıca o işi almazsam ne yapacağım? sabahları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- bir çay daha alır mısınız?&lt;br /&gt;öffffffff sen nerden çıktın şimdi gubik sekreter&lt;br /&gt;- hayır istemem.&lt;br /&gt;- bu arada ee... işe uygun kişi bulundu hanımefendi. özgeçmişiniz elimizde. numaranız ve adresiniz var değil mi?&lt;br /&gt;- çay alabilir miyim ben.&lt;br /&gt;- eee (hahah surata bak) tabi alabilirsiniz. yalnız... işe alındı az önce biri. eğer yeni bir birim oluşturulursa altı ay içinde sizi arayacağız. sizin için uygun bir şey çıkacağından eminim.&lt;br /&gt;illa ki altı ay olur bu. asla beş ya da ikibuçuk ay olmamıştır. hmmm kızın kolundan tutup çekmeli şimdi. galiba gerçekten yapacağım bunu.&lt;br /&gt;tuttum kızın kolundan. koltuktayım ve o ayakta duruyor diye salakça bir eğim vermişti ya beline, dengesini kaybediyordu az kalsın.&lt;br /&gt;- biliyor musun benim hiç sevgilim olmadı.&lt;br /&gt;bakalım sekreterlik okulunda bu gibi sorular için nasıl cevaplar ezberletmişler.&lt;br /&gt;- nasıl efendim anlamadım&lt;br /&gt;ah ne zekice bir cevap!&lt;br /&gt;- erkekler diyorum. erkekler... beni tuhaf buluyorlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-1330327389886904323?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/1330327389886904323/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=1330327389886904323' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/1330327389886904323'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/1330327389886904323'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/tuhaf.html' title='TUHAF'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-5321776633582063052</id><published>2008-07-01T08:58:00.001-07:00</published><updated>2008-07-01T08:58:47.250-07:00</updated><title type='text'>ÜZGÜN</title><content type='html'>Bileklerini gözlerine bastırıp gözyaşlarını sildi. (Zayıflık bu. Ne yapmalı ne demeli şimdi.. aptal gibi davranıyorum)&lt;br /&gt;Kadın -görevli- yaklaştı usulca.&lt;br /&gt;-    neniz var? Gözlerinize ne oldu?&lt;br /&gt;-    Benim.. alerjim var. Polenler... (ben her bahar böyle ağlar dururum işte.)&lt;br /&gt;Kadın düşünceli düşünceli baktı ona.&lt;br /&gt;(Böyle usulca yaklaşmasan, böyle bakmasan, beni umursamayıp işine dönsen olmaz mı?)&lt;br /&gt;Utangaçça gülümsedi ve kadının gülümsemesini bekledi sonra. Kadın da ona gülümseyince sessiz anlaşma imzalanmış oldu. Bir yalan söylersiniz ve onlar da işlerine gelirse inanırlar. Ya da daha önemli bir eğlenceleri yoksa. Bu işler böyle yürüyor.&lt;br /&gt;-    Ama çok kötü olmuş gözleriniz. Bir doktora filan görünün bence.&lt;br /&gt;-    Gittim zaten. Bir sürü alerjim var benim. Herşeyden etkileniyorum... ve oracıkta bir hikaye yazıverdi kadına.&lt;br /&gt;Arkadaşını kapıda görününce gözlerini bu kez kolunun ucuyla sildi.&lt;br /&gt;-    Bitti mi? Gidiyor muyuz?&lt;br /&gt;-    Hayır. Daha beşinci onuncu üçüncü yedinci bininci kata gitmem lazım.&lt;br /&gt;Zorlukla gülümsedi.&lt;br /&gt;-    Nefret ediyorum bu işlerden. Neden hep benim üstüme kalıyor sanki. -Bir an duraksadı.- N’oldu? Ağladın mı?&lt;br /&gt;-    Hayır.&lt;br /&gt;-    Ağlamışsın.&lt;br /&gt;-    Bir çıkalım şuradan. Göz ucuyla kadına baktı. Onlara bakmıyor ve dinlemiyormuş gibi görünüyor.&lt;br /&gt;-    Tamam. Fotokopi makinasını bulmam lazım. Bütün belgeleri tekrar hazırlamam gerekiyormuş. Allahtan yanımda fotoğraf var. Neyse. Çıkışta bir yere uğrayacak mıyız?&lt;br /&gt;-    Hayır doğru eve gidelim.&lt;br /&gt;-    Tamam.&lt;br /&gt;Arkadaşı kapıdan çıkarken arkasını dönüp gülümsedi. Bir gülümseme ne çok şey sorup ne çok şey anlatabilir... bu gülümsemenin anlattıkları, yorgunum, bu işlerden sıkıldım, canının sıkıldığının farkındayım, neden ağladın, yoruldum, karnım acıktı çıkışta bir şeyler yiyelim, neden ağladın, seni seviyorum.&lt;br /&gt;Göz ucuyla kadına baktı yine. Dikkatle önündeki belgeleri inceliyor.&lt;br /&gt;(Burada böylece durma. Bir şeylerle ilgilen, bir şeyler sor ona. Normal biri olduğuna inandır onu.)&lt;br /&gt;Gidip kitaplıktan bir kaç dergi aldı. Bir gezi, bir psikiyatri, iki bilgisayar dergisi. Aldıklarının ikisi de broşür çıktı. Ayağa kalktığını gören kadın da gülümsedi ilgisizce ve nezaketle. Kupkuru bir nezaketle.&lt;br /&gt;(Bu dergiler çok sıkıcı)&lt;br /&gt;İlgiyle sayfalarını karıştırdı.&lt;br /&gt;(Afrikadan banane ben oraya gitmedikten sonra. Güney amerikada yaşam koşulları çok iyiymiş. Çok güzel yerler. Çok sıkıcı)&lt;br /&gt;Başını dergiden kaldırmayı göze alamadı.&lt;br /&gt;(ürgüp, göreme, nemrut... geç. Rize trabzon samsun ordu.. acenteler. Çift- tek tarifeleri. Geç.)&lt;br /&gt;Sehpanın üstünden buz gibi çayını aldı. Midesini bulandırdı bu, ama bir yudum daha alarak sehpanın üstüne koydu tekrar bardağı.&lt;br /&gt;(Sigara içiliyor mu acaba.)&lt;br /&gt;Duvarlarda bir sigara içilmez yazısı aradı.&lt;br /&gt;(Bir sigara içmem lazım... sormadan yaksam... eğer içilmiyorsa özür dilerim. ya da hayır.. peki tamam deyip gülümserim ve bir kaç nefes daha çekip söndürürüm. Ama boşver. Bu uyuz kadın bir şey daha sorarsa bana bağıra bağıra ağlamaya başlarım. Birazdan çıkarız nasılsa. Sabır)&lt;br /&gt;-    Afedersiniz.&lt;br /&gt;Kadın gülümseyerek döndü ona.&lt;br /&gt;-    burada sigara içiliyor mu?&lt;br /&gt;-    Hayır. Gelenlere de müsaade etmiyoruz. Biz de içmiyoruz.&lt;br /&gt;-    Evet. Haklısınız, bu kadar temiz olmazdı herhalde her gelen bir tane içseydi. (Keşke sormasaydım)&lt;br /&gt;-    Koridorda içmek yasak ama koridorun sonundaki balkona gidip içebilirsiniz.&lt;br /&gt;-    Hayır o kadar acil bir durum değil.&lt;br /&gt;Gülümsedi bunu söylerken.&lt;br /&gt;Kadın tekrar önündeki belgelere döndü.&lt;br /&gt;Oturduğu -yumuşak, kahverengi deriden- koltuktaki konumunu değiştirdi. Bu koltuk bile onu sıkıyor, boğuyor. Bir işyerinde ya da devlet dairesinde bu koltuklardan görünce daha oracıkta sıkıntısı başlıyor. Hep aynı tarz. Kahverengi deri muhakkak ki bir yerlerinden yırtılmış olur ve içerideki sarı süngeri açık eder. Hep aynı alçaklıktadır. (Ayaklarını öylece bıraksan olmaz. Bacak bacak üstüne atsan dizlerin ağzına girecekmiş gibi oluyor. Uzatmaya kalksan o da pek yakışıksız.)&lt;br /&gt;Bacak bacak üstüne attı dergiyi kucağına alıp.&lt;br /&gt;Çantasından telefonunu çıkardı ve arkadaşının telefonuna bir çağrı bıraktı.&lt;br /&gt;(Çağrı... bu kelimeyi düşünerek söylediğin zaman kulağa çok aptalca geliyor. Çağrı...Cevapsız çağrı. Kim buluyor bu isimleri. Ben olsaydım ne derdim. Mesela.. arandınız. Bu bir geçmişi bildiriyor. Ama ya cevaplanan çağrılara ne diyeceğiz. Kesin arandınız! Ya da.. bildiğiniz aramalar. Arandığınızı biliyorsunuz. Çok aranan birisiniz. Hastayım size. Yalnızca tek bir sigara. Bir tanecik.)&lt;br /&gt;Telefonu yanına bıraktı ve bu kez psikiyatri dergisini eline aldı.&lt;br /&gt;(Trisikliklere dirençli major depresyonda fluoksetin. Anlamadım. Geçelim. Psikiyatrinin müziği.. elliot’tan bir alıntı: ..veya müzik derinden duyuldu. Bu, duyulan tek şey değildi; müzik devam ettiği sürece sen müziktin.)&lt;br /&gt;Gözleri sulandı tekrar. Kolunun ucuyla çaktırmadan gözlerini sildi.&lt;br /&gt;(Beni neyin üzdüğünü bile bilmiyorum. Aslımdan gelen dengesizlikler işte.)&lt;br /&gt;Gözlerindeki akıntıyı durdurmak için öksürdü önce. Ve bi soluk bıraktı yanaklarını şişirip.&lt;br /&gt;(Bunu düşünme. Geçecek. Neden olduğunu bile bilmiyorsun. Bu iğrenç ve ruhsuz yerde kimse seni umursamıyor. Rahatlatsın bu seni. Utanmana gerek kalmayacak, çünkü bu kadın seni hiç hatırlamayacak bir daha. Odadan çıktığın gibi unutacak seni. Bir daha aklına bile gelmeyeceksin. Rahatla. Ve ağlama salak!)&lt;br /&gt;Kadının kalktığını farketti, ona bakmadan doğruca kapıdan çıkıp gitti kadın. Bir süre kapıya bakıp gizlice hıçkırdı. Gözlerinden bir kaç damla yaş süzüldü.&lt;br /&gt;(Çok zor. Çok zor. Niye ağlıyorum böyle. Neden bu kadar üzgünüm. Niye böyleyim ben!)&lt;br /&gt;Cebinden bir selpak mendil çıkardı.&lt;br /&gt;(Biri sorsa şimdi... Neden üzgünsün? Bilmiyorum.. Nasıl bilmiyorum insan neden üzgün olduğunu bilmez mi? Bilmiyorum çünkü bir nedeni yok. Yine freud saçmalıklarıyla gelecekseniz almayayım ben. Üzgünüm ben sadece. İşte. Sadece üzgün.)&lt;br /&gt;Gözlerini ve burnunu sildi.&lt;br /&gt;(Dergiye yoğunlaş.)&lt;br /&gt;Dergiyi açtı tekrar.&lt;br /&gt;(Bu çok aptal bir dergi.)&lt;br /&gt;Sehpanın üstüne koyduğu dergilerin yanına attı ve bilgisayar dergisini eline aldı.&lt;br /&gt;(Elektronik paranın internetle birleşmesiyle akıllı kartlar alanında adeta bir devrim yaşanacak.. geç. Arama motorları ne derece arıyor. Başlığıyla dikkat çekip o üç beş paragrafta bildiğimden başka hiçbirşey anlatmayan yazılardan. Bu hilelerden nefret ediyorum)&lt;br /&gt;Derin bir nefes alıp arkasına yaslanıp dergiyi gözlerinin hizasına kaldırdı. Bu koltuklarda başını arkaya doğru yaslayamıyor.&lt;br /&gt;(Programlama dili.. geç.. nasıl olsa bir şey anlamıyorum. Ağız suyu akıtan yeni ürünler. Dizüstünden avuç içine terfi eden bilgisayarlar. Yeni monitörler. Nefis bir projektör. Benim olmalı benim!)&lt;br /&gt;Kendi kendine gülümsedi.&lt;br /&gt;(Neyseki) o anda içeri giren kadın görmedi bunu.&lt;br /&gt;-    bir çay daha alır mısınız.&lt;br /&gt;(evet al.)&lt;br /&gt;-    evet teşekkür ederim. Gülümsedi.&lt;br /&gt;Kadın başını eğip gülümsemesine karşılık verdi. Bir baş devinimi ne anlatabilir? (O kadar da yadırgamıyorum seni. Hep böyle değilsindir eminim. Hem boşver bunları, ayıplamıyorum, ayıplamadım) Tavrında bir annelik buldu kadının. Birden içi ısınıverdi kadına.&lt;br /&gt;-    yardım edilecek bir şey var mı?&lt;br /&gt;-    Sormayın. Yönetmelik değişti. Sabahtan beri onunla uğraşıyorum. Aklımı kaçıracağım.&lt;br /&gt;Gülümseyerek önüne döndü. Dergiyi bırakıp eline telefonunu aldı. Uyarı ve oyun tonları (uyarı ve oyun tonları) na girip sesini kıstı. İçindeki üzgün, kalbini elleriyle sıktı yine. Koca bir nefes bıraktı. Kendi kendine gülümsemeye çalıştı üzgünden kurtulmak için. Gülümseyiş acıttı yüzünü. Akamayan yaşları daha bir yaktı gözlerini. (Üzgünüm. Ama geçecek. Hep geçti. Nereden geliyorsa oraya gitti.)&lt;br /&gt;Arkasına yaslandı. (biraz oyun oynarım telefonda). Beyaz badanalı tavana baktı. Yanan göz kapaklarını kapadı sonra.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-5321776633582063052?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/5321776633582063052/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=5321776633582063052' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/5321776633582063052'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/5321776633582063052'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/zgn.html' title='ÜZGÜN'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-1230295199661629885</id><published>2008-07-01T08:57:00.001-07:00</published><updated>2011-10-28T09:39:45.561-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BAUDELAIRE'/><title type='text'>UYKUSUZ</title><content type='html'>son kararımız mı? evet son kararımız hadi bakalım. kalkalım. neşeli olalım dinç kalalım. zırvalamayı da keselim lütfen.&lt;br /&gt;fısır fısır bir şeyler söylemeye devam etti kendine anlamsız bir melodiyle. sonra bir an durdu. sol elinin parmakları sağ elinin üzerine, bir kedice atılmış çentiğe gitti. minicik bir kedi tarafından. kedisi. tüm malvarlığı.&lt;br /&gt;belki de kuduz olurum.&lt;br /&gt;fısıldayarak söyledi bunu da.&lt;br /&gt;sonra yine odanın içinde duraksızca yaptığı koşuşturmasına devam etti. yerden turuncu çorap, annesinin -kendisinin sahiplendiği ve içine öteberi tıktığı- çeyiz sandığının üstünden eski bir kaç dergi, masanın altından yıpranmış sararmış eski ders notları, bilgisayarın üzerinden cd ler, odanın bir ucunda yerde duran boş poşetlerle dolu bir dolu poşet, öteki uçta yerde duran mavili sarılı çorap.... heryerden kağıt mendiller. hiçbirini yerine koymadı. öylece kucağına alıp anlamsız bir yığın oluşturmuştu. fısır fısır söylenmekteydi.&lt;br /&gt;adam müziği bırakmış. günah diye. (duruyor) adam artık müzik yapmıyormuş. günah demiş. (duruyor) artık yapmıyorum demiş. müzik günahtır demiş. ben değiştim bambaşka (uzunca duruyor) biriyim artık müzik yapmıyorum, çünkü günah, demiş.&lt;br /&gt;kucağındakileri annesinin -kendisinin sahiplendiği ve içine öteberi tıktığı- çeyiz sandığının içine doldurdu. kapağı zorlukla kapadı. sol elinin parmakları sağ elinin üzerindeki çentiğe gidecek oldu. vazgeçti.&lt;br /&gt;kuduz olacağım. ona süt veriyorum. saçlarımın arasında uyumasına izin veriyorum. lanet hayvan yine de dostum olmadığını biliyor. ona güvenmediğimi biliyor. bana güvenilmeyeceğini biliyor. durmadan tırmalıyor.&lt;br /&gt;odanın ortasında ayakta durmuştu şimdi.&lt;br /&gt;kesinlikle kuduz... gözüne takılan bir şeyler daha olmalı. aradı.. topladıkları yetmemiş.  kalemlik, şamdan, kültablası, müzik setinin kolonları, çakmakları -kimisinin gazı bitmiş, kiminin de taşı gitmiş- koyduğu kutu da sandığın içindeki yerlerini aldılar. bu kez sandığın kapağını kapayamadı.&lt;br /&gt;yine fısıldıyordu kendine:&lt;br /&gt;hayır. sandığa kedi konulmaz. kediler nefes alır. şamdan da yaralayabilir kediciği.&lt;br /&gt;fısıldamasına ara verip duraladı. sağ elinin iki parmağıyla bir şıkırtı çıkartıverdi.&lt;br /&gt;ilaçlar...&lt;br /&gt;ilaçları da attı kapağı kapanmayan sandığa.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;saate bakındı. gece yarısını dört saat geçmiş. bu mevsimde bu saatin havası aydınlanacak gibi olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;oda bomboş neredeyse. ama yine de bitmiyor huzursuzluğu.&lt;br /&gt;burada nefes alamıyorum. çok kalabalık.  (fısıltıyla).&lt;br /&gt;masayı uzun bir uğraşla odadan çıkardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yere oturacak. sandığa attıkları arasından bir kağıt bir kalem buldu. mektup yazmaya koyuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"siz benim ne olduğumu bilemezdiniz."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;karaladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"çok küçüktüm ama artık büyüdüm. benim bir kedim bile var." kedisini düşününce yüzüne sıcacık normal bir tebessüm yayılıyor. böyle anlarda sanki biri iğne batırmış gibi ciddileştirir kendini hep. yine yaptı. yazdıklarını da karaladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sonra karaladıklarımı ya okurlarsa. ya bir yolunu bulup üstündekini siler de... altında ne yazdığını...&lt;br /&gt;kağıdı bin parçaya böldü. sandığın içine atıverdi.&lt;br /&gt;yeni bir tane kağıt çekiyor yığından.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"akıllı biri değildim. hala değilim  hiç olmadım. ama hep iyiyimdir. hep iyi biriydim."&lt;br /&gt;yazdıklarını beğenmiyor. karalamak istiyor. düşündü... fısıltıyla siktiret dedi. ayağa kalkıp bir sigara arandı bulamayacağını bile bile. sağ elinin üstündeki taze kedi çentiğini dudaklarıyla emdi-emiyordu.&lt;br /&gt;odanın ortasına yerleşti yine. sadece böyleyken bir şeyler yazabilir. öylece otururken kendini çok savunmasız hisseder. arkasında dolaşan karaltılar (sırtında koyu bir gölge görür gibi olmak), çıplaklık duygusu (kendine sarılmak, sarılmak ve sarılmak), birince izleniyor gibi hissetmek (ensesinde birinin gözlerini hissetmek, ense kökünün kaşınması, kamaşması, karıncalanması, kafa derisinin gerilmesi sıkça), bir de bunların üstüne biryere dayanmadan saatlerce oturuştan kaynaklanan bel ağrısı... güvensiz yapar onu. bunu sever. hayır. beğenir böyleyken kendini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;son yazdıklarına baktı. hepi topu iki-üç cümle. yine karalamak istiyor. yine fısıldadı. boşver off siktiret.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"bir keresinde gerçekten bulduğumu düşünmüştüm. neyi mi? hepinizin kolayca bulabildiği milyon tane şeyden birini. eğer hepiniz bulabiliyorsanız, hatta çoğunuz bulmak için çabalamıyorsa bile, ama yine de ben sadece adını duymuş hayalini görmüş olmakla yetiniyorsam... o şeyin ne olduğu artık önemini yitiriyor. çünkü önemli olan benim."&lt;br /&gt;son cümlesini karaladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"çünkü ben de önemliyim." bunu önceki yazdıklarıyla uyumsuz buldu ama... evet işte, söyleyeceği buydu.. karalamayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"bulduğumu sanmıştım... sonraki on gün hayatımın en güzel on günüydü. aslında... korkunçtu."&lt;br /&gt;yazmaya ara verdi. fısıldıyor.&lt;br /&gt;maratoncular koşu boyunca o kadar çok yoruluyor, o kadar çok tuz kaybediyorlarmış ve koşunun ardından o kadar çok su içiyorlarmış ki. sonunda kanları bozuluyormuş. ölebiliyorlarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;başıyla neyse dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"korkunçtu. yine de o kadar çok cesurdum ki bununla başedebilme yemini içtim. hayatımı değiştirebileceğime ikna ettim kendimi. hayatım mı. var böyle bir şey. ben yani. algım aksanım yeteneklerim. hepsini bir çırpıda değiştirebilirim dedim kendi kendime. ama sonra... öyle değilmiş. yani aslında bulmuşum da... artık çok geçmiş. bulmak için. sahiplenmek için. varetmek için. aslında açıkçası..."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;bu sözlerimi yalnızca bir kişi anlayabilir. bu yüzden konuşmamalıyım. yazmalıyım. böylelikle delirmeyebilmeliyim diye fısıldaştı odayla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gülümsedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;kağıdı katlayıp halının altındaki tomarın yanına iteledi.&lt;br /&gt;odanın bir ucuna emekleyerek gitti. başını sert zemine koydu. koyduğunda kapalıydı gözleri. ama birden açıverdi. yine emekleyerek halının altından kağıdı çıkarmaya gitti. çıkardı. ekledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"bazılarının varlığı hem ümitsizlikte ümit, hem coşku anında hayal kırıklığı olabiliyor. böylelikle kendi hayatımızı inşa edebiliyoruz. icra edebiliyoruz. yine de tüm bunlara rağmen sana bir mektup yazıyorsam en azından bir tek şeyi söyleyebilmeliyim, açık edebilmeliyim bir şeyleri. hakkın var buna." durdu. kelimelerin ardındaki boşluğu karaladı. karalamanın ardına yazdı.&lt;br /&gt;"ben hayatımın en acıklı, en güzel ve en sıradan hikayesiyim."&lt;br /&gt;kağıdı yerine koydu.&lt;br /&gt;odanın bir köşesine kıvrılıp huzurla kısa bir uykuya daldı.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-1230295199661629885?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/1230295199661629885/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=1230295199661629885' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/1230295199661629885'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/1230295199661629885'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/uykusuz.html' title='UYKUSUZ'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-3400247269635633756</id><published>2008-07-01T08:54:00.002-07:00</published><updated>2008-07-01T08:55:24.795-07:00</updated><title type='text'>yeniden</title><content type='html'>İçeriye kara çarşaflı bir kız girdi. Önce açkta kalan tek yerini –yüzünü- saklar gibi karartır gibi öne eğer gibi bize baktı. Yanlış odaya girdiğini sandım. Kollarının ucuna değin örten esvabını açığa çıkan incecik, parlak parmaklarıyla toparlayarak oturdu. Bembeyazdı bu kız, bembeyaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Talihinden olsa gerek, ki gayet memnun kalmıştı, kimse bir kez daha dönüp bakmadı ona. Biz esmayla para kazanma planlarına geri döndük nilüfer kaşlarını yolmaya devam etti. Televizyonda bir adam bir kadın tarafından öpülüyordu. Bu şefkat yüklü sahneyi nilüferin yeni getirdiği arkadaşı saçlarını parmağına dolayarak ve burada bizim yanımızda değilmiş gibi seyrediyordu. Kara çarşaflı kız açıkta kalmıştı ama girdiğinde alnında duran katlar gevşemişti. Sadece alnı ve burnunu gösteren bu kıyafet zamanında bana göre itirafları peşi sıra getirmesi gereken bir şeydi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-3400247269635633756?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/3400247269635633756/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=3400247269635633756' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/3400247269635633756'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/3400247269635633756'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/yeniden.html' title='yeniden'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-8697041301216386764</id><published>2008-07-01T08:54:00.001-07:00</published><updated>2008-07-01T08:54:19.796-07:00</updated><title type='text'>noel hikayesi</title><content type='html'>Diyanet işleri açıklama yaptı. Yılbaşı kutlamakta bir sakınca yok ama noeli kutlamakta var. Peki.&lt;br /&gt;Sabah altı otuz. Hâlâ bir yerlerde ezan okunuyor. Birileri daha şimdiden duaların arkasından bu gece akacak alkol ve kusmuk bulamacına lânet okumaya başladı. Bu oda öyle az ışık alıyor ki! Işıksızlık önemli. Ama onun için en çok yapamadıklarına mazeret oluştuğunda önem kazanıyor. Hiç hoşlanmıyor bundan ama kendini alamıyor da. İnsan gibi iletişim kurma yeteneğinden yoksun olduğundan mıdır yoksa bir sonuç alamayacağını bildiğinden midir bilinmez, bodrum katındaki odasında pencereye ulaşm&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün kendini dar bir sokak başındaki çok katlı bir binanın bodrum katında buldu. Elbette bu öyle birdenbire olmadı. Önce yıllar yıllar öncesinden tanıdığı bir arkadaşıyla bir kaç kez buluştu. Oradan buradan, komşulardan, patronlardan, ev arkadaşlarından, kiraların kötü yaşam koşullarına aldırmadan fahişleşme sevdasından bahsettiler. Bir hafta sonra arkadaşının yanına taşınmıştı. Bu iyi bir şeydi. Ev iyiydi, sıcaktı, kirası fena değildi ama en önemlisi uzun zamandır görmediği biriyle iletişim kurmasıydı, kurabilmesiydi. Genel davranış bozukluklarını başlangıçlara bağlıyor. Onun ne kadar iletişim özürlü olduğunu bilen birine hükmen mağluptur. Yapabilecek en ufak bir hamlesi yoktur. Ama onu normal zanneden birine kısa bir süre de olsa sıradanı oynayabilir, hem kendisini de inandırabilir buna. Bu ve benzeri vakaların neredeyse çetelesini tutmuştur. Her şey şaşmaz ve sıkıcı bir tekrarla izler birbirini. “Şu nedenle şöyle oldu” demeye bile isteği yok aslına bakılırsa.&lt;br /&gt;Uzun zamandır uyumadığı tersine uyandığı ilk sabah bu. Işıksızlık. Bodrum katın ancak sandalyeye masaya çıkarak erişebildiği pencerelerine, yeterince ışıktan mahrum edilişine durmadan içerliyor. Ama uzun sayılabilecek bir süre sokaktaki çocuk sesleri kesilene, okul zillerinin birbiri ardına çalışını duyana kadar uyumayı reddetti. Çocukların ardından kepenkler kalkıyor. Ardından poaçacılar, simitçiler, mevsimine göre değişen meyve-sebze satıcıları arabalarını ite ite -ve ona sadece tekerleklerle esnaf önlüğünün örttüğü bacaklarını göstere göstere- geçiyor. Şahaneci geçti. Ona verdiği isim bu. Adam tırtıklı sesi yıpranmış gırtlağının sloganının patentini almak için belki durmadan aynı şeyi aynı şekilde bağırıyor: karpuz şahane! Kış gelince: portakal şahane! Adam soğan satsa bile lezzetine imrendirme sevdasında. Soğan şahane! Yiyin. Alın yiyin, götürün. Gecenin sonunda belkemiğindeki uyuşmadan yorulduğunu ve uyuması gerektiğini anlıyordu ama yine de bir bahane bulup –bu birbirini izleyen merasimler meselâ- gün ışığını bekliyordu. Ya da gün ışığı bahanenin kendisi olabiliyordu bazen. Direnci en fazla ne kadar izin veriyorsa o kadar ayakta dikiliyor, gelmeyen uykunun vazifesini yorgunluğun üstlenmesini bekliyordu. Uykuyla bir derdi var evet.&lt;br /&gt;Bu gece hastalığından destek alarak uyukladı. Uyukladı demek en doğrusu çünkü yarım saatte bir televizyondan gelen seslere uyandı. Haberleri bu şekilde takip ediyor. Hatta bu yakın bir iki arkadaşı arasında eğlence sebebi oldu. Haberleri ancak uyku arasında ve arkasında takip ettiğinden uyandığında hayal gücünün eklediği ayrıntılarla yepyeni bir bülten oluşturuyor. Meselâ geçenlerde belediyenin tartışma yaratan bir imar planıyla ilgili bir haberde uyuyormuş gene. Kendinin naklettiği haberse –tam nakledemiyor tabii puslu her şey arada bir ayık zihni de katkıda bulunuyor bu yüzden boşlukları doldurmaya- şehirlerin herbirinin bire iki ölçekte genişlemesinin meclis tarafından kabul edildiği. İki adam elli kilometre mi yüz kilometre mi olsun diye kavgaya tutuşmuş. “İl sınırlarında alabalık çiftlikleri kurulacak, mezarlıkların yakınında. Beslenceğiz birbirimizden. Haberlerde duydum”&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-8697041301216386764?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/8697041301216386764/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=8697041301216386764' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/8697041301216386764'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/8697041301216386764'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/noel-hikayesi.html' title='noel hikayesi'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-1737940241829968397</id><published>2008-07-01T08:52:00.000-07:00</published><updated>2008-07-01T08:53:30.637-07:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='dylan dog'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='johnny freak'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='arkham'/><title type='text'>johhny freak incelemesi</title><content type='html'>Johnny Freak&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;18 yaşında. Erkek.&lt;br /&gt;Birini tanıtırken söze girdiğimiz yerden başlayamayız Johnny’yi anlatmaya. Onun hakkında bildiklerimizin azlığı yanında, bir kişiyi tanıma, tanımlama ve hakkındaki genel hatları çekme standardımız, Johnny için (en azından başlangıçta) hayli yetersiz ve uygunsuzdur.&lt;br /&gt;Onun, ailesinden, eğitiminden, ilgilerinden, “duruşundan”, sosyal ve psikolojik özelliklerinden bahsederken kılı kırk yarmak ve dikkat kesilmek gerekir. Çünkü o, kendini bildiği yaşlardan beri biyolojik annesi, onun eşi, yine üvey bile sayamayacağımız ve biyolojik üvey kardeş demeyi yeğleyeceğimiz Dougle’ın yaşadığı evin bodrumunda hayatını sürdürmektedir.&lt;br /&gt;Bize anlatılan hikâyenin kalın çizgilerine baktığımızda onun –kurtarılana kadar- toplum içine bir kez bile çıkmamış, insanlarla ilişkisi yok denecek kadar az, okuma yazmayı, hatta konuşmayı bilmeyen (başlarda bu dilsizlikle açıklanıyor, ama daha sonra gün geçtikte –yarım yamalak da olsa- telâffuz edebildiği kelime sayısının artmasından anlıyoruz ki, külliyen konuşamaz değildir) herhangi yazılı, basılı, medeniyet emaresi bir şey görmemiş, aslına bakılırsa gün ışığına bile mahduden (istediğinde dışarıya çıkamadığı gibi, görüp görebileceği ışık da bodrumun küçük pencereciğinden gelendir) ulaşabilen bir portrenin çıktığını görürüz.&lt;br /&gt;Bu hâliyle ve bazı yönleriyle Johnny bir nevi Frankenstein vakasıdır. Öncelikle ve özellikle, onun bir adı yoktur. Üç yaşından sonra tamamen fıtrat kanunlarına terk edilmiş, dışarıdan herhangi bir bilgi almasının önü kapanmıştır. (Yok sayılmıştır ve dolayısıyla yok edilmiştir.) Buna göre değer yargıları –meselâ iyi ve kötü- ailesinin, tabiyeti bulunan ırk ya da milletin ve bizim yargılarımızdan ayrılmalıdır. Bu konuda bize yol gösterecek bir hadise başından geçmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Johnny Freak, annesinin – Johnny’nin meydana gelişine en ufak bir katkı sağlamamış- biriyle evlendikten sonra dünyaya getirdiği gayr-ı meşru çocuğudur. Babasını değil kendisi, annesi bile ikinciye görmemiştir. O, bir gecelik maceranın mahsulüdür. Annesi ve üvey babası (Arkham’lar) ondan kurtulmayı başaramamış, öz evlâtları Dougle hastalıklı ve sakat doğunca bir düzen kurarak Johnny’yi bodruma kapatmışlar, onun için kayboldu demişler ve Dougle’ın ihtiyaç duyduğu organları temin için kenarda bulundurmuşlar. Bundan sonra insanlarla ilişkisi, bodrum kapısına açılmış evcil hayvan girişlerine benzer bir delikten yemeğinin önüne koyulması anıyla ve Dougle’ın ihtiyaç duyduğu organlarının (karaciğeri, böbreği, iki bacağı ve ileride kalbidir bunlar) alınması için üvey babasının kliniğine sevkedildiği anla sınırlı kalmıştır. Annesinden evlât muamelesi görmemiştir. Hatta ona insan değil, kastı aşarak sebebiyet verilmiş bir dna koordinasyonu gözüyle bakılmıştır. Frankenstein gibi bir “yaratık”tır. Ama onun aksine organları peyderpey eksilmektedir. Yine onun gibi insani tecrübesi bir çocuğunkine eşdeğerdir. Güdüleriyle hareket eder. Kötüden anladığı tek şey kendisine acı çektirilmesidir. Çirkindir, kendisini çirkin görmektedir. Eksik organlarının ve geliştiremediği sosyal yeteneklerinin yerine başka şeyler takviye etmiştir. Örneğin bodrumda unutulmuş ya da kimliğini açık edecek bir ipucu bulunmayan bir kişice onun için oraya bırakılmış resim malzemeleriyle, odanın duvarlarına resim yapar. Biz de kalınlarını bir kenara koyup ince çizgilere bakarız.&lt;br /&gt;Johnny bu resimlerde pek çok ve birbirinden farklı şey anlatmış. Bir tanesinde iguana ve sinek yanında güneş, tavus kuşu tüyleri, çiçekler resmedilmiş. Ama deforme edilerek. Birbirine tezat hisler veren bu figürlerin yanında şato benzeri uzun ve bir yere varmayan merdivenli bir ev ve –tabirinde en zorlanılanı- bir köprüden geçerek karanlık bir tünele giren kapişonlu cübbeleriyle insanlar çizilmiş. Buradan anlıyoruz ki Johnny sandığımız gibi dışarıdaki dünyadan tamamen bihaber değil. Ayrıca bu resimlerde teknik bazı konuların da –meselâ derinlik- altından kalkabildiğini görüyoruz. Demek ki yazılı çizili bir şeyler de görmüş Johnny.&lt;br /&gt;Johnny’nin çizdiği ve daha derinlerdeki duygularını açık eden bir resimde de dış dünyaya bu kadar kapalı birinin yaptığına inancımızı yitirmemize sebep bir cehennem tasviri var. O, cehennemi biliyor. Uçurumlarla ayrılmış bölümlerde acısını çeken, ejderha benzeri yaratıklar tarafından işkence edilen insanlar arasında en belirgin çizdiği kişi yine kendisi. Ağlayan, korkmuş ifadeli bir ucube gibi çizmiş kendini. Yani insanın korkunca nasıl göründüğünü de biliyor. Ve elbette şu ejderha masalı...&lt;br /&gt;Johnny böyle uzatılan yemeğini yiyerek, çizerek ve eksilerek on beş yıl geçirmiş. Ve bütün bu yıllar sonunda kardeşi Dougle’ın Johnny’ye ve kendi çaresizliğine duyduğu nefret saikiyle delilik çizgisini geçerek evde yangın çıkarması neticesinde harekete geçmiş. Bu nokta da hayli hazindir. Yangın çıktığı gibi orada bulduğu bez parçalarını ıslatarak yüzüne sarıyor ve odada yıllardır bulunan sandıkları kendisine basamak yaparak pencereye erişiyor, dışarıya çıkıyor. Yani bu kaçışı yıllar önce gerçekleştirebilirdi. Yangın zekâsını açmış değil, zaten sonradan da öğreniyoruz ki yeteneği resimle sınırlı da değil. Ama o, kaçmak fikrini aklına bile getirmemiş. Belki gözünü bu düzene açtığından alternatif bir hayat olabileceğini düşünmemiş, düşünememiş.&lt;br /&gt;Oradan kurtulduktan sonra elleriyle uzun bir koşu gerçekleştiriyor. Sonunda yaşlı bir kadın tarafından beslenen köpeklerin yanına sığınıyor. Köpekler ilkin onu hoş karşılamasalar da, daha sonra (belki boylarının aynılığından, hani köpeği görünce çöm derler ya) (bu bir espri sanki ) yemeklerini paylaşmasına izin veriyorlar. Buradan sonra Johnny’nin hayatı bir daha eski hâline dönmemek üzere değişiyor.&lt;br /&gt;Kısa sürede dost edindiği köpekler “Kâbuslar Dedektifi Dylan Dog”ı olay mahalline çekiştire çekiştire getiriyorlar. Kaderin cilvesidir ki hayvanların işaret ettiği diğer bir vaka da -Johnny’nin dramının da aktörlerinden biri- üvey kardeş Dougle’ın çıkardığı bir arızadır. Bu, aklıselimden, akıldan, selâmetten yoksun kişi, insanlara (alıp veremediği kişilere karşı bu davranışlarını mantıki bir gerekçe kabul edebiliriz) zarar verdiği gibi kendi işine bakan hayvanlara da nefret yüklü. Ya da belki bu, bir nefret meselesi değil, kusurlu psikolojisinin neticesinde acı vermekten zevk almasından, sadist eğilimler göstermesinden ibarettir.&lt;br /&gt;Dylan Dog onu bir hastaneye götürüyor. Burada bandajlanmış kafasını ve alçıya alınmış kolunu görüyoruz. (Halbuki kolunun kırıldığına ya da bu hasardan etkilendiğine şahit değiliz.) Dylan ona bir isim veriyor: Johnny. Daha sonra da gazeteciler tarafından uygun görülen lâkabıyla ismi tamamlanıyor: Johnny Freak. Dylan, ona isim vermekle kalmıyor, onu her anlamda himaye ediyor. Johnny ihtiyaç duyduğunu farkettiği sevgi ve şefkati onda ve hemşire Dora’da buluyor. Bu arada hastane odasına çizdiği resimlerle, ilk kez gördüğü klârnetle hemen oracıkta Bach’dan bir şeyler çalmasıyla(!) hem herkesi şaşırtıyor, hem de bilgiye açlığı, her gün yeni bir şey öğrenmesi, masumiyeti, çekincesizce sevgi göstermesiyle etraftakilerin şefkat iştihasını kabartıyor, onlarda ebeveynlik duygusu uyandırıyor. Elbette o imalât hatası bir Frankensteindir. Bir tarafı ihtimal ki iyi kalpli bir serseriden –yoksa bunca iyi huyun, altın kıymetindeki yeteneğin kaynağı n’ola?- ise de diğer tarafı aristokrat bir ailenin üyesi Martha Arkham’dandır. Asla sevimsiz değildir ve görünen o ki bu iki kaynaktan gelen malzemeden en iyi sonuç çıkmıştır.&lt;br /&gt;Günler böyle güzelce geçip giderken kendisine “freak” namını uygun görmüş gazeteciler, yapacaklarını bir kez daha yapıp Johnny’nin ailesinin kendisine ulaşmasına sebebiyet veriyor. Hadiselerin gerçek yüzünü bilmeyen Dylan Dog ve onu sevenler, ailesine kavuştuğu için alınıp götürülmesine rıza gösteriyor.&lt;br /&gt;Bir süre onun özlemiyle yanıp tutuştuktan sonra cereyan eden bazı gelişmeler üzerine ipuçlarını takip eden Dylan Dog, Johnny’nin nasıl bir hesaba feda edildiğini anlamakta gecikmez. Ama onu kurtarmaya gittiği dakikalarda nöbetten nöbete koşan Dougle, “asacağım, keseceğim” tehdidini gerçekleştirmek üzeredir. Ama Johnny bundan da kurtulmayı başarır hem de Dougle’ı yaralayarak. Arkham’lar Dougle ile ilgilenedursunlar, Johnyy oradan çoktan uzaklaşmıştır. Ama bir kere gözünü karartan Dougle, başladığı işi bitirmek üzere elinde silâhıyla Johnny’yi takip eder. Onu bulduğu yere az sonra polisler de gelir. Ama her şey bitmiştir artık. Johnny, onu korumak için önüne geçen Dylan’ı kurtarmak uğruna kendini feda eder. Kurşunu Johnny yemiştir. Bu arada Dougle da kendini yerde bulur. Daha doğrusu biz onu yerde buluruz, çünkü hasta kalbi ağır bir krizle cebelleşmektedir, nerede ne yaptığını pek bilememektedir o nedenle.&lt;br /&gt;Hastanede duygu yüklü sahnelerle karşılaşıyoruz. İki kardeşin de hayatla ölüm arasında gidip gelmeleri, (direk ve de dolayla) birbirlerinin ölümüne sebebiyet vermeleri ve Dylan’la Dora’nın Johnny’yi kaybetme korkuları... Bu arada Dougle’ın önceden de kendini zora sokan kalbinin değiştirilmesi gerektiği, ancak böyle ölümden dönebileceği doktorlarca bildirilir. Ve Johnny, son arzusunu Dylan’ın kulağına fısıldar. “Kalbimi ona verin” anlamında bir mesaj çıkmıştır Johnny’nin söylediklerinden. Johnny ölür, Dougle hayata döner. Arkham’lar da hakettikleri cezaya çarptırılmak üzere nezarethanenin yolunu tutarlar.&lt;br /&gt;Johnny’nin iyi ve kötü algısının bizimkinden ayrılacağını düşündüğümü söylemiştim. Onun hakkında öğrendiklerimizden, hayatı boyunca sevmediği tek kişi –kendisini saymazsak- çizdiği resimlerden anladığımız kadarıyla Dougle’dır. Onu korkunç, tehlikeli bakışlar atan biri gibi resmetmiştir. Son anında kalbini ona bağışlaması da bu nedenle düşündürücüdür.&lt;br /&gt;Johnny’nin ölümünün elinden çıktığı Dougle, -kendi çaresizliğine ve zayıflığına kurban gittiğini de göz ardı etmeksizin- hadiselere onun tarafından baktığımızda aslında ölümünü de Johnny’nin elinden bulmuştur. Eğer bu kadar nefret ettiği bir “şey”e mahkum edilmeseydi böylesine saldırganlaşır, köpeklerin dahi ölümünü isteyen bir cani hâline gelir miydi? Hele ki son hareketlerine bakalım, kendi hayatını dahi umursamayacak kadar nefreti sırtlanarak böyle çılgınlar ülkesine giden uçakta birinci sınıftan yer ayırtır mıydı? Kuşkusuz daha farklı gerçekleşirdi her şey. Johnny’nin bu bağışı yaparken bunları düşündüğünü sanmıyorum. Bu, karşılığı verilemeyecek, sıkı bir intikam gibi gözüküyor. Öte yandan herkese sevgiyle yaklaşmış, bir çocuk gibi, uzun vadeli plânlar yapmaktan, hesaplar kurmaktan alabildiğine uzak biri o. Bunları birleştirdiğimizde benim çıkardığım sonuç, Johnny’nin doğruya yöneldiğidir. Olan olmuştur, ne kendisini adımını attığı “ölüm vadisinden” geri getirebilecek biri vardır ne de o giderayak bir ölüme göz yumabilecek biridir. O ana kadar kendisine reva görülenlere katlanmış, kaçışını bile bir zorundalık neticesinde gerçekleştirmiştir. O hiç eyleme geçmemiştir o güne dek. Bu onun ilk ve son eylemi olacaktır. Kendine artık yaramayacak kalbini verir Dougle’a.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Not: Bu yazıda olmak ve türevleri (hatta kendi başına iş görebilen adam gibi kelimeler bile, misal, olay, olgu, olasılık) kullanılmamıştır. Bir kereliğine deyim kullanımı hariç. Zor oldu, ama oldu. Oldu mu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saygı, sevgi.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-1737940241829968397?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/1737940241829968397/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=1737940241829968397' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/1737940241829968397'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/1737940241829968397'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/johhny-freak-incelemesi.html' title='johhny freak incelemesi'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7880113840902321138.post-5248739756376039686</id><published>2008-07-01T08:39:00.001-07:00</published><updated>2008-07-01T08:43:47.975-07:00</updated><title type='text'>evet</title><content type='html'>EVET&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1- Oda&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bu bir gerçek. Hepsi bu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öğleden sonra biraz yürüyüşe çıkmaya karar verdi. O zamana kadar biraz uyuyabilirse ve sonra gün batmadan, içtiği onlarca sigaranın etkisi geçmeden ayılabilirse, kendini uzun zamandır belki de ilk kez hissedecek. Bir şey yaptığını, meselâ kahvaltı ettiğini, kalktığını, oturduğunu... Akıştan koptuğunu. Rahatsızlık vermeyici otomasyon dediği bu kölelik hâli gerçekten de öyle rahatsızlık vermeyici ki ondan bir türlü kurtulmayı isteyecek gücü bulamıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uyandığında üzerinde kötü bir his buldu. Demek ki ciğerlerinde ve gırtlağında sigara tadının eskiyeceği kadar bir zaman geçmişti. Bu akşam oldu demek. Bu, yine, bir fırsat daha kaçtı demek. Perdeyi açmaya zahmet etmedi. Görüp görebileceği, az bir sürelik loş, üstelik akşamsı bir aydınlık. Bunun yerine, vaktini boşa harcamıyormuş gibi yapmak için kendine yarım saatlik bir meşgale buldu. Yatağın altından, kolilerden, sandığından –annesinin çeyiz sandığı- yıkanması gereken zamanı çoktan geçirmiş çamaşırları bir poşete tıktı. Sonra hepsini tekrar çıkarıp katlayarak daha kaliteli ve kalın naylondan bir çantaya yerleştirdi. Ve nihayet, taze kirlileri bulmak üzere odada bir araştırma başlattı. Bunları bulmak daha güç. Özen ve dikkat istiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık hikâyesinin anlatılacağı ana hazır. O meşgulken başlamalı. Farkına varmadan olup bitiverdiğini zannetmesi için. Kendisinin de dikkate değer yönleri olduğuna inanç besleyerek sıradanlığını bir çırpıda kabul etmiş olduğunun farkına bile varamadan ve hikâye anlatmanın gardını indirmek demeye geldiğini düşünmeden gözlerinin parlaklığını kontrol ediyor. O parlaklık önemli onca, çünkü ancak böyle inanabilir kendisine inanılacağına, başkalarının kendilerini onun yerine koymak isteyeceğine. Bir filmde duyduğu belki de o kadar önemsenmeyecek tek bir diyaloğu beyninin içinde bir o duvara bir şu devreye çarptıra çarptıra kocaman bir kız oldu. İşte şimdi yine aklından o cümle geçiyor. Yaşlı, işgüzar simsarın, altın madeni ressamının artık resim yapmayacağını, kuklalarla ilgileneceğini öğrenince o küçücük gözlerini kocaman açtığını görüyor. Adam ellerini kaldırıyor önce. Bu, “bir noktada anlaşabiliriz” demek. Ama o öylesine akıllı ki nerede duracağını biliyor ve sadece: “Resmi bırakıyor musun? Ama bu çok şaşırtıcı!” diyor. Ressam, Gülizar’ın –adı bu- hatırlamaya üşendiği bir takım karmakarışık duygular, yanılsamalar, derin psikopatik belirtiler ve onları tetikleyen olaylar zincirinin ağırlığı altında verdiği kararı savunuyor: “Bu bir gerçek. Hepsi bu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerindeki parıltıyı orada bulduğuna şaşırmadan indiriyor gözkapaklarını. Elleri çamaşırları hallettiği leğenin üstünde -çalmaya hazırlanan bir piyanist gibi-, yapacağı işe kendini kaptırmaya çalışıyor. Aklını ressamdan ve simsardan almayı, çamaşır yıkamayı –işte yine bir film!-, öğütmeyi, anlam yüklemeden, öylesine, oracıkta bir şeylerle didişmeyi istiyor. Bunu başarabilirse, başlangıç vuruşu yapıldığında müdahale edemeyeceği kadar gecikmiş olacak. Simsarın boncuk gibi gözleriyle ressamın –Charlie Chaplin- morarmış göz altları arasında tercihe kalktığını farkediyor sıkıntıyla. Hangisinin yerine nefes aldığını şimdi düşünse, tek variyeti usulca kaybolacak. “Ben buyum” diyebildiklerini eklediği, harmanladığı bu miniminnacık billur kâsenin –sarıldığı parıltı- ona beklediği, umduğu vefayı göstermemesi ne acı. Ama bir hikâyeye sıvanmış kişiyi mutlu edecek, ne ki, üzerek edecek şeylerden biri de kahramanın kendine amansız ve körü körüne ihtiyaç duyduğunu, bu ihtiyaç duyuştan başka hiçbir şeye sahip olmadığını görebilmektir. Benim de peşinde sefalete düştüğüm bu işte sevgili Gülizar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hazır mısın, demiyorum. Ben buradayım ve bu hazırsın demektir. Hikâyeye bir ad buldum sonunda. Aslında tamamen kasıtsızca, senin hakkında toparladığım notları o diğer binlerce yarım yamalak çetelenin yanına iliştirirken tuşlayıverdim: EVET. Senin hikâyenin adı bu işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün, -ki bir yerden başlamalı ve ben bugünden başlamayı hiç denemedim. Tamamıyle senin “bir gün”lere tutkundan kaynaklandı bu.- diğer günlerden tek bir şeyle ayrıldı: kağıt gibi duvarlarımın emdiği kuvvetli öksürük sesleriyle –elbette bu epeyi şahsi bir konu-. Akşam uykusundaydın ve sen tadımı, hevesimi kaçıracak ayıklığa kavuşmadan, enerjimi körükleyecek bir koku bulabildim odanda. Sen gün tayin etmeyi sevemedin, korku dolu, zayıf fikirlere beslediğin kuvvetli inançları payanda yaptığın hepi topu yumruğun kadar kalbin, biraz tüm bu deneyimsizliklerden, biraz büyümüşlüğün verdiği, az –hiçten biraz fazla- bilginin getirdiği cesaretsizlikten bir kez olsun bugünün kapısını çalamadı. Ama işte... Ben bir yolunu bulamadan o istikamet kendiliğinden önümde beliriverdi: senin, arasına –teyzenin isviçreden getirdiği- leylâk rayihası karışmış, uykudan yılmışlık kokun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben oldukça pimpirikli ve detaylara can sıkacak kadar müptela bir insan olduğumdan, seni de incitmeden, yani hatırlamak ya da cevaplamak istemediğin her ne varsa, ki ben bir kısmına şehadet ettim vaktiyle, yeri, zamanı gelene kadar gözden kaybetmeyi becererek binbir türlü sonuç çıkardım bu kokudan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan geri dönmeyeceğime yani işte, ekmek kırıntılarını takip edip senin çikolatadan evine varıncaya dek usanmadan yürüyeceğime söz veremem. Ama emin olabileceğim bir şeyler var elbette. Bekleyip göreceğiz. O zamana kadar, şimdiye değin nasıl birbirimizden haberdar idiysek ve buna karşın ilişmediysek birbirimize, aynen öyle devam etmeyi öneriyorum ve istiyorum. Kandırmayalım birbirimizi, alışkınız buna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendim hakkında vereceğim hiçbir ipucu senin hikâyen kadar anlatamaz beni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2- Gülizar’ın Necdet’e mektubu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Düşünce kara, eller çabuk, zehir keskin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nasılsın? (karalanmış)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir türlü nasıl başlayacağımı bilemedim. Ne yalan söyleyeyim, bu arada -seni etkilemek için değil inan-, kütüphanede ünlenmiş ne kadar mektup varsa karıştırdım. Üzerime uyan bir şey çıkmadı. Dün gece beraber kaldığım kızlardan biri taşınacağını söyledi. Sen Türkiye’den ayrıldıktan sonra ben bir iki ev değiştirdim. Şimdiki evde -biri savcı adayı, diğeri mimar ve öteki de benim gibi işe yaramazın teki- dört kişi kalıyorduk. Savcı adayı ayrılmaya karar vereni bunların. Diğer ikisi gibi ancak altı aydır filân tanıyorum onu da. Kiranın kaça bölüneceğinden gayrı bir şeye sıkılmaya koşullanmamış canımızı nerede ne tepki vereceğini artık ezberlemiş yüzümüz perdeledi. Yeni ev, yeni maaşın getirisi balkonlu, rüzgârı dilendiğinde alınan ferah bir yere çıkacakmış. Tebrik ettik. Çaylı, kekli bir gece yaparız dediler. Şu yaşımdayım, -annem katana kadar oldun diyor ama aklı başında dediğim kim varsa azımsar bunca yılı, annem de dahil- tecrübe dediğimiz şeyin bozuntuya vermemek’ten başka bir anlama vardığı tek bir olay hatırlamıyorum. İki el tavla attık, ben odama çekildim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben yendim tabii.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana mail atacaktım sonra vazgeçtim. Dün ve bugün kapıların demir aksamına tutamaz hâle geldiğimi farkettim. Akşam yemekte çatal bile çarptı. Nasıl olduğunu sorma ben bile inanırken yanında telkin veriyorum kendime. Bilgisayardan uzak duruyorum o yüzden. Kızlar dalgalarını buluyorlar, “senden acayip elektrik alıyoruz gülizar, aramızda bir ilişki olabilir mi acıbaaa” diye. Komik. Kâğıt kalemi unutmuşum. Aklımdaki çer çöp yığınını toparlamayı beceremiyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ha, senin yaban ellerde yozlaşmış Türkçen ve bittabi espri anlayışın bu elektrik meselesinin altından kalkamaz, şimdi danketti. Buralarda artık televizyonda, radyoda hatta bir sanat olayını eleştirirken bile insanlar elektrik alıp vermekten bahsediyorlar. Bir erkek bir kadına muhabbet besleyecek olursa “ondan elektrik aldım” diyor. Ya da ne bileyim biri bir şarkı söylüyorsa “elektriği güzel” deniyor. Böyle saçmalıklar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim özleme özürlüsü olduğumu düşünenleriniz vardı biliyorum. Sen, ablam, Firuze, Cemal... Hepiniz. Bu aralar görebiliyorum ki kendi usulümce özlüyormuşum ben de. Yine de kişiye özel uygulamalardan uzağım. Neyi özlediğimi bildiğim zamanlarda felâket eziliyorum. Dün gece savcı namzeti ayrılacağını söylediğinde –bkz: boncuk oyunu- sesindeki titremezlik, duruşundaki suni hassasiyet bana bir şeyler hatırlattı. Hayır, kimseyi yargılayacak değilim. Ne seni, ne kendimi ne de diğerlerini... Uzak. Çok uzak. Ve bu uzaklıktan hatırladıklarımın kırıcılığı, ürkütücülüğü başedilmez bir hâl alıyor. Mektubun mührünü kırarsam rahatsız etmemem gereken bir lâneti de uyandıracakmışım gibi hissediyorum şu an. Ve iyi ki yazmak diye bir şey var. Eğer şu hissiyatımla söylüyor olsaydım, daha doğrusu söyleyemiyor, bilmiyorum, hançerem, gırtlağımın çıkarmayı öğrendiği sesler, elif demek, be demek, nasıl bir bilmece çıkarırdı ve çözmeden önce bir kez daha nefes alabilir miydim. Asıl şimdi bilmece gibi konuşmuşum. Okuyunca yazdıklarımı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mektubumu alınca merakla açacaksın. Yırtarak zarfı. Önce başına, sonuna bakacak, sonra satır arasında seninle ilgili neler geçiyor, hızlı bir tarama yapacaksın. Boşuna. Herşey hepimizle ilgili. Ve yıllarla. Diyecek bir şey kalmamasıyla ve benim şahane bulantımla ilgili. Hiçbir şey anlatmıyorum Necdetçiğim. Ama artık kaybettiklerimden birine –sana meselâ- şunları –yani hiçbir şeyi- yazmasam ağlayacaktım. Hıçkıra hıçkıra, bütün İstanbul “bu ses ne?” deyip kanal değiştirecekti. Var bende bu potansiyel.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu anlattıklarımdan tek bir kelime anlayabiliyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu an saat 10:42. sabah yani. The doors çalıyor. Riders on the storm –ne yaparsın mesleki alışkanlıklar-. Gece uyumadım. Dünkü öğle öncesi üç dört saatlik uykudan beri bir şekerleme bile atmadım bünyeden aşağıya. Çay içmek istiyorum.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlatacaklarımın bir kısmını Gülizar’ın liseden mezuniyetinden sonra cereyan eden bir takım şahsi dönüşümler teşkil ediyor. Bütün bunlar esnasında yalnız değildi. İte kaka devam ettirdiği lise arkadaşlıklarıyla birlikte, üniversiteliliğe hazırlık –o buna üniversiteye hazırlık demiyordu- sürecinin ihya ettiği uzun oda mesaileri neticesinde mahalleliden ihtiyarı dışında –hilâfında değil- bir iki kişi tanıdı ve vaktinin bir kısmını onlara ayırdı. Gülizar o asabi ve ayranı kabardı kabaracak görüntüsüne rağmen daha o yıllarda bile hakkındaki mesnetsiz analizleri yerin dibine sokarcasına müşfik ve hâlden anlar zannedilmeyi becerecek kadar tahakküm sahibiydi kendi üzerinde. Günlüğüne ne kadar zayıf, edilgen biri olduğu hakkında yazdığı tüm mızıldanmalardan haberdarım. Ama ben iç-göz değilim ve işleri kolaylaştırma akıllılığını öyle ya da böyle gösterebildiğini takdir edecek kadar iyi bir gözlemciyim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir süre, kasaba alışkanlıkları gösteren ama büyükşehir belediyesi olmasına sadece bir kaç yıl kalmış ilçesinin kafelerinde, kahvelerinde, park, bahçelerinde liseden arkadaşlarıyla görüştü. Onların yanındayken kendinde tesbit ettiği huzursuzluğu ayrı, sıkıntıyı ayrı tabir etmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu zoraki görüşmelerin er ya da geç biteceğini, lisedeyken de aslında ortak bir noktalarının olmadığını düşünüyor, bu konuya biraz dalınca aslında pek de sevilmediğini, arananlar listesinin ortayla son arasında bir yerlerde isminin gezindiğini kabul eder noktaya geliyordu. Öyleyse ne oluyordu bu insanlara da aynı tebeşir tozunu yutarken teşrik-i mesaisinden öyle pek de hazzetmedikleri bu sessiz kızcağızı şimdi durmadan arıyor, buluşma yerini tayin etmesi için sıkıştırıyorlardı. Bunu büyük bir dürüstlükle anlamadı ve sıkıntı da işte bundandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Huzursuzluğa gelince... Onlardan hoşlanmıyordu. Ama gelmem de demiyordu. Burnu büyüğün teki olduğunu düşünmelerini istemediğinden ve nasılsa onların da kendisini saflarına çekme gayretinden usanacaklarını bildiğinden sabretti. Elinde sıkıldığı gerçeği vardı ve çoğu insanın aksine onların sıkıldım demesi bunun yanında çok daha değerliydi. Pek sesini çıkarmayan biriydi Gülizar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mahalledeki ziyaretçileriyle münasebeti de az çok buna benzer. Rikardo’dan, Ester’den ya da kaneviçe, örümcek, çin işi, türk işinden sonsuza dek hoşlanmayacağını eninde sonunda idrak etmesi gereken kızlar bir gün gelecek başka bir adam edilmesi gereken bulacaklardı. O zamana kadar onlara sütlü kahve ikram edecek ve gülümseyerek dinleyecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar geldi ve geçti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayli önemsiz sıkıntılarla aylar geçirdi ve kendiyle ilgili pek az kafa karıştırıcı sorunlarla uğraştı durdu. Sonra Necdet’le tanıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün, arkadaşlarıyla gittiği zoraki kahve sohbetlerinden birinde, gülümsemekten yüzü artık acır hâle gelince sesini dinleyebilmek için kafenin tuvaletine çekildi. Uzun süre konuşmadığı ve sesini unuttuğu zamanlarda mümkünse gırtlağını sızlatana kadar bağırır. Ama o gün, tuvaletin beyaz fayanslarının sesini üçe beşe katlayarak erkekler tuvaletine transfer edeceğini düşündüğünden, bunun yerine inceden bir Akdeniz türküsü söylemeye başladı. Sözlerinden hatırladığım kadarını aktarayım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“hey hey&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;çekemedim akça kızın göçünü oof göçünü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;sırma saçlar bırak dövsün döşünü, a gız döşünü&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gülüver de görem mercan dişini of dişini&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yol ver ... (hatırlamıyorum) beri geçeyim, geçeyim a gız geçeyim”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra duvardaki şimdiye kadar hiç dikkat etmediği “sigara içilmez” gibi bir şey olduğu hükmüne varıp etmemeye de devam etmesi pek muhtemel yazıyı gördü: “şarkı söylenmez”. Anladığından emin olmak için tekrar okudu, küçücük tabelânın altını üstünü yokladı. Anlaşılmasına yardım etmesi için iliştirilmiş tek bir ek bilgi yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Tuvalette ne yazıyor biliyor musunuz?” dedi masaya otururken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kaç saniye önce masaya gelişi nedeniyle kesilmiş muhabbetin silik tebessümünü yüzünde taşıyan kızlardan biri “tuvalette miydin?” dedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“burada şarkı söylenmez yazıyor”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“e söylenmez tabii. Onca acayip gürültüden nasıl fırsat bulacaksın. Tam yeri yani.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülüşmeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gülizar etrafına bakınıp yeninden yazıyı çıkardı. Bulduğu hazineye hâlâ inanamıyormuş gibi şaşkın ve bir gizi çözmüş gibi heyecanlı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“bakın” dedi, minik tabelânın kolundan çıkardığı yarısını işaret ederek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“o pis şeyi koluna mı sakladın. İğrençsin gülizar. Yazıyorsa yazıyor neyine gerek senin... tövbe tövbe”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;heyecanı değilse de heyecanın yüzündeki tezahürü çat diye kırıldı. Yan masalardan iki üç kişi bu çatırtıya kulak kabarttılar. Başlarını boyunları üzerinde dikleştirerek arkaya saldılar yani. Bir kişiyse sandalyesini geri iterek dizlerinin üstüne terkedilmiş ellerine baktı önce. Sonra kalkarak gülizarın ayakkabısının burnuna basacak kadar yaklaştı. Üç saniye kadar durduktan sonra arkasını dönerek kapıdan ve gülizarın hayatından –hem de henüz girmişken- çıktı, uzaklaştı gitti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;cd'ye 23 jun 2004'de yazıldığı için hepsi, tarihler karıştı gitti. hatırlamıyorum abicim. bu da o aralardadır. sadece nasıl bi an olduğunu hatırlıyorum. zeyneple ev arkadaşlığı dönemimizdi. sürekli patates kızartması-yoğurt yiyordum. kötü besleniyor bol sigara içiyordum. üstelik yarı bodrumdu evimiz. çok ama çok az ışık giriyordu. işsizdim. sevgisizdim. yalnızdım. manikdepresyon yüzde doksan oranında depresife kaymıştı. falan filan gibi boktan bi zamandı işte.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7880113840902321138-5248739756376039686?l=kuyudan-gokyuzune.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/feeds/5248739756376039686/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=7880113840902321138&amp;postID=5248739756376039686' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/5248739756376039686'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7880113840902321138/posts/default/5248739756376039686'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kuyudan-gokyuzune.blogspot.com/2008/07/evet.html' title='evet'/><author><name>scissorshands</name><uri>http://www.blogger.com/profile/00178036228984899582</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='28' src='http://bp0.blogger.com/_mAYf6hBZnzk/SGnztKI9-aI/AAAAAAAAAC8/fdyM53rjjtE/S220/ayydi_by_scissorshands.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
